Thomas Hobbes, modern siyaset felsefesinin kurucu metinlerinden Leviathan'da insanları barışa yönelten ilk tutkunun ölüm korkusu olduğunu söyler. Korku, yüzyıllar boyunca insanoğlunun toplumsal anlamda varoluşunu şekillendiren kadim kuvvetlerden birisi olmuştur. Bu devletler için de böyledir. Japonya’nın yeniden silahlandığına dair yoğun haberler devletlerin sürekli güvenlik arayışının somut örneklerinden birisi. Güvenlik ikilemi…
SIPRI yeni rakamları açıkladı. İlan edilmemiş savaşlar çağındayız ve SIPRI'nin 2025 verisi tam da bu halin bilançosu gibi. Küresel askeri harcama 2 trilyon 887 milyar dolar. Üst üste on birinci yıllık artış. Dünya hasılasının yüzde 2,5'i artık silahlanmaya gidiyor. Son on yılda, yani 2016–2025 döneminde, dünya askeri harcamaları %41 arttı. Herkes aynı soruyu soruyor: "Dünya neden bu kadar silahlanıyor?"
Sıklıkla Napolyon'a atfedilen ve bir vecize haline gelen “düşmanın hata yaparken onu asla rahatsız etme” şeklindeki sözler Çin’in Ortadoğu konusundaki sessizliğini anlamak açısından bize anlamlı bir başlangıç noktası sunabilir. İran savaşının giderek derinleştiği ve kaotik bir hal aldığı şu günlerde Çin’in yaklaşımı pasif bir tutumdan ziyade “hesaplanmış bir stratejiye” işaret ediyor. Peki İran savaşı Pekin için gerçekten ne anlama geliyor?
Münih güvenlik raporu yayınlandığı tarihlerde raporun bir özetini yapmış ama ne anlama geldiği ve ileriye dönük neler olabileceği bağlamında bir şerh düşmemiştim. Bu yazıda Batı’nın ontolojik yorgunluğunu, yaşanan siyasi tıkanmayı, kurumsal aşınmayı ve derin çaresizlik duygusunu bahse konu rapor üzerinden analiz etmeye çalışacağım.
ABD, Trump ile beraber 'stratejisi olmayan güç kullanımı' aşamasına girmiş durumda. Savruk ve bir o kadar kontrolden çıkmış bir yaklaşım izleniyor. Kısa süre önce yayınladıkları ulusal güvenlik stratejisinde altını iftiharla çizdikleri "esnek realizm" ve "güç yoluyla caydırıcılık" gibi kavramların bugün esamesi bile okunmuyor. Ya da bu kavramların yanlış yorumlandığına şahit oluyoruz.

'Makul Barış' üzerine

ABD'nin kısa süre önce yayınladığı "Ulusal Savunma Strateji Belgesine" göre 'ABD, bu dünyanın şimdiye kadar gördüğü en güçlü orduya sahip'. Ancak böyle bir güce sahip olsa da ABD, bitmek bilmeyen savaşlar ve ulus inşasına varan çabalardan bıkmış durumda. Belgede bu açıkça vurgulanırken bunun bir "geri çekilme" ya da "izolasyon" olmadığı da hassaten belirtilmiş.
Batı'nın "rüya sarayı" çöküyor mu? "Batı, Küresel Güney'e had bildirirken aslında kendi jeopolitik sonunu mu hazırlıyor?" Mahbubani'nin Foreign Affairs'te yayımlanan "The Dream Palace of the West" makalesi, sistem krizini ve Batı'nın körlüğünü irdeliyor. Makale, Finlandiya Cumhurbaşkanı Alexander Stubb'ın "yeni dünya düzenini Küresel Güney'in belirleyeceği" tezine* bir yanıt niteliğinde.

Nostalji Bir Strateji Değildir!

Kanada Başbakanı Mark Carney’in Davos konuşması ‘liberal bir uluslararası sistem’ yanılsaması içerisinde debelenen Batı aklı için hazin dolu bir itiraf anına sahne oldu. Carney'nin diplomatik nezaketin arasına gizlenemeyecek sert sözleri ABD Başkanı Trump’ın müesses nizam içerisinde ortaya çıkardığı çatlağın derinleştiğini gösteriyor.

Leiden Endeksi ve Tek Kutuplu Akademi

Leiden endeksine göre Harvard Üniversitesi makale üretimi sayısında 3. sıraya gerilerken, Çin’in Zhejiang Üniversitesi dünya birinciliğine yerleşti. Son veriler, küresel akademik dengelerin kalıcı olarak değişmeye başladığını gösteriyor.

Çin Tayvan’a Saldırırsa

Alman Marshall Fonu (GMF), “Eğer Çin Tayvan’a Saldırırsa” başlıklı bir rapor yayınladı. Rapor, Tayvan meselesine “Pekin’in ödeyeceği bedel” üzerinden bakıyor. Raporun ayrıntılarına yakından bakalım.
ABD ve Çin savaşmak zorunda mı? Graham Allison, Destined for War kitabında korkutucu bir tarihsel örüntüyü önümüze koyuyor. Savaş kaçınılmaz değil ama tarih aksini söylüyor. ABD’li ünlü Profesör Graham T. Allison, 2017 yılında Destined for War: Can America and China Escape Thucydides’s Trap? adlı kitabı yazdı. Kitap şu cümle ile başlıyor: “İki yüz yıl önce Napolyon şöyle uyarmıştı: “Bırakın Çin uyusun, uyandığında dünyayı sarsacak.” Bugün Çin uyandı ve dünya sarsılmaya başladı.”
Çin Sosyal Bilimler Akademisi (CASS) tarafından düzenlenen ve yaklaşık 50 Çinli akademisyenin katıldığı “2025 Almanya Durum Semineri”nde gündem, Almanya’nın durumu ve Avrupa’nın geleceğiydi. Çinli uzmanlara göre Alman toplumu bugün rasyonel düşünceden ziyade “korku” ile yönetilmektedir. Bu kapsamda Almanya’yı kuşatan üç temel korku öne çıkmaktadır: - ABD’nin kıtadan çekilmesi korkusu, - Rusya tehdidi korkusu - Çin’in rekabeti korkusu.
Campbell, Trump'ın son Asya gezisini "Shakespeare oyununun açılış perdesi" gibi yorumlamış. Eski dönem bitti: Artık G7 veya QUAD gibi çok taraflı zirveler yok. Trump, liderlerle teke tek (Bilateral) oturup "al-ver" yapmayı seviyor. Şunu da not etmiş: “Çin eskiden ikili görüşmeleri tercih ederdi, şimdi çok taraflılığa kayıyor. Trump ise tam tersine, çok taraflı masalarda (G7 gibi) rahat değil, ikili görüşmeleri tercih ediyor.”
Siyaset bilimci John Mearsheimer'a göre Avrupa'nın barış içinde yaşamasının tek sebebi, ABD'nin kıtadaki askeri varlığıydı. Bu güç, Avrupa ülkelerinin birbirine girmesini engelledi. Ancak tek kutuplu dünya bitti. ABD'nin yeni önceliği Çin ve Asya. Amerika gidince, Avrupa kendi güvensizliğiyle baş başa kalacak.
ABD ve Çin arasında cereyan eden “yapısal rekabet“ taktiksel bir sükunet dönemine girdi. Güney Kore’nin Busan şehrinde gerçekleşen liderler zirvesi nafile bir detente (yumuşama) çabası gibi görünürken Trump’un masaya oturmak zorunda kalması Çin’in konjonktürel çerçevede önemli bir başarısı olarak okunabilir.