Ermeni Sorunu Hakkında Bazı Düşünceler

Yorum

Hafızası çok zayıf, unutma eğilimi güçlü ve en ufak olumlu sinyal üzerine barışıp kucaklaşmaya hazır olan bir toplum yapısına sahip olan yüce milletimizin bu özelliğini kullanan yabancı güçler, Türkiye’ye hiç haketmediği zararlar vermişlerdir. Aslında bir Türk özdeyişi olan “su uyur düşman uymaz” sözleri sanki tam Ermeni Sorunu için söylenmiş gibi, bir asırlık Türk tutumunu yansıtmaktadır. ...

Hafızası çok zayıf, unutma eğilimi güçlü ve en ufak olumlu sinyal üzerine barışıp kucaklaşmaya hazır olan bir toplum yapısına sahip olan yüce milletimizin bu özelliğini kullanan yabancı güçler, Türkiye’ye hiç haketmediği zararlar vermişlerdir. Aslında bir Türk özdeyişi olan “su uyur düşman uymaz“ sözleri sanki tam Ermeni Sorunu için söylenmiş gibi, bir asırlık Türk tutumunu yansıtmaktadır. Türkler bu acı olayların yaşandığını bilmeden, öğrenmeden, daha doğrusu kendilerine öğretilmeden mışıl mışıl uyurken, düşman aslında yaşanmış bazı olayları saptırarak, abartarak amaçlarına uygun şekilde hiçbir engelle karşılaşmadan ve meydanı boş bularak rahat rahat kullanmıştır. 1974’te iki vahşi cinayetle silkelenip uyandırıldığımızda, düşmanın muazzam ve kapatılması güç bir mesafe kaydettiği ortaya çıkmıştı. Bunun, yani Türk tutumunun neden böyle olduğunu, değerli yazar, tarihçi ve araştırmacılarımızın saygı değer eserleri bir yana, belki de en iyi açıklayan kişi Amerikalı Profesör Justin McCarty olmuştur.
Fakat bu makalenin boyutları içinde tarihi argümanlara girip olaya değişik, doğru veya yanlış anlamlar ve yorumlar yükleyenler kervanına katılmak yerine, bugüne gelip varılan noktayı incelemeyi tercih ediyoruz.
Diplomasinin aktif bir şekilde çalışmakta olduğu bu konuda bugün, konunun Ermeni tarafını üç kategoride halinde incelemenin daha doğru olacağını düşünüyoruz. Ermenileri monolitik ve homojen bir grup olarak görmek yanlışlığına yalnız biz Türkler değil, çoğu zaman yabancı kaynaklar da düşmektedir.


a-) Ermeni Vatandaşlarımız: Bu konudaki davranış biçimimizi yabancı Ermenilerden tamamen ayırmamız gerekir. Hemen ve derhal inanarak özümsememiz gereken davranış biçimi, onların “öteki“ değil, “biz“ olduğudur. Onlar bu vatanın öz evlatları ve bizim gibi sahipleridir. Bizimle bin yıldan fazla birlikte ve içiçe yaşamışlar, aynı kültürü, gelenek ve görenekleri, müziği, mutfağı, sokağı, evi, iş yerini paylaşmışlar, yaşamımıza artı değer katmışlar, vatandaşlık görev ve sorumluluklarını yerine getirmişler, bizimle yatıp bizimle kalkarak aynı üzüntü ve sevinçleri paylaşmışlardır. Bu insanlara yapılacak en ufak ayırımcılık, çok büyük haksızlık ve üstüne üstlük bu ülkeye yaptıkları hizmetlere nankörlük teşkil eder. Son zamanlarda, Türkiye’deki radikal akımların hedefi haline getirilmeye çalışılan bu azınlığımız mensuplarının neler hissedebileceğini empati ile düşünmeden davranış biçimimizi ayarlamak imkanına sahip olamayız. Bu beklentimize aykırı olarak uygar bir ülkeye yakışmayan kabul edilemez yanlışların yapıldığı ve hatta bu yanlışların devam ettiği görülmektedir. Kaldı ki bu yanlışlar da, hedef gösterilen toplumdan çok daha fazla milletimize onarılması güç zararlar vermiş ve vermeye devam etmektedir.


b-) Ermenistan Ermenileri: Yine tarihin labirentlerine girmeden bugüne gelelim. Bugünkü Ermenistan, denizlere ve belli başlı uluslararası transit kanallara çıkışı olmayan, kara parçasına hapsolmuş, 1990 öncesi Sovyet yönetimi altında sözde ve kağıt üstünde devlet statüsünde iken, 1990 sonrasında gerçek bağımsızlığına, ancak Sovyet Bloku’nun parçalanmasıyla kavuşan bir devlettir. Serbest seçimler yapıldığı için “demokratik“ ülke sınıfında sayılmakla beraber, normal bir demokraside pek görülemeyecek gariplikler sergileyen bir ülkedir. Bunların ayrıntıları bu makalenin konusu dışında bulunduğundan buna girmiyoruz. Bugünkü Ermenistan, tabii kaynaklar ve özellikle enerji kaynakları bakımından fakir, dışa bağımlı ve etrafında kendisine dost olmayan ülke ve halklarla çevrili bir ülkedir. Özetlemek gerekirse ekonomisi, iç ve dış politikası ve özellikle komşularıyla ilişkileri çok sorunlu olan bu küçük ülkede yaşamak çok zor olduğundan, bir yandan nüfusu dışarıya göç ederek azalmakta, öte yandan yaşamak için çıkış yolları aramaktadır. Bu yaşamsal sorunlarını aşmak için bölge dışındaki büyük güçlerden ve diasporasından görmek istediği ve kısmen gördüğü destek yeterli değildir ve hiç bir zaman da yeterli olmayacaktır. Çünkü diaspora “önce can, sonra canan“ demeye devam edecektir. Güvenliğini Rusya’ya havale etmek bu ülkeyi herkese karşı güvenli kılmayacağı gibi, sürdürülebilir bir güvenlik de sağlayamayacaktır. İranlı komşusuna güvenmesi mümkün değildir. İran için Ermenistan bölge dengelerinde diğer komşularına oranla kendisine avantaj sağlamak için kullandığı küçük bir lokmadır. ABD’nin eli buraya ne kadar ve ne süreyle uzanabilir bilinmez. Fransa “sempatisiyle“ , “peynir gemisiyle“ ve “laf salatasıyla“ burayı abad edecek güçte ve muhtemelen istekte de değildir. Bu durumda bu fakir ve küçük ülkenin hem güvenliğini, hem refahını sağlamak ve nüfus kanamasını önlemek için tek çıkış yolu, komşularıyla ilişkilerini düzeltip iyi geçinmekten geçmektedir. Bunlar içinde de, akıllı bir seçim yaparsa, en güvenli ve en ekonomik, Batı’ya ve Ortadoğu’ya en kolay ulaşabileceği ve tecritten kurtulabileceği ülkenin Türkiye olacağını kolaylıkla görecektir.


c-) Dünyadaki Ermeni Diasporası: “Mağduriyet“ istismarını, kimlik sorununun bir aleti olarak sonuna kadar kullanan diasporanın tuzu kurudur. Merhamet sömürücülüğü ile iyice palazlanmış, zenginleşmiş, örgütlenmiş ve her alanda etkin hale gelmiş diaspora bu kazançlarını sürdürebilmek için bir düşman seçmek ve şeytan taşlayarak zemin kazanmak istemiştir. Bunda oldukça başarılı da olmuştur; zira bir yandan Türklerin yukarıda değindiğimiz sessizliği, öte yandan kendilerini misafir eden toplumların bu “zavallı mağdurlara“ olan acıma duygusu bu verimli tarlayı hazırlamıştır. Bunun hasadına da yabancı parlamento ve kamuoylarında başlamışlardır. Burada iki önemli gerçeğe daha işaret etmemiz gerekmektedir:
Birincisi, diaspora Ermenileri de monolitik bir bütün değildir. ABD’deki veya Fransa’daki Ermeni Diasporası ile, Rusya’daki veya Lübnan’daki Ermeni grupları aynı şartlarda yaşamadıkları için, aynı şekilde düşündüklerini ve önceliklerinin tamamen örtüştüğünü söylemek mümkün değildir. Herbirini “sui generis“ şartları içinde incelemek gerekmektedir. Ve hatta aynı ülkedeki Ermeniler arasında da ciddi farklılaşmalar mevcuttur.
İkincisi, “kimlik sorunu“ bakımından Ermenistan Ermenileri ile diaspora Ermenileri arasındaki farka işaret etmemiz gerekmektedir. Diaspora Ermenileri için yabancı toplumlar içinde eriyip, silinip kaybolmak tehlikesine karşılık kimliği muhafaza etmek hayati önemdedir. En büyük tehlike asimile olarak yok olmak şeklinde görüldüğünden, içinde yaşanılan toplumdan farklı bir düşman bulmak önemli olmaktadır. En tabii düşman olarak, iddia konusu tarihler sırasında bölgedeki egemen güç olan Türkler hedef alınmaktadır. Oysa Ermenistan için böyle bir sorunun olmaması gerekir. Çünkü bağımsız ve egemen toprakları olan bir ülkeleri vardır. Ayrıca kalıntıları bugünün haritalarına uymasa da, onurlu bir Ermeni tarihi, kültürü, dili, müziği, edebiyatı, mimarisi ve yarattığı değerleri vardır. Bunu kendi topraklarında olduğu kadar, iyi geçinmeleri kaydıyla komşularının topraklarında da işbirliği içinde yaşatmaları mümkündür. Böyle bir Ermenistan’ın kimlik bunalımı olmaması gerekir. Maalesef bu özgüveni Ermenistan yöneticilerinde ve etkin çevrelerinde henüz göremiyoruz.

Şimdi Türkiye ile Ermenistan arasındaki anlaşmazlık konularına dönelim. Bu konular üç ayrı başlık altında değerlendirilebilir. Birincisi sınır ve toprak konusundaki Ermeni iddiaları, ikincisi soykırım iddiaları, üçüncüsü Azeri-Ermeni sorunlarıdır. Bunlar ve bunlara ilişkin Türk tutumu konusundaki kişisel görüşlerimizi şu şekilde özetleyebiliriz.


I-) Sınır ve Toprak Konusundaki Ermeni İddiaları: Bu sorun, 1921 Kars ve - bir bakıma bunu Ruslar (Sovyetler) bakımından yasallaştıran - Moskova Antlaşmalarını bugünkü Ermenilerin tanımamalarından kaynaklanmaktadır. Ermeniler Türkiye’nin doğu vilayetlerinden önemli bir bölümünü, birçok yayınlarında “Batı Ermenistan“ diye tanımlamaktadır. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Stalin, Boğazlardaki ortak kontrol talepleriyle birlikte doğu vilayetlerimizden Kars ve Ardahan’ı Sovyetler Birliği’ne yani o zamanki Ermenistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’ne bağlamak istediklerini bize yazılı olarak bildirmiştir. Bunların ayrıntısına girmeden, 1990 sonrası Ermenistan’ın bağımsızlık sürecine gelirsek, Bağımsızlık Deklarasyonu’nda bu iddia açık ifadelerle vurgulanmakta, yani Türkiye’nin topraklarında hak iddia edilmekte, böylece sınır da gayrimeşru gösterilmiş olmaktadır. Daha sonra bu iddia yeni Ermenistan Anayasası’nda da – doğrudan değil, ama Bağımsızlık Deklarasyonu’na atıfta bulunmak suretiyle- dolaylı olarak teyid edilmektedir. Şimdi bu konu, Türkiye için birincil ve hayati önemde bir konu olarak ortada durmakta iken, sanki bu iddialar geri alınmış gibi görmezden gelinmek suretiyle, ilişkilerin düzeltilmesi yolunda bir engel olmaktan çıkarılmaya çalışıldığı görülmektedir. Dünya’da herhangi iki ülkeden birinin diğeri üzerinde toprak iddiası varken, bunun yok farzedilmesi suretiyle ilişkilerin düzeltilmesinin örneği bildiğimiz kadarıyla bulunmamaktadır. Türk-Ermeni ilişkilerinin düzelmesini samimi olarak isteyen her iki taraftaki birçok kişi, ya bu hususu unutturmaya çalışmayı, ya şimdilik rafa kaldırmayı, veya uluslararası alanda birbiri aleyhine kullanmamayı ya da çözümü ertelemeyi bir çıkış yolu olarak görmektedir. Bu sorunun çözümü Ermenistan’ın, açık ve net ifadelerle yapacağı bir deklarasyonla veya başka bir yöntemle, sınırın meşruiyetini tanımasından geçmektedir. Buna uygun olarak bazı yasalarını da değiştirmesi gerekebilir. Bunun Ermenistan için kolay olmadığı ve sadece temel yasaların değiştirilmesinin güçlüğü bile kendilerine yeterli bir sıkıntı verecekken, şartlandırılmış kamuoylarının önünde geri adım atıyor konumuna düşmek Ermenistan yöneticileri için gerçekten güçtür. Ama diplomaside çare tükenmediği gibi bunun da hem kamuoylarını tatmin edebilecek, hem de hukuk kurallarına uygun düşebilecek bir çözümü pekala mümkün olabilir. En azından böyle bir taahhüt yazılı ve gizli olarak verilebilir ve bu durum ileride kaçınılmaz olarak şüyu bulana kadar zaman da kazanılabilir. Diğer boyutlarıyla gerçekleşmesi öngörülen yumuşama süreci içinde de, yasal zemininin sağlamlığı göz önünde tutularak, bu sorun gündemden düşürülebilir. Ama bu sorun gündemde durmaya devam ederken, mevcudiyeti “tartışmalı“ konuma düşürülmek istenen bu sınırı Türkiye’nin açmasını doğru bulmuyorum. İki nedenden: Birincisi sınır kapısı ancak meşruiyeti kabul edilmiş sınırlarda açılabilir; ikincisi şu anda Türk-Ermeni ilişkilerinde Türkiye’nin elinde tek koz bu kalmıştır. Bunun da kaybedilmesi halinde Türkiye’nin bütün direnci kırılacaktır. Burada Ermenistan için sorunu çözmek bakımından bir çıkış noktası daha ortaya çıkmaktadır. Sınır kapısını açmanın sınırı tanımak anlamına geldiğini resmen açıklasınlar. Uluslararası toplumun ülkemiz üzerindeki baskısının mazeret olarak ileri sürülmesini de kabul etmek mümkün değildir. Ve bu haksız argumanların uluslararası kamuoyunda çürütülebileceğine ve kamuoylarının ikna edilebileceğine içten inanıyorum.

<<>>

II-) Soykırım İddiaları: Bu iddiaların ayrıntılarına bu makalenin boyutları içinde girmemiz mümkün ve doğru olamayacaktır. Şartlandırılmış, iyice radikalleşmiş, uluslararası toplumun hemen hemen şartsız desteğini sağlamış ve kimliğini bu iddialara dayandıran bir toplumla uzlaşmanın imkansız değilse bile, çok zor olduğu kesindir. Zira tarif edilen toplumun karşısında yine iyice bilenmiş ve birinci aşamada bilgisizlikten kaynaklanan uzun bir sessizlik döneminden sonra, resmi tutumunun da etkisiyle direnç gösteren bir Türk toplumu oluşmuştur. Burada gerçeklerin, yani optimum noktada kabul edilebilir bir uzlaşmanın yöntemleri, gecikmiş de olsa, yine aklı selime, inkarı mümkün olmayan delillere, belgelere, arşivlere ve büyük ölçüde iyi niyete dayanmak zorundadır. Buradaki iyi niyeti her iki tarafın da taviz olarak yorumlamaması gerekmektedir. Bu noktada, ortada kimsenin inkar etmediği ve üzerinde uzlaşılan tek gerçek, objektif savaş şartları altında şiddet kullanılarak belli bir toplumun yerinden edilmesidir. Tartışmalı olan, bu olayın tarifi, iki tarafın şiddetten ne ölçüde zarar gördüğünün tesbiti ve abartılardan ayıklanmış gerçek sayı ve verilerin doğru boyutlarına oturtulmasıdır. Bu noktada Türk Devleti’nin ve Türk Toplumu’nun son derece haksız iddialara maruz kaldığı kuşku götürmeyecek en önemli gerçektir. Arzettiğim gibi bunun tartışmasını bu makalenin boyutları içine almak mümkün değildir. Başka platformlarda bunu tartışabiliriz. Buradaki iki tarafın yanlı görüşlerine yansız üçüncü tarafları da almak uygun ve mümkün olabilir. Bazı düşünürlerimizin ileri sürdükleri gibi konuyu uluslararası yargıya taşımak da mümkündür. Bir tek noktanın altını vurgulamak istiyoruz. O da son zamanlarda iki tarafın konu hakkında ortak tarih komisyonu kurmak hususunda anlaşmış oldukları şeklinde ortada dolaşan söylemlerdir. Bunu Ermeni tarafının teyid ettiğine dair herhangi ifadeye rastlamış değiliz. Söylemin kaynağının Türk tarafı olduğu gibi bir izlenim mevcuttur. Ama bu söylem doğru ise, doğru yolda atılmış bir adım olarak görülebilir. Bu gelişmeye pozitif bir tutumla yaklaşılırsa üç alandaki ihtilaf konularından birinin ortadan kaldırılmasının yolu açılmış olur.

III-) Azeri-Ermeni Sorunları: Azeri-Ermeni sorunu denildiğinde akla hemen Dağlık Karabağ Sorunu gelmektedir. Aslında Azeri-Ermeni ilişkilerinde sorunlar, bunu aşan başka boyutlara da sahiptir. Örneğin, Azerbaycan’ın Karabağ Savaşı’nın sonunda Ermenistan’a yenik düşerek öz topraklarının %20’sinin Ermeni işgaline düşmesi ve halen işgalin ve bir milyon göçmenin perişan bir şekilde yurtlarından edilmiş mülteci konumunda yaşaması çok önemli bir sorun teşkil etmektedir. Nahçıvan’ın anavatan Azerbaycan ile karayolu bağlantısının da önemli bir sorun olduğu buna eklenebilir. Sorunlar bu kadar da değildir. Başta lojistik bazı sorunlar olduğu gibi, ekonomik, stratejik ve politik çıkar çatışmaları da mevcuttur. Bunlardan Türkiye’yi en yakından ilgilendireni, öz Azeri topraklarının, uluslararası hukukun çiğnenmesi suretiyle işgal altında tutulması ve mülteci konumundaki bir milyon Azeri’nin ana yurtlarına dönüşlerinin engellenmeye devam edilmesidir. Türkiye’nin komşu toprağı Nahçıvan’ın sorunları da Türkiye’yi yakından ilgilendirmektedir. Karabağ sorunu Stalin döneminin mirası olarak her iki ülke halkını sıkıntıya sokmuştur. Şimdi bu durumu Minsk Grubu’nun çözmesi söz konusudur, ama bu grubun tavrı Azerbaycan’ın çıkarlarına hizmet etmemekte, hali hazır işgal durumunu dondurmak suretiyle dolaylı olarak Ermenistan’ın ekmeğine yağ sürmektedir. Burada Türkiye’nin vurgulaması gereken %92 çoğunlukla bir Ermeni toprağı haline dönüşen Karabağ’ın nihai statüsünden önce Azerbaycan’ın %20’sini oluşturan öz topraklarının işgalden kurtarılmasına öncelik verilmesidir. Burada Türk Dış Politikası’nın içine düşmemesi gereken çelişki, yine aynı oranda, yani %92 oranında Kosova’nın Sırbistan’dan ayrılışını onaylamış olmamızdır. Oysa işgal altındaki Azeri toprakları bakımından böyle bir çelişki de mevcut değildir. Ermenistan’ın aksine Azerbaycan, hem daha büyük, hem daha zengin, hem de birçok uluslararası çıkışı bulunan ve engellemelere rağmen geleceği parlak görünen bir ülke konumundadır. Azerbaycan’ın iç sorunları üzerinde ise yorum yapılması yanlış olacaktır. Belirttiğimiz konu Türkiye’nin uluslararası hukuka sadakatinin bir göstergesi olarak inandırıcılığını kanıtlayacak ve Azeri kardeşlerimizin Türk-Ermeni ilişkilerindeki yumuşamadan rahatsız olmaları için sebeb de kalmayacaktır. Bu itibarla saydığımız Türkiye ile Ermenistan arasındaki üç sorunun öncelik sırasında üçüncü sırada olması gerekmektedir. Oysa bazı düşünür ve yazarlarımız bu sorunu diğerlerinin önüne koyarak Türk – Ermeni ilişkilerini bu konuya endekslemek eğiliminde görünmektedir.

Sonuç olarak bugün hükümetimizin izlemekte olduğu tutumun doğru veya yanlışlığını tartışırken, düşüncemiz yukarıdaki parametrelere uygunluk ölçüsüyle değerlendirilmektedir. Bu bakımdan son maç olayı vesilesiyle Ermenistan’ı ziyaret edip etmemesi tartışılan ve kamuoyunu bölen bu ortamda, Sayın Cumhurbaşkanımızın, böyle bir ziyareti gerçekleştirmesinin çok hassas değerlendirilmesi gereken bir husus olduğunu düşünüyorum. Şu nedenlerle: Birincisi son hareketi yapması ve son sözü söylemesi gereken devletin en yüksek şahsiyetinin, henüz ayrıntılar düzeyindeki politik tartışmaların içine çekilmemesinin lüzumuna inanıyorum. Konu devlet başkanının müdahalesi noktasına getirilecek ölçüde olgunlaştırılmadan, çok yüksek risk faktörleri muvacehesinde gitme kararını doğru bulmuyorum. Zira olumsuz bir gelişme halinde, daha alt düzeyde manevra alanı kalmayacağından bu ilişkiler düzeleceğine, daha da kötüye gidebilir. Türk-Ermeni ilişkilerinin düzeltilmesini, ama gerçekten düzeltilmesini samimiyetle isteyen bir kişi olarak, Sayın Cumhurbaşkanımız eğer Ermenistan’ı ziyaret kararı alırsa, bu düşüncemde yanılmış olmayı çok arzularım. Yanılmış olmam ise ancak, iki devlet başkanının sihirli değneği ile mucizevi bir şekilde her üç ihtilaf konusunda, ya da en azından ülkemizi doğrudan ilgilendiren ilk iki konuda engellerin kaldırılması ve tünelin ucundaki ışığın görülmesi olabilir.

Bu makale Sayın Cumhurbaşkanımızın Ermenistan’ı ziyaret edip etmeme kararı alınmadan önce kaleme alınmıştır.

Bu içerik Marka Belgesi altında telif hakları ile korunmaktadır. Kaynak gösterilmesi, bağlantı verilmesi ve (varsa) müellifinin/yazarının adı ile unvanının aynı şekilde belirtilmesi şartı ile kısmen alıntı yapılabilir. Bu şartlar yerine getirildiğinde ayrıca izin almaya gerek yoktur. Ancak içeriğin tamamı kullanılacaksa TASAM’dan kesinlikle yazılı izin alınması gerekmektedir.

Alanlar

Kıtalar ( 5 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 2857 ) Etkinlik ( 228 )
Alanlar
TASAM Afrika 80 666
TASAM Asya 100 1155
TASAM Avrupa 23 662
TASAM Latin Amerika ve Karayip... 16 67
TASAM Kuzey Amerika 9 307
Bölgeler ( 4 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1415 ) Etkinlik ( 56 )
Alanlar
TASAM Balkanlar 24 297
TASAM Orta Doğu 25 630
TASAM Karadeniz Kafkas 3 297
TASAM Akdeniz 4 191
Kimlikler ( 2 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1308 ) Etkinlik ( 78 )
Alanlar
TASAM İslam Dünyası 58 786
TASAM Türk Dünyası 20 522
TASAM Türkiye ( 1 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 2071 ) Etkinlik ( 84 )
Alanlar
TASAM Türkiye 84 2071

Almanya Başbakanı Merz, Münih Güvenlik Konferansında konuştu. "Dünya düzeninin yeniden şekillendiği bu dönemde tereddüt en büyük lükstür ve biz böyle bir lükse sahip değiliz." Merz'in konuşmasından öne çıkan hususlara yakından bakalım.;

Birleşik Krallık Özel Kuvvetleri (UKSF), İngiliz dış politikasının keskinliğini sağlamaktadır. Bu, statüleri ve örgütlenmelerinde de yansıtılmaktadır; UKSF, diğer silahlı kuvvetlerin karargahlarından ayrı olarak, Birleşik Krallık Savunma Bakanlığı (MoD) bünyesinde bir Direktörlük oluşturur ve doğrud...;

Münih Güvenlik Konferansı'nda, 1945 sonrası dünya düzeni çoğu lider tarafından ölü ilan edildi ve bunun ardındaki tablo, "Yıkım Altında" başlıklı 2026 Güvenlik Raporu'nda ortaya kondu; ilgileniyorsanız buradan okuyabilirsiniz.;

Dünyanın genel durumu 19. Yüzyıla benzemeye başladı. Kendini dünya işlerinden soyutlayıp, Amerika kıtasına odaklanmak (Monroe Doktrini) isteyen ABD, kendi çıkarları olduğunda Samsun’a, Çin ve Japonya kıyılarına kadar donanması ile gelip büyük pastadan (silahlı gemi diplomasisi ile) pay peşinde koş...;

2026’nın Şubat ayındayız ve 2022’den bu yana artık Ukrayna ile Rusya arasındaki savaş başlayalı 4 yıl oldu. Avrupa’nın savaş gölgesinde geçirdiği bir dönemin sona ermek üzere olduğunu yazmak isterdim, lakin ortada kırılgan ve cılız müzakere süreci söz konusu. Henüz kamuoyuna açıklanmış hiçbir barış ...;

Trump, Hindistan’la ipleri önce iyice gerdi. Sonra bir şekilde şimdilik iş tatlıya bağlandı. Son zamanlarda ABD nin yaptığı bu sözde ikili anlaşmaların çoğu yazılı olmadığı için, ayrıntılarından çok azı anlaşılabilir durumda. Daha doğrusu hiçbirini yeterince anlamak mümkün değil. Diğerlerinde olduğu...;

Yönetici Özeti Japonya, azalan doğum oranı ve yaşlanan nüfus nedeniyle ciddi işgücü ve beceri eksiklikleriyle karşı karşıya olup, bu nedenle her bir çalışanın verimliliğini ve çalışma ortamını iyileştirerek ekonomik büyüme ve sürdürülebilir ücret artışları sağlamayı hedeflemektedir. Yapay zekâ tek...;

Yönetici Özeti Küresel ortamın zorlu olmasına rağmen ekonomik büyüme güçlü seyrini sürdürüyor ve ivmesini koruyor. ·Küresel politika belirsizliğinin artmasına rağmen, Sahra Altı Afrika'daki ekonomik büyüme ivmesini korudu. 2023'teki dip noktasının ardından, bölgesel faaliyetin 2024'teki %3,5'lik o...;

9. Türkiye - Körfez Savunma ve Güvenlik Forumu

  • 27 Kas 2025 - 28 Kas 2025
  • Wish More Hotel Istanbul -
  • İstanbul -

7. Denizcilik ve Deniz Güvenliği Forumu

  • 27 Kas 2025 - 28 Kas 2025
  • Wish More Hotel Istanbul -
  • İstanbul -

4. İstanbul Siber-Güvenlik Forumu

  • 27 Kas 2025 - 28 Kas 2025
  • Wish More Hotel Istanbul -
  • İstanbul -

8. Türkiye - Afrika Savunma Güvenlik ve Uzay Forumu

  • 27 Kas 2025 - 28 Kas 2025
  • Wish More Hotel Istanbul -
  • İstanbul -

2. Yeniden Asya Güvenlik Forumu

  • 27 Kas 2025 - 28 Kas 2025
  • Wish More Hotel Istanbul -
  • İstanbul -

Afrika 2063 Ağı | İstişare Toplantısı 3

  • 18 Haz 2025 - 18 Haz 2025
  • Çevrimiçi - 13.00

Millî Savunma ve Güvenlik Akademisi Sertifika Programı | 2024 Dönem 1

Millî Savunma ve Güvenlik Akademisi Sertifika Programları ile katılımcılara stratejik yönetim ve liderlik alanlarındaki yeniliklerin aktarılması, Türkiye ve dünyadaki gelişmeler ışığında ulusal ve uluslararası güvenlik stratejileri konularında çok yönlü analiz, sentez ve değerlendirmeler yapabilmelerine, çözüm önerileri, farkındalık ve gelecek öngörüleri geliştirmelerine destek sağlanması amaçlanıyor.

  • 20 Oca 2024 - 10 Şub 2024
  • İstanbul - Türkiye

11. İstanbul Güvenlik Konferansı (2025)

  • 27 Kas 2025 - 28 Kas 2025
  • Wish More Hotel Istanbul -
  • İstanbul -

Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi TASAM, Dr. Cengiz Topel MERMER’in hazırladığı “ABD Hegemonyasına Meydan Okuyan Çin’in Zorlu Virajı; Güney Çin Denizi” isimli stratejik raporu yayımladı.

Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi TASAM, Dr. Cengiz Topel MERMER’in hazırladığı “Küresel Rekabet Penceresinden Pasifik Adaları” isimli stratejik raporu yayımladı.

Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi TASAM, Dr. Cengiz Topel MERMER’in uzun araştırmalar sonunda hazırladığı “TEKNOLOJİK ÜRETİMDE BAĞIMSIZLIK SORUNU; NTE'LER VE ÇİPLER ÜZERİNDE KÜRESEL REKABET” isimli stratejik raporu yayımladı

Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi TASAM, Dr. Cengiz Topel MERMER’in hazırladığı “Sri Lanka’nın Çöküşüne Küresel Siyaset Çerçevesinden Bir Bakış” isimli stratejik raporu yayımladı.

Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi TASAM, Dr. Cengiz Topel MERMER’in hazırladığı “Çin-Japon Anlaşmazlığında Doğu Çin Denizi Derinlerdeki Travmalar” isimli stratejik raporu yayımladı.

Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi TASAM, Dr. Cengiz Topel MERMER’in uzun araştırmalar sonunda hazırladığı “MYANMAR; Büyük Oyunun Doğu Sahnesi” isimli stratejik raporu yayımladı

İngiltere’nin II. Dünya Savaşı sonrasında Hint Altkıtası’ndan çekilmek zorunda kalması sonucunda, 1947 yılında, din temelli ayrışma zemininde kurulan Hindistan ve Pakistan, İngiltere’nin bu coğrafyadaki iki asırlık idaresinin bütün mirasını paylaştığı gibi bıraktığı sorunlu alanları da üstlenmek dur...

Devlet geleneğimizde yüksek emsalleri bulunan Meritokrasi’nin tarifi; toplumda bireylerin bilgi, bilgelik, beceri, çalışkanlık, analitik düşünce gibi yetenekleri ölçüsünde rol almalarıdır. Meritokrasi din, dil, ırk, yaş, cinsiyet gibi özelliklere bakmaksızın herkese fırsat eşitliği sunar ve başarıyı...