“Orta Doğu, umudun sudan daha değerli olduğu bir coğrafya”* . Bu sözler bana değil, Ürdün Kralı 2. Abdullah’a ait. Kral Abdullah, yakın tarihin hiçbir döneminde barış rüzgârlarından nasibini alamayan Orta Doğu’daki küçük ülkesinin, bölgesel istikrara nasıl katkıda bulunmaya devam edeceğini düşünüyor.
Yoksulluk dünyadan kökü kazınamayan bir sorun. Yaygın olarak Afrika, Asya, Latin Amerika ve irili ufaklı ada ülkelerinde görülen yoksulluk, aslında her yerde, her zaman var. Aslında İstanbul zirvesine konu olacak ülkeler arasında Latin Amerika ülkeleri eklenmemiş. Ama And dağlarının doruklarında, Arjantin ve Meksika’nın kent varoşlarında ve kırsallında, kıtanın içine sıkışıp kalmış Bolivya’da, Brezilya’nın kuzeyinde, Amazon ormanlarında, petrol zengini Venezuella’da da yoksulluk sürüyor.
Bilindiği gibi Ürdün’deki protestolar, aşağı yukarı Tunus’daki Yasemin Devrimi ile eş zamanlı olarak 2011 yılbaşında başlamıştı. Protestocuların gündeminde önce daha çok temel ekonomik şikâyetler vardı.
IMF, ait olduğu sistem yıkılmış olsa bile bir Bretton Woods kurumu olarak hala ayakta. Dünya Bankası ile birlikte hala küresel krizlere ve münferit ülke sorunlarına çözüm üretmeye çalışıyorlar.
Adı ister barış süreci olsun, ister yol haritası, İsrail ve Filistin arasındaki ilişkiler, kendi çıkmaz sokağında, artık uzun soluklu bir açılım bekliyor. Bu açılım Eylül’de mi gelir daha önce veya sonra mı bilinmez. Ama bildiğim bir şey var ise o da çözümün hep dışarıdan beklendiği. Bunun içindir ki Obama’nın önce söyleyip, sonra değiştirdiği ifadeler çok önemli oluyor ve çok tepki alıyor.
Geçen hafta Cuma günü Türkiye’nin asık yüzünü AB’den gelen bir haber epeyce güldürdü. Sonunda, Türk iş adamı ve işçilerinin AB ekonomisine yaptığı katkıyı hatırlayan “akil AB yetkilileri”, Temmuz ayından itibaren, Türk vatandaşlarına uygulanan vize süreçlerinin basitleştirileceğini ve vize talep eden Türk vatandaşlarından daha az sayıda belge isteneceğini açıkladılar.
“Arap Baharı”ndan biz uzun bir uykudan uyanan Arap halklarının, Mısır’da, Tunus’da, Suriye, Yemen ve Libya’da, tomurcuklanan özgürlük ve demokrasi filizlerine uzanıp dokunma gayretini anladık. Kuzey Afrika ve Arap yarımadasında baskıcı rejimlere karşı, daha iyi, daha saygın ve özgür yaşam isteğiyle başkaldıran ve bu uğurda baş vermeye hazır bir halk gördük. Evet, sular oralarda henüz durulmadı. Kolay kolay durulacağa da benzemiyor.
Genel seçimlere hızla yaklaştığımız şu günlerde, dünyanın ısınan siyasi gündeminin, Türkiye’de iç politikaya nasıl damga vurduğunu, buna karşılık ekonomik içerikli haberlerin nasıl iç ve dış siyasetin siyasetin gölgesinde kaldığını görüyoruz.
Sykes ve Picot adlı iki kafadar diplomatın 1916 yılında yaptığı tasarımla yaratılan Suriye, 1. Dünya savaşı sonunda girdiği Fransız Manda’sından 1946 yılında kurtulmuş, o tarihten itibaren de yıllarca bir çalkantıdan diğerine sürüklenip durmuştur.
Orta Doğu’ da uzlaşmazlık ve huzursuzlukların toplumsal ve siyasi yaşantıya damga vurması yeni bir şey değil. İşbirliğinin, anlaşmanın, sivil koalisyonların varlığını pek görmediğimiz bu çorak coğrafya’da, Ürdün adeta bir uzlaşma vahasıydı.
Orta Doğu durulmuyor ve durulacak gibi de gözükmüyor. Bazı çevreler, Orta Doğu’da gelişen olayları, Berlin Duvarı’nın yıkılmasından sonra Doğu blok’unda başlayan ve dünyayı iki kutuplu olmaktan çıkaran tarihi dönemece benzetmektedir.