Askeri tarih, stratejik düşünce ve ekonomi-politik arasındaki bağ, insanlık tarihi kadar eskidir. Sahadaki mücadele yöntemleri çağlar içinde teknolojik ve kurumsal kabuk değiştirse de insan felsefesinin ve karar alma mekanizmalarının temel mantığı değişmeden kalır.
Thomas Hobbes, modern siyaset felsefesinin kurucu metinlerinden Leviathan'da insanları barışa yönelten ilk tutkunun ölüm korkusu olduğunu söyler.
Korku, yüzyıllar boyunca insanoğlunun toplumsal anlamda varoluşunu şekillendiren kadim kuvvetlerden birisi olmuştur.
Bu devletler için de böyledir.
Japonya’nın yeniden silahlandığına dair yoğun haberler devletlerin sürekli güvenlik arayışının somut örneklerinden birisi.
Güvenlik ikilemi…
2007 yılının Ocak ayında Eurasia Foundation’ın AIRG(Armenian International Policy Research Group)ile Erivan’da yapmayı planladığı üç günlük bir konferansa davet edilmiştim. O tarihte bazı ekonomik göstergelere dayanarak, coğrafi yakınlığı olan ülkeler arasında ekonomik işbirliği olasılıklarının “üretim ve ihracat tamamlayıcılığı veya /rekabeti” açısından muhtemel sonuçlarını Türkiye ve Ermenistan örnekleriyle değerlendiren bir bildiri sunmam istenmişti.
İlk bakışta, Çin donanmasından üst düzey bir heyetin Murmansk'taki Rusya Kuzey Filosu'nu ziyaret etmesi rutin bir askeri temas gibi görünebilir. Ancak bu ziyaret, Arktik'teki yavaş yavaş değişen dengeleri vurgulaması açısından önemlidir. Çünkü bölge artık sadece bilimsel araştırma ve iklim tartışmalarıyla değil, aynı zamanda güvenlik ve güç rekabetiyle de ilişkilendiriliyor.
Ocak ayında Kanada Başbakanı Mark Carney, Davos'taki Dünya Ekonomik Forumu'nda bir araya gelen liderleri, Washington ve Pekin arasında kalan devletlerin tek başlarına müzakere etmeyi bırakmaları gerektiği konusunda uyardı. "Masada değilsek, menüdeyiz" dedi. Bu söz, o anın ruh halini yansıtıyordu. Başkentlerde ve konferanslarda, orta güçler aniden yeniden moda oldu.
İktisat ve siyaset tarihinin en büyüleyici paradokslarından biri, modern serbest piyasa ideolojisinin ve liberalizmin entelektüel beşiği olan Büyük Britanya’da, 1945 yılının temmuz ayında yaşanmıştır. II. Dünya Savaşı’nı kazanan koalisyon hükümetinin muzaffer lideri Winston Churchill, Avrupa’da silahların susmasından hemen iki ay sonra yapılan genel seçimlerde sandıktan ağır bir yenilgiyle çıkmıştır.
18 mayıs 2026'da Oakland (California) federal mahkemesinde dokuz kişilik jüri, Elon Musk'ın OpenAI, Sam Altman, Greg Brockman ve Microsoft aleyhine açtığı davayı oybirliğiyle reddetti. Musk, kâr amacı gütmeyen kuruluş olarak 2015'te kurulan OpenAI'ın kişisel zenginleşme amacıyla kâr amaçlı bir yapıya dönüştürüldüğünü öne sürerek 150 milyar dolarlık tazminat talep etmişti.
Panthéon-Sorbonne Paris 1 Üniversitesi akademisyenleri Adam Baczko, Gilles Dorronsoro ve Arthur Quesnay’in Suriye: Bir İç Savaşın Anatomisi adlı eseri, Ayşe Meral’in Fransızcadan çevirisiyle 2018 yılında İletişim Yayınları tarafından yayımlanmıştır. Kitap, savaşı yalnızca “Esad rejimi ile muhalefet arasındaki çatışma” olarak değil; devletin çözülmesi, toplumsal yapının parçalanması, kimliklerin siyasallaşması ve uluslararası müdahalelerin iç içe geçtiği çok katmanlı bir süreç olarak ele alır.
İktisat bilimi, geleneksel anlatıda piyasaların işleyişini, kaynakların dağılımını ve refahın artırılmasını inceleyen "masum" bir akademik disiplin olarak tasvir edilir. Ancak 20. yüzyılın ortalarından itibaren, özellikle İkinci Dünya Savaşı’nın yarattığı varoluşsal krizle birlikte iktisat; matematiksel bir uğraş olmaktan çıkıp, uluslararası güç dengelerini belirleyen, rejimleri yıkan ve coğrafyaları yeniden dizayn eden stratejik bir silaha dönüşmüştür.
Hürmüz Boğazı üzerinde sessizlik çöktüğünde ve Washington ile Tahran Nisan 2026’da kırılgan bir ateşkese vardığında, Hindistan zaman kaybetmedi. Hindistan Dışişleri Bakanı, Birleşik Arap Emirlikleri ile stratejik ortaklığı gözden geçirmek üzere Abu Dabi’deydi. İran’a tıbbi yardım sevkiyatları gönderilmişti.
İktisadi bir bünyeyi anlamak, yalnızca veri setlerini tasnif etmek değil; o bünyenin tarihsel travmalarını, kurumsal adaptasyon yeteneğini ve yapısal "genetiğini" bir klinisyen titizliğiyle incelemeyi gerektirir (...) Bu çalışma, Moğol iktisadi morfolojisini dört ana evrede bir "zanaat" (techne) perspektifiyle ele almaktadır.
İktisat tarihi, çoğu zaman doğrusal bir ilerleme anlatısı olarak sunulsa da Kazakistan örneği bu anlatıyı bozan "sıçramalı" ve "travmatik" bir dönüşüm hikâyesidir. 1500’lerin uçsuz bucaksız bozkırlarında, mobil bir üretim fabrikası rasyonalitesiyle işleyen göçebe ekonomisinden; 2026’nın dijital koridorlarına, uzay teknolojilerine ve Orta Asya’nın en yüksek kişi başına gelirine uzanan bu yol, sadece kaynakların değil, esasen beşerî sermayenin hikâyesidir.
Geçen yazıda manasını yitirmiş bir hegemondan bahsetmiştik.
Bu yazıda manasını arayan ve bunu çok kutupluluk düzleminde inşa etmeye çalışan Çin ile Rusya’yı ve Pekin’deki zirveyi ele alalım.
Donald Trump ve Xi Jinping'in 15 Mayıs 2026'da Pekin'de gerçekleştirdiği görüşme, Amerika Birleşik Devletleri'nin küresel bir güç olarak gerilemesini ve Çin'in yükselen etkisini somut bir şekilde ortaya koydu.
Hindistan1 iktisat tarihi, lineer bir ilerlemeden ziyade, dramatik bir U-dönüşü ile karakterize edilebilir. 1300 yılına gelindiğinde, Delhi Sultanlığı altındaki Hindistan, dünyanın en büyük üretim ve ticaret güçlerinden biriydi. Kautilya’nın Arthashastra’da formüle ettiği devlet disiplini, bu coğrafyayı bin yıl boyunca küresel bir "mıknatıs" haline getirmiş; Roma’dan Çin’e kadar tüm zenginliği baharat ve tekstil karşılığında kendisine çekmiştir.
Eğer NATO dağılırsa, ilk kaybedilecek şey bir bina, bir logo ya da Brüksel’deki karargâh olmayacaktır. İlk kaybedilecek şey otomatiklik hissi olacaktır. Bugün NATO’nun en büyük gücü yalnızca tanklar, uçaklar veya füzeler değildir; asıl gücü, bir saldırı durumunda karşı tarafın şu soruya net cevap verememesidir: “Sadece bu ülkeyle mi savaşıyorum, yoksa tüm ittifakla mı?” Caydırıcılık tam da bu belirsizlikten beslenir.
ABD-İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü savaş, Körfez devletlerini imkânsız bir konuma sürükledi. Ev sahipliği yaptıkları Amerikan güçleri, otelleri ve enerji altyapılarının İran saldırılarının başlıca hedefi hâline gelmesinin temel nedeni oldu. İran’ın askerî kapasitesi ciddi şekilde zayıflatılmış olsa da, Tahran hâlâ Körfez’i vurma kapasitesine sahip ve Hürmüz Boğazı üzerindeki etkisi azalmış değil.
Çin’in 1949 yılındaki devrimci sıçrayışını anlamak için, öncelikle bu devrimi tetikleyen o muazzam statikliğin doğasını kavramak gerekir. Mark Elvin tarafından literatüre kazandırılan "Yüksek Seviyeli Denge Tuzağı" (High-Level Equilibrium Trap) kavramı, Çin’in neden Batı tipi bir sanayi devrimini kendi iç dinamikleriyle gerçekleştiremediğinin anahtarıdır.
Xi Jinping’in Donald Trump ile yaptığı son görüşmede yeniden gündeme taşıdığı “Thucydides Trap” kavramı, son yıllarda ABD-Çin rekabetini açıklamak için en sık başvurulan teorik çerçevelerden biri haline gelmiştir. Özellikle Graham Allison’ın çalışmalarıyla popülerleşen bu yaklaşım, yükselen bir gücün mevcut hegemonu tehdit ettiği dönemlerde savaş olasılığının arttığını savunmaktadır.
Graham Allison'ın (1940-) Savaşa Mahkûm: Amerika ve Çin, Tukidides’in Tuzağından Kurtulabilir mi? (Destined for War: Can America and China Escape Thucydides's Trap? 2017) kitabından özetlenmiştir.
Kitap dört bölümden oluşmaktadır.
Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi TASAM ile Millî Savunma ve Güvenlik Enstitüsü tarafından İstanbul'da gerçekleştirilen 11. İstanbul Güvenlik Konferansı'nın (27 - 28 Kasım 2025) seçilmiş tebliğleri "Savunma, Güvenlik ve İstihbarat Devrimi | Doktrin, Yönetişim, Endüstri, Yeni Model ve Kurumlar" adıyla e-kitap olarak yayımlandı.
Bir önceki yazıda “Yorgun Hegemon Pekin’de” demiştim.
Uzun süredir beklenen zirve sonrası yorgun hegemon, yıpranan ve manasını yitirmiş bir hegemona dönüştü.
Her hegemon güçten önce manasını kaybeder.
Bugün böyle bir yasanın gündeme gelmesi geç kalmış ama stratejik açıdan son derece önemli bir adımdır. Çünkü artık mesele yalnızca deniz hukuku değildir.
Mavi Vatan kavramı 2006 yılının haziran ayında ortaya çıktığında Türkiye’nin deniz jeopolitiği tarihinin en kritik gerileme ve kuşatma dönemlerinden biri yaşanıyordu.
Bu makale, Werner Sombart'ın 1934 yılında yayımlanan ve entelektüel kariyerinin en radikal dönüm noktasını işaret eden Deutscher Sozialismus (Alman Sosyalizmi) adlı eserini, temel felsefi, ekonomik ve siyasi unsurları açısından derinlemesine incelemeyi amaçlamaktadır.
Bir bütün olarak ilk kez TASAM’a verilen binlerce belgelik resmî Osmanlıca arşiv üzerinde, geniş bir akademik ekiple 10 yılı aşan çalışmalar sonucu yeni modellemelere ilham verecek “Osmanlı Devleti’nde Tasavvuf Hayatının Yönetişimi | Meclis-i Meşâyih Defterleri” adlı kaynak eser literatüre kazandırıldı.