2000’li yılların başından itibaren Körfez ülkeleriyle ilişkili bölgesel düzen bakımından bir takım değişimler gündeme gelmeye başlamıştır. Bu noktada “Arap Baharı“ sürecinin en önemli dönüm noktalarından birisini teşkil ettiği görülmektedir. Bu bağlamda Arap Baharının başlangıç noktasında olduğu kabul edilen Tunuslu bir gencin kendini yakmasıyla fitili ateşlenen ilk protestoların esasen sembolik bir nitelik taşıdığını söyleyebiliriz.
Enerji, devletlerin hayati fonksiyonlarının işlevselliğinin sürdürülebilmesi açısından en hayati girdilerin başında yer almaktadır. Bu bağlamda enerjinin devletlerin ulusal güvenliklerinin olmazsa olmazlarından birisi olduğunu söyleyebiliriz. Bununla birlikte enerjiye duyulan gereksinimin giderilmesinin sanıldığı kadar kolay olmadığının da altını çizmek gerekmektedir.
Enerjinin dünya geneli için olmaz olmaz bir şey haline gelmeye başladığı tartışmasızdır. Bununla birlikte bu durumun özellikle 20.yy’ın son çeyreğinden itibaren bizleri bir takım gerçeklerle yüzleşmek zorunda bıraktığı da aşikârdır. Enerji güvenliği sorunlarının küresel ölçekte tehdit haline gelmesini bu kapsamda ele almak mümkündür.
İnsanlığın karşı karşıya olduğu son dönemin en önemli tehdidi şüphesiz iklim değişikliğidir. Küresel ölçekte felaket senaryolarının merkezinde yer alması bunun göstergelerindendir. Buna karşın iklim değişikliği sorunu, kriz olgusunun doğası gereği içerisinde tehditlerle birlikte birtakım fırsatları da barındırmaktadır.