İktisat tarihinin ve sosyal bilimlerin gelişim sürecinde "ahlaki ekonomi" (moral economy) ve "etik iktisat" kavramları, tek tip ve monolitik bir tanıma hiçbir zaman sahip olmamıştır. Aksine bu kavramlar, kökenleri, epistemolojik yöntemleri ve hedefleri bakımından belirgin şekilde farklılaşan iki ana aks etrafında şekillenmiştir.
İkinci Dünya Savaşı sonrası iktisat yazınının uzun bir bölümü, kapitalizmi tekil ve homojen bir sistem olarak ele almış; farklılıklar yalnızca gelişmişlik düzeyi ya da politika tercihleri düzeyinde aranmıştır.
Kalıcı güvenlik düzenleri ortak değerlerden değil, tarafların birbirlerini tasfiye edemeyeceklerini kabul etmelerinden doğar. 1648 Westphalia ve 1975 Helsinki’nin stratejik gerçekçilik buydu.
Modern siyaset ve iktisat düşüncesi, kamu hukuku ile özel hukuku, devlet ile piyasayı, kamu iktidarı ile özel mülkiyeti birbirinden kesin çizgilerle ayrılmış iki antagonist ya da en iyi ihtimalle dengelenmesi gereken bağımsız alanlar olarak kurgulama eğilimindedir. Ancak iktisat tarihi, bu kavramsal ayrımın kesintisiz bir gerçeklikten ziyade, 19. yüzyılın Westphalyacı ulus-devlet paradigması tarafından inşa edilmiş geçici bir tarihsel parantez olduğunu göstermektedir.
İsrail'in 'nation in arms' (silahlanmış millet) kavramı üzerinden literatüre taşınması, hem devlet yapısını hem de bu yapıya özgü sistematiği özetleyen analitik bir çerçeve sunmaktadır. İsrail ordusunun bu tarihsel kökeni ülkeyi sivil-asker ilişkileri açısından karşılaştırmalı siyaset yazınında dikkat çekici bir vaka haline getirmektedir.
Türk Boğazları Deniz Trafik Düzeni Yönetmeliği’nde (Türk Boğazları Yönetmeliği) Türk Boğazlarından “uğraksız geçiş” ve “uğraklı geçiş” olmak üzere iki tür geçiş rejimi düzenlenmiştir. Bunlardan uğraksız geçiş, Türk Boğazlarından herhangi bir liman ve iskeleye uğramaksızın yapılan geçişi ifade eder (Türk Boğazları Yönetmeliği m. 3/I-ö).
İktisadi düşünce tarihi, yalnızca yeni teorilerin eskilerin yerini aldığı bir süreç değil; aynı
zamanda iktisat bilimi ile doğa bilimleri, matematiksel araçlar ve bilişimsel teknolojiler
arasındaki ilişkinin sürekli yeniden tanımlandığı bir epistemolojik evrim sürecidir.
Dünya iktisat tarihi1, 18. yüzyılın sonuna kadar tek bir devasa gücün gölgesinde şekillenmiştir: Çin. MÖ 221’de ilk imparatorluğun kurulmasından MS 1800 yılına kadar geçen süreçte Çin, sadece bir devlet değil; kendi kurallarını, kendi teknolojisini ve kendi finansal evrenini yaratan bir "medeniyet-devlet" olarak varlığını sürdürmüştür.
Orta Doğu, yıllardır jeopolitik değişikliklerden en çok etkilenen bölgelerden biri olarak kalmaktadır. 21. yüzyılın başından bu yana bölge, güvenliği tehdit edecek birçok durumla karşı karşıya kalmıştır. Günümüzde, Orta Doğu’nun çeşitli bölgelerinde yaşanan değişikliklere, İsrail-İran ekseni boyunca gerçekleşmekte olan eylemler daha çok etki etmektedir.
İllegal uyuşturucu piyasaları, hukuki regülasyonların ve kurumsal denetimin tamamen dışında kalsa da iktisadın temel ilkelerinden muaf değildir. Aksine bu alan; arz ve talep kanunlarının, risk analizi mekanizmalarının ve piyasa aksaklıklarının en sert, yalın ve saf haliyle gözlemlendiği "sınırda iktisat" (frontier economics) laboratuvarı niteliğindedir.
Suriye'de son bir haftada olan biten, sıradan bir dış politika haberi değil, bir devletin yeniden doğuşuna dair bir sınav. Ağustos ayının son haftasında iki hat aynı anda ilerledi. Washington, Şam yönetimiyle ekonomik ve diplomatik ilişkileri normalleştirecek adımlar attı. Suriye Demokratik Güçleri ise kendi feshini ilan ederek askeri ve idari yapısını merkezi devlet kurumlarına devretti.
Karadeniz, dünya gıda ve enerji arzı açısından stratejik öneme sahip. Küresel buğday ihracatının yaklaşık yüzde 35' inin, arpa ihracatının yüzde 40'ının, Mısır ihracatının yaklaşık yüzde 13 ila yüzde 25’ inin ve nihayet ayçiçeği yağı ihracatının yüzde 63' ünün sağlandığı bölge, 2022’den beri süren Rusya-Ukrayna savaşının pençesinde. Bu başta Afrika ve Asya olmak üzere birçok ülke için kıtlık tehdidi.
Din ekonomisi, iktisat biliminin rasyonel seçim teorisi, kurumsal iktisat ve kamu tercihi gibi temel alt disiplinlerini din olgusuyla buluşturan çift yönlü ve son derece dinamik bir çalışma alanıdır. İktisat ve din arasındaki bu akademik etkileşim, metodolojik açıdan iki temel eksen etrafında şekillenir: Dinin iktisadi davranışlar ve kurumlar üzerindeki etkisi ile iktisadi analiz araçlarının dinin bireysel ve kurumsal tezahürlerini anlamak üzere kullanılması.
Orta Doğu jeopolitiği, son yıllarda uzun süredir devam eden kamplaşma ve çatışma odaklı dinamiklerin yerini diyalog, uzlaşı ve pragmatik çıkar ortaklıklarına bıraktığı kapsamlı bir dönüşüm sürecine sahne olmaktadır. 2010’lu yılların başında patlak veren Arap Baharı, 2013’te Mısır’da yaşanan askerî müdahale ve 2017 Katar Krizi ile derinleşen bölgesel kutuplaşma, Türkiye ile Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Suudi Arabistan arasındaki diplomatik ve siyasi ilişkilerin gerilmesine yol açmıştır.
Güneydoğu Asya’nın doğu kıyısı boyunca uzanan Vietnam, tarihsel teşekkülü, sömürge karşıtı direnç mekanizmaları ve radikal iktisadi dönüşüm tecrübesiyle küresel politik iktisat literatüründe müstesna bir yere sahiptir.
Karayipler’in kalbinde, Meksika Körfezi ile Atlas Okyanusu’nun kesişim noktasında yer alan Küba; jeopolitik konumu gereği tarihsel olarak "Antiller’in Anahtarı" (Clavis Balti) olarak nitelendirilmiş, stratejik önemiyle küresel güç mücadelelerinin merkezinde durmuş bir ada coğrafyasıdır. 1492’de İspanyol sömürgeciliğiyle başlayan tarihsel serüveni, adayı şeker kamışı ve tütün üretimine dayalı devasa bir plantation (büyük çiftlik) ekonomisine dönüştürmüştür.
Rusya Şubat 2022'de Ukrayna'yı işgal ettiğinde dünyadan gelen tepkiler tahmin edilebilirdi. En sert tepki, kendisini eski sistemin koruyucusu ve muhtemelen Ukrayna'nın olası bir NATO üyeliğinin garantörü olarak gören Amerika Birleşik Devletleri'nden geldi. Avrupa'nın tepkisi ise genel olarak Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi birkaç oktav daha düşüktü.
Afrika kıtası, tarih boyunca küresel güç mücadelelerinin merkezinde yer almış; sömürgecilik, emperyalizm ve Soğuk Savaş sonrası rekabet süreçleri, kıtanın siyasal ve toplumsal yapısını derinden etkilemiştir. Bu süreçte ortaya çıkan diasporalar, yalnızca zorunlu göçün bir sonucu değil, aynı zamanda devletlerin ulusal çıkarlarını sınır ötesinde gerçekleştirmelerinde önemli bir araç haline gelmiştir.
Modern metropollerin karşı karşıya kaldığı en derin sistemik krizlerden biri, konutun asli unsuru olan "barınma hakkı" ile finansal kapitalizmin dayattığı "meta" karakteri arasındaki çözülemez çelişkidir.
Geleneksel refah devleti literatürü, Gøsta Esping-Andersen’in 1990 yılında yayımlanan yapıtı The Three Worlds of Welfare Capitalism (Refah Kapitalizminin Üç Dünyası) çerçevesinde şekillenmiştir. Esping-Andersen; piyasadan arındırma (de-commodification) ve toplamsal katmanlaşma (social stratification) kavramlarını temel alarak sanayileşmiş Batı kapitalizmini üç ana modelde tasnif etmiştir.
Daha 14 yaşında dünyanın en güzelini, en geniş ama en zarif, en ince ve en duygulusunu, hem de iki dünyayı en güzel mâna aleminde birleştirecek benzersiz bir cami yapmayı hayal etmiş, ve henüz 23 yaşında temelinden itibaren bizzat çalışarak hayalini gerçek etmiş bir Cihan Hükümdarı Sultan Ahmed.
Refah devleti literatürünün modern dönemeç noktası, Gøsta Esping-Andersen’in 1990 yılında yayımladığı The Three Worlds of Welfare Capitalism başlıklı çığır açıcı çalışmasıdır. Esping-Andersen, refah devletlerini yalnızca harcama miktarlarına göre sıralayan nicel yaklaşımları reddederek, sistemlerin niteliksel ve kurumsal mimarisini çözümlemek üzere üç temel analitik eksen geliştirmiştir..
Bir toplum, gençlerini uyuşturucudan koruyabilir; fakat onların zihinlerini, kendisinin üretmediği ve düşünce dünyalarını nasıl şekillendirdiğini bütünüyle kavrayamadığı dijital platformların etkisine açık bırakabilir. Binlerce doktor ve mühendis yetiştirebilir; ancak ilk ciddi kriz anında ihtiyaç duyduğu ilacı, teknolojiyi veya bilgiyi üretecek imkânlardan yoksun olduğunu fark edebilir.
Barınma krizi, modern kapitalist kentsel gelişimin en yapısal ve kronik çelişkilerinden biridir. Toprağın ve konutun finansal piyasalarla eklemlenerek spekülatif bir yatırım aracına, yani saf bir "meta"ya dönüştürülmesi, kentsel mekânı sınıfsal ayrışmanın en keskin hatlarla üretildiği bir arenaya çevirir.
Yirmi yılı aşkın bir süredir Uluslararası Uzay İstasyonu (International Space Station – ISS), Dünya’nın ötesindeki uluslararası iş birliğinin en görünür sembollerinden biri oldu. Amerika Birleşik Devletleri, Rusya, Avrupa, Japonya ve Kanada’yı bir araya getiren ISS, birbirinden oldukça farklı jeopolitik çıkarlara sahip devletlerin dahi yörüngede sürekli insanlı, son derece karmaşık bir bilimsel altyapıyı birlikte işletebileceklerini gösterdi.