Güney Kore'nin 2026 yılında Rusya'nın Kuzey Deniz Rotası (NSR) üzerinden ilk konteyner deneme seferini gerçekleştirme hazırlıkları, Arktik'in geleceği hakkındaki tartışmalarda yeni bir aşamaya işaret ediyor. Seul hükümeti, yaklaşık 3.000 TEU kapasiteli bir konteyner gemisini Busan'dan Rotterdam'a Arktik üzerinden göndermeyi planlıyor ve bu amaçla Panstar Line'ı baş operatör olarak seçti.
Nasyonal sosyalizm, yirminci yüzyılın ilk yarısında insanlık tarihinin en yıkıcı siyasi, askeri ve ideolojik felaketlerinden birine imza atarken, geride bıraktığı kurumsal ve maddi enkaz kadar, doğası hala tartışılan fiktif bir iktisadi model de bırakmıştır.
Londra’da 6-7 Mayıs 2026 tarihlerinde gerçekleştirilen C4ISR Global Konferansına katılan ilk Türk olarak, özellikle ülkemizle ilgili önemli olabilecek bakış açılarını, bilgileri not aldım, diğer yandan hazırlamakta olduğum yeni kitabım (Akıllı Savaş) için farklı öngörüler sağlamaya çalıştım. Konferansta, C4ISR1 ve uzay kabiliyetleri ile ilgili olarak sadece geleceğin savaşları için değil, barış ve kriz durumları içinde durum üstünlüğü sağlayacak çok önemli fırsatlar tartışıldı.
Bugün küresel ölçekte derinleşen gelir adaletsizliği, modern devletin rolünü yeniden masaya yatırmamızı zorunlu kılıyor. Çoğu zaman eş anlamlı kullanılan iki kavram —Sosyal Devlet ve Refah Devleti— aslında bu krizle mücadelede iki farklı derinliği temsil eder. Biri anayasal bir felsefeyi, diğeri ise idari bir yara bandını simgeler. Günümüzde kapitalizmin yapısal krizlerine çözüm ararken, bu iki kavramın felsefi ayrımını ve bölüşüm ilişkilerini yeniden anlamak hayati önem taşıyor.
Ulusötesi sermaye blokları, devlet–özel sektör ittifakları, küresel finans kurumları ve çok uluslu şirketler, iklim krizini meşrulaştıran söylemler üreterek çok boyutlu tahakküm mekanizmalarını kurumsallaştırmaktadır.
Modern ekonomi coğrafyası ve kurumsal iktisat yazını, ulus devletlerin homojen birer iktisadi bütün olduğu varsayımını uzun süre önce terk etmiştir. Bu terk edişin ve kurumsal patika bağımlılığı (path dependency) olgusunun Avrupa kıtasındaki en nevi şahsına münhasır laboratuvarı hiç kuşkusuz Polonya’dır. Bugün Polonya, dışarıdan bakıldığında tek bir bayrağa, merkezi bir yönetime ve homojen bir ulusal kimliğe sahip standart bir Avrupa Birliği üyesi olarak görünmektedir.
Askeri tarih, stratejik düşünce ve ekonomi-politik arasındaki bağ, insanlık tarihi kadar eskidir. Sahadaki mücadele yöntemleri çağlar içinde teknolojik ve kurumsal kabuk değiştirse de insan felsefesinin ve karar alma mekanizmalarının temel mantığı değişmeden kalır.
2007 yılının Ocak ayında Eurasia Foundation’ın AIRG(Armenian International Policy Research Group)ile Erivan’da yapmayı planladığı üç günlük bir konferansa davet edilmiştim. O tarihte bazı ekonomik göstergelere dayanarak, coğrafi yakınlığı olan ülkeler arasında ekonomik işbirliği olasılıklarının “üretim ve ihracat tamamlayıcılığı veya /rekabeti” açısından muhtemel sonuçlarını Türkiye ve Ermenistan örnekleriyle değerlendiren bir bildiri sunmam istenmişti.
Ocak ayında Kanada Başbakanı Mark Carney, Davos'taki Dünya Ekonomik Forumu'nda bir araya gelen liderleri, Washington ve Pekin arasında kalan devletlerin tek başlarına müzakere etmeyi bırakmaları gerektiği konusunda uyardı. "Masada değilsek, menüdeyiz" dedi. Bu söz, o anın ruh halini yansıtıyordu. Başkentlerde ve konferanslarda, orta güçler aniden yeniden moda oldu.
İktisat ve siyaset tarihinin en büyüleyici paradokslarından biri, modern serbest piyasa ideolojisinin ve liberalizmin entelektüel beşiği olan Büyük Britanya’da, 1945 yılının temmuz ayında yaşanmıştır. II. Dünya Savaşı’nı kazanan koalisyon hükümetinin muzaffer lideri Winston Churchill, Avrupa’da silahların susmasından hemen iki ay sonra yapılan genel seçimlerde sandıktan ağır bir yenilgiyle çıkmıştır.
İktisat bilimi, geleneksel anlatıda piyasaların işleyişini, kaynakların dağılımını ve refahın artırılmasını inceleyen "masum" bir akademik disiplin olarak tasvir edilir. Ancak 20. yüzyılın ortalarından itibaren, özellikle İkinci Dünya Savaşı’nın yarattığı varoluşsal krizle birlikte iktisat; matematiksel bir uğraş olmaktan çıkıp, uluslararası güç dengelerini belirleyen, rejimleri yıkan ve coğrafyaları yeniden dizayn eden stratejik bir silaha dönüşmüştür.
Hürmüz Boğazı üzerinde sessizlik çöktüğünde ve Washington ile Tahran Nisan 2026’da kırılgan bir ateşkese vardığında, Hindistan zaman kaybetmedi. Hindistan Dışişleri Bakanı, Birleşik Arap Emirlikleri ile stratejik ortaklığı gözden geçirmek üzere Abu Dabi’deydi. İran’a tıbbi yardım sevkiyatları gönderilmişti.
İktisadi bir bünyeyi anlamak, yalnızca veri setlerini tasnif etmek değil; o bünyenin tarihsel travmalarını, kurumsal adaptasyon yeteneğini ve yapısal "genetiğini" bir klinisyen titizliğiyle incelemeyi gerektirir (...) Bu çalışma, Moğol iktisadi morfolojisini dört ana evrede bir "zanaat" (techne) perspektifiyle ele almaktadır.
İktisat tarihi, çoğu zaman doğrusal bir ilerleme anlatısı olarak sunulsa da Kazakistan örneği bu anlatıyı bozan "sıçramalı" ve "travmatik" bir dönüşüm hikâyesidir. 1500’lerin uçsuz bucaksız bozkırlarında, mobil bir üretim fabrikası rasyonalitesiyle işleyen göçebe ekonomisinden; 2026’nın dijital koridorlarına, uzay teknolojilerine ve Orta Asya’nın en yüksek kişi başına gelirine uzanan bu yol, sadece kaynakların değil, esasen beşerî sermayenin hikâyesidir.
Hindistan1 iktisat tarihi, lineer bir ilerlemeden ziyade, dramatik bir U-dönüşü ile karakterize edilebilir. 1300 yılına gelindiğinde, Delhi Sultanlığı altındaki Hindistan, dünyanın en büyük üretim ve ticaret güçlerinden biriydi. Kautilya’nın Arthashastra’da formüle ettiği devlet disiplini, bu coğrafyayı bin yıl boyunca küresel bir "mıknatıs" haline getirmiş; Roma’dan Çin’e kadar tüm zenginliği baharat ve tekstil karşılığında kendisine çekmiştir.
Eğer NATO dağılırsa, ilk kaybedilecek şey bir bina, bir logo ya da Brüksel’deki karargâh olmayacaktır. İlk kaybedilecek şey otomatiklik hissi olacaktır. Bugün NATO’nun en büyük gücü yalnızca tanklar, uçaklar veya füzeler değildir; asıl gücü, bir saldırı durumunda karşı tarafın şu soruya net cevap verememesidir: “Sadece bu ülkeyle mi savaşıyorum, yoksa tüm ittifakla mı?” Caydırıcılık tam da bu belirsizlikten beslenir.
ABD-İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü savaş, Körfez devletlerini imkânsız bir konuma sürükledi. Ev sahipliği yaptıkları Amerikan güçleri, otelleri ve enerji altyapılarının İran saldırılarının başlıca hedefi hâline gelmesinin temel nedeni oldu. İran’ın askerî kapasitesi ciddi şekilde zayıflatılmış olsa da, Tahran hâlâ Körfez’i vurma kapasitesine sahip ve Hürmüz Boğazı üzerindeki etkisi azalmış değil.
Çin’in 1949 yılındaki devrimci sıçrayışını anlamak için, öncelikle bu devrimi tetikleyen o muazzam statikliğin doğasını kavramak gerekir. Mark Elvin tarafından literatüre kazandırılan "Yüksek Seviyeli Denge Tuzağı" (High-Level Equilibrium Trap) kavramı, Çin’in neden Batı tipi bir sanayi devrimini kendi iç dinamikleriyle gerçekleştiremediğinin anahtarıdır.
Xi Jinping’in Donald Trump ile yaptığı son görüşmede yeniden gündeme taşıdığı “Thucydides Trap” kavramı, son yıllarda ABD-Çin rekabetini açıklamak için en sık başvurulan teorik çerçevelerden biri haline gelmiştir. Özellikle Graham Allison’ın çalışmalarıyla popülerleşen bu yaklaşım, yükselen bir gücün mevcut hegemonu tehdit ettiği dönemlerde savaş olasılığının arttığını savunmaktadır.
Graham Allison'ın (1940-) Savaşa Mahkûm: Amerika ve Çin, Tukidides’in Tuzağından Kurtulabilir mi? (Destined for War: Can America and China Escape Thucydides's Trap? 2017) kitabından özetlenmiştir.
Kitap dört bölümden oluşmaktadır.
Bugün böyle bir yasanın gündeme gelmesi geç kalmış ama stratejik açıdan son derece önemli bir adımdır. Çünkü artık mesele yalnızca deniz hukuku değildir.
Mavi Vatan kavramı 2006 yılının haziran ayında ortaya çıktığında Türkiye’nin deniz jeopolitiği tarihinin en kritik gerileme ve kuşatma dönemlerinden biri yaşanıyordu.
Bu makale, Werner Sombart'ın 1934 yılında yayımlanan ve entelektüel kariyerinin en radikal dönüm noktasını işaret eden Deutscher Sozialismus (Alman Sosyalizmi) adlı eserini, temel felsefi, ekonomik ve siyasi unsurları açısından derinlemesine incelemeyi amaçlamaktadır.
İktisat tarihi, insanlığın kıtlıkla mücadelesinin ve üretim araçlarındaki dönüşümün tarihidir. Ancak 21. yüzyılın ilk çeyreğinde karşı karşıya kaldığımız manzara, sadece üretimin değil, bizzat "insan varlığının sürdürülmesinin" de teknolojik bir kırılma noktasına geldiğini göstermektedir. Bir yanda demografik bir kışa hazırlanan, yaşlanan dünya nüfusu; diğer yanda ise bu nüfusun bakım ihtiyacını karşılayabilecek yapay zekâ ve robotik devrim yer almaktadır.
Modern iktisat disiplini, Adam Smith’in meşhur "Görünmez El" (Invisible Hand) metaforu üzerinden, piyasa aktörlerinin kendi çıkarlarını maksimize ederken toplumsal refaha da hizmet ettiğini varsayar. Ancak klinik bir gözlemle bakıldığında, bu elin hareket edebilmesi, rasyonel kararlar alabilmesi ve üretim yapabilmesi için sağlıklı, huzurlu ve "bakılmış" bir bedene ihtiyacı olduğu görülür.
Modern iktisat, dünyayı piyasa fiyatları üzerinden okumaya alışmıştır. Ancak bu okuma, buzdağının suyun üzerinde kalan kısmına odaklanan eksik bir teşhistir. Küresel ölçekte yapılan hesaplamalar, milli gelir istatistiklerine (GSYH) dahil edilmeyen "ücretsiz ev içi emeğin" yıllık değerinin yaklaşık 11 trilyon dolar olduğunu gösteriyor.