Somali uzun mücadelelerden sonra nihayet 1960 da sömürgeci güçlerin ve onların işbirlikçisi olarak kabul ettikleri Ethiopya’nın pençesinden kurtarmayı başaran bir ülke. Kurucu ataları ne yazık ki Somali’yi bağımsızlık sonrasında ideolojik iç savaşların, askeri darbelerin ve en önemlisi sefaletin içine düşmekten alı koyamadılar.
Neredeyse son on yıldır dünyanın her yerinde Türkiye ile ilgili bilgi ve beklentilerin yükseldiğine tanık oluyoruz. Türkiye’nin dünya için yeni bir çekim merkezi olduğuna hiç bir kuşku yok. Başta Türk Hava Yolları olmak üzere yeni Türk markaları, Türk spor takımları ve dünya televizyonlarında
1947 yılında Birleşmiş Milletler genel kurulunda(BMGK) İsrail’in bağımsız bir devlet olması oybirliği ile kabul edildiğinde, genel kurulun belirlediği bir özel komite Trans Jordan denilen coğrafyadaki toprakları, Yahudi ve Arap devletleri arasında bölüştürmüştü. Dolayısı ile o tarihte sorunun adı Arap-İsrail sorunu olarak ifade ediliyordu.
Yeni hükümet programı geçtiğimiz günlerde Başbakan tarafından açıklandı. Kapsamı elbette beklendiği gibi geniş olan programda ekonomik konuların ağırlığı oldukça fazlaydı. Bu Türkiye’nin eriştiği ekonomik rasyonalite ve bilince koşut bir tercih.. Başbakan haklı olarak partisine başarı getiren konuların ön plana çıkmasına daha fazla özen gösterirken, önümüzdeki 4 yıl için de tınısı yüksek sözler veriyor.
Biz Saatli Maarif Takvimi’ni pek severiz. Uzun yıllardır aile büyüklerinin her yılbaşı öncesi yaptığı “kızım bana bir saatli maarif takvimi alıver” ricası bir alışkanlık yaratmış olmalı ki, kaybettiklerimizin arkasından, hala kendimize almaya devam ediyoruz. Oradan önemli günleri takip ediyor, sayılı fırtınaları öğrenip iklim değişikliğinin hala bizim coğrafyaya gelmediği zehabına kapılıyoruz.
Geçtiğimiz hafta, Türkiye’nin AB nezdindeki Büyükelçisi bir açıklama yaparak, üyelik müzakerelerindeki tıkanmanın, AB için, Türkiye üzerinde sahip olduğu etki alanından ciddi bir kayıp yaratacağını açıkladı. Belki o şekilde söylemeyi düşünmedi Sayın Büyükelçi. Ama üslubu ve sözleri, AB çevrelerinde, hemen hükümetin seçim başarısının verdiği cesarete atfedildi.
Kim demiş düşenin dostu olmaz diye? Düşerken dostun olup olmaması, düşenin kim olduğuna, nerede düştüğüne, nereden ve nereye düştüğüne ve sadece içine düştüğü duruma değil, kimleri de beraber düşürebileceğine bağlı.. Örnek Yunanistan..
Papandreou’nun yeni kurduğu hükümetin güvenoyu alması kendisi tarafından bile başarı olarak kabul edilmiyor olmalı. PASOK’un Yunan parlamento’sundaki sandalye sayısının fazlalığı bu kadarını sağlamaya yetti. Ancak muhalefetin iki fire ile topyekûn hayır dediği oylama, gelecek hafta açıklanması gereken istikrar paketinin parlamentodan geçse bile yaygın bir kabul görmeyeceğinin habercisi..
ABD bir kez daha bütçe krizinden şimdilik kıl payı kurtuldu. Eğer, 8 Nisan 2011 gece yarısı itibarı ile 2011 bütçesi üzerinde uzlaşılamasaydı, Amerikan Federal dairelerinin hepsi olmasa bile çoğu kapılarını faaliyete kapatacaktı.
“Orta Doğu, umudun sudan daha değerli olduğu bir coğrafya”* . Bu sözler bana değil, Ürdün Kralı 2. Abdullah’a ait. Kral Abdullah, yakın tarihin hiçbir döneminde barış rüzgârlarından nasibini alamayan Orta Doğu’daki küçük ülkesinin, bölgesel istikrara nasıl katkıda bulunmaya devam edeceğini düşünüyor.
Yoksulluk dünyadan kökü kazınamayan bir sorun. Yaygın olarak Afrika, Asya, Latin Amerika ve irili ufaklı ada ülkelerinde görülen yoksulluk, aslında her yerde, her zaman var. Aslında İstanbul zirvesine konu olacak ülkeler arasında Latin Amerika ülkeleri eklenmemiş. Ama And dağlarının doruklarında, Arjantin ve Meksika’nın kent varoşlarında ve kırsallında, kıtanın içine sıkışıp kalmış Bolivya’da, Brezilya’nın kuzeyinde, Amazon ormanlarında, petrol zengini Venezuella’da da yoksulluk sürüyor.
Bilindiği gibi Ürdün’deki protestolar, aşağı yukarı Tunus’daki Yasemin Devrimi ile eş zamanlı olarak 2011 yılbaşında başlamıştı. Protestocuların gündeminde önce daha çok temel ekonomik şikâyetler vardı.
IMF, ait olduğu sistem yıkılmış olsa bile bir Bretton Woods kurumu olarak hala ayakta. Dünya Bankası ile birlikte hala küresel krizlere ve münferit ülke sorunlarına çözüm üretmeye çalışıyorlar.
Adı ister barış süreci olsun, ister yol haritası, İsrail ve Filistin arasındaki ilişkiler, kendi çıkmaz sokağında, artık uzun soluklu bir açılım bekliyor. Bu açılım Eylül’de mi gelir daha önce veya sonra mı bilinmez. Ama bildiğim bir şey var ise o da çözümün hep dışarıdan beklendiği. Bunun içindir ki Obama’nın önce söyleyip, sonra değiştirdiği ifadeler çok önemli oluyor ve çok tepki alıyor.
Geçen hafta Cuma günü Türkiye’nin asık yüzünü AB’den gelen bir haber epeyce güldürdü. Sonunda, Türk iş adamı ve işçilerinin AB ekonomisine yaptığı katkıyı hatırlayan “akil AB yetkilileri”, Temmuz ayından itibaren, Türk vatandaşlarına uygulanan vize süreçlerinin basitleştirileceğini ve vize talep eden Türk vatandaşlarından daha az sayıda belge isteneceğini açıkladılar.
“Arap Baharı”ndan biz uzun bir uykudan uyanan Arap halklarının, Mısır’da, Tunus’da, Suriye, Yemen ve Libya’da, tomurcuklanan özgürlük ve demokrasi filizlerine uzanıp dokunma gayretini anladık. Kuzey Afrika ve Arap yarımadasında baskıcı rejimlere karşı, daha iyi, daha saygın ve özgür yaşam isteğiyle başkaldıran ve bu uğurda baş vermeye hazır bir halk gördük. Evet, sular oralarda henüz durulmadı. Kolay kolay durulacağa da benzemiyor.
Genel seçimlere hızla yaklaştığımız şu günlerde, dünyanın ısınan siyasi gündeminin, Türkiye’de iç politikaya nasıl damga vurduğunu, buna karşılık ekonomik içerikli haberlerin nasıl iç ve dış siyasetin siyasetin gölgesinde kaldığını görüyoruz.
Sykes ve Picot adlı iki kafadar diplomatın 1916 yılında yaptığı tasarımla yaratılan Suriye, 1. Dünya savaşı sonunda girdiği Fransız Manda’sından 1946 yılında kurtulmuş, o tarihten itibaren de yıllarca bir çalkantıdan diğerine sürüklenip durmuştur.
Orta Doğu’ da uzlaşmazlık ve huzursuzlukların toplumsal ve siyasi yaşantıya damga vurması yeni bir şey değil. İşbirliğinin, anlaşmanın, sivil koalisyonların varlığını pek görmediğimiz bu çorak coğrafya’da, Ürdün adeta bir uzlaşma vahasıydı.