AB’de İrlanda Krizi

Yorum

Avrupa Birliği’nin (AB) geleceğini belirleyecek olan, Türkiye’den temsilcilerinde yer aldığı Avrupa Konvansiyonu’nca hazırlanan ve Avrupa İçin Kurucu Anayasa olarak adlandırılan Avrupa Anayasası’nın kabulü için 2005 yılında AB üyesi ülkelerdeki referandum sürecinde Fransa ve Hollanda’dan gelen ret cevabı ile girilen sıkıntılı süreç,...

Avrupa Birliği’nin (AB) geleceğini belirleyecek olan, Türkiye’den temsilcilerinde yer aldığı Avrupa Konvansiyonu’nca hazırlanan ve Avrupa İçin Kurucu Anayasa olarak adlandırılan Avrupa Anayasası’nın kabulü için 2005 yılında AB üyesi ülkelerdeki referandum sürecinde Fransa ve Hollanda’dan gelen ret cevabı ile girilen sıkıntılı süreç, yaklaşık 3 yıl boyunca AB’ye zor günler yaşatmıştı. Özellikle 11 Eylül sonrası, AB, kendisine biçtiği yeni rolde başarılı olabilmesi için siyasi birlik yolunda ciddi adımlar atılmasını ve birlik içindeki soruların çözüme kavuşturulmasını öngörmekteydi. Bu sürecin kilit noktalarından birisi olarak görülen Avrupa Anayasası’na ciddi anlamda bel bağlayan AB’ye, referandum sürecinde yaşananlar, soğuk bir duş etkisi yaşattı. İlk şokun etkisinin üzerlerinden atılmasının ardından rasyonel davranmanın gerekliliğinin farkında olarak anayasal bir zemin yerine farklı bir yola gitmeye ve antlaşmalar temelli AB vurgusuna devam etmeye karar verdiler.

Bu doğrultuda, ‘ret’in üçüncü yılında özellikle Almanya ve Fransa’nın öncülüğünde soruna çözüm bulma maksadıyla bir dizi gelişmeler yaşandı. Bu gelişmelerin sonucunda Avrupa Anayasası’nın farklı bir versiyonu olan ve ‘anayasa’ benzeri yorumlamalardan kaçınılan bir antlaşma üzerinde karar kılındı. Her ne kadar anayasadan kaçınılsa da Antlaşmanın içeriği anayasaya benzer izler taşımaktaydı. Örneğin AB’de 6 aylık dönüşümlü başkanlık sistemini kaldıran yeni antlaşma, 2,5 yıllık süre için üye ülkelerin oy birliğiyle atayacakları AB Konseyi Başkanını öngörmekteydi. Antlaşmada, dış politikada tek seslilik için atanan AB Dışişleri ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi ise Dışişleri Bakanlarını buluşturan Dış İlişkiler Konseyi toplantılarına başkanlık edecek şekilde belirlendi. AB Komisyonu Başkan Yardımcılığı görevini de üstlenecek Yüksek Temsilci, ‘‘AB’nin dış eylemlerinin eş güdümünü’’ sağlayacaktı. Böylece AB, halen AB Komisyonunun dış ilişkilerden ve komşuluk politikasından sorumlu üyesinin yanı sıra AB Ortak Dış Politika ve Güvenlik Yüksek Temsilcisi yetkisinde, çift başlı yapıda süren dış politikasını tek elden yürütmeye çalışacaktı. Antlaşmadaki ‘‘ikili çoğunluk sistemi’’ olarak adlandırılan nitelikli oylama yöntemi, karar alınabilmesi için ülke sayısı dikkate alındığında yüzde 55 ve ülke nüfusları dikkate alındığında yüzde 65 destek bulunmasını gerekli kılmaktaydı. Polonya’nın ısrarıyla yeni antlaşmanın yürürlüğe gireceği 2009 yerine 2014 yılına ertelenen ikili çoğunluk sisteminin uygulanmasından herhangi bir oylamada herhangi bir üye ülkenin isteğiyle 31 Mart 2017 tarihine dek vazgeçilebilecekti. İkili çoğunluk sisteminin geçerli olmayacağı dış politika, AB bütçesi ve vergi gibi konularda karar alınabilmesi için üye ülkelerin oy birliği gerekecekti. 2004’te hazırlanan Anayasa metni ile daha önceki tüm AB antlaşmalarının tek metinde toplanması ve yeni bir başlangıç yapılması hedeflenmişti. Yeni metin ise siyasi ve parasal açılardan Avrupa Birliği’nin temelini oluşturan Maastricht (1992) ve Avrupa Topluluğu’nun kurulmasını sağlayan Roma Antlaşması’nda (1957) değişiklikler yapılmasını öngörmekteydi. Lizbon Antlaşması metninde AB için bir bayrak, bir marş ve bir düstur belirlenmesi gibi simgesel adımlar atılmasından söz edilmemekteydi. Varolan uygulamalar ise sürdürülmeye devam edecekti. Bu örnekler, antlaşmanın anayasaya benzer nitelikler içerdiğini göstermekteydi. Ortak kabul gören bu versiyon, 13 Aralık 2007 yılındaki Lizbon zirvesinde kabul edilerek Lizbon Antlaşması olarak anılmaya başlandı. Lizbon Antlaşması’nın 2007 Aralık ayında AB liderleri tarafından imzalanmasını takiben 2008’de üye ülkelerce onaylanmaya başlanılması ve 2009’da yürürlüğe girmesi öngörülmekteydi. Fakat bu sefer daha akıllı (!) davranmaya karar veren Avrupalı liderler, deyim yerindeyse ‘sütten ağızları yanmış ve yoğurdu üfleyerek yemeye karar vermiş’ bir şekilde antlaşmanın kabulü için referanduma gerek duymadan sadece parlamentolardan geçirmeyi uygun gördüler. Ve sıra İrlanda’ya gelene kadar 27 ülkeden 18’i parlamentolarında antlaşmayı kabul ettiler. Fakat İrlanda Anayasası’na göre bu tür bir antlaşmanın onaylanması için referandum şarttı çünkü anayasa benzeri nitelikleriyle Lizbon Antlaşması egemenliğin devredilmesi ile ilgili maddeler içermekteydi. Nitekim İrlanda’da yapılan referandum sonucu Lizbon Antlaşması’na %54 hayır oyu çıktı ve antlaşma kabul edilmedi. Antlaşmanın yürürlüğe girmesi için üye ülkelerin tamamının onaylaması gerekliliği söz konusu olduğundan 27 AB üyesi ülkeden biri olan İrlanda, 495 milyonluk AB nüfusu içerisinde 4.2 milyonluk nüfusu ile AB’nin yüzde biri dahi olmasa da etkisini gösterdi. Dolayısıyla İrlanda halkının Lizbon Antlaşması’na “hayır“ demesi, Antlaşmanın 1 Ocak 2009’da yürürlüğe girmesini engellemeye yetti.
Lizbon Antlaşması, Avrupa Anayasa’sının yedek planıydı. Oysa Lizbon Antlaşması’nın herhangi bir yedek planı bulunmamaktaydı. Bu durumu, yılın ikinci yarısında AB dönem başkanlığını alacak olan Fransa’nın Avrupa işlerinden sorumlu bakanı Jean-Pierre Jouyet, dönem başkanlığı sırasında Fransa’nın yapmayı planladığı işleri Senato’ya sunduğu metinde belirtti ve yeni bir antlaşmanın söz konusu olmayacağını söyledi. Bu durum yeniden en başa mı dönülecek benzeri soruları gündeme getirmeye yetti. Nitekim belirtildiği üzere anayasanın kabul edilmemesi sonucu ciddi sıkıntılar yaşanmış ve süreç kilitlenmişti.
Bu sefer ise AB çevrelerinden farklı sesler yükselmeye ve çözüm önerileri getirilmeye başlandı. Çözüm önerilerinin başında ve doğal olarak herhangi bir değişikliğe gidilmeden İrlanda’nın yeniden referanduma başvurması gelmekte. İrlanda daha önce böyle bir deneyim yaşamış bir ülke. 7 Haziran 2001 tarihinde ilk referandumda Nice Antlaşması’nı reddeden İrlanda, 19 Ekim 2002’deki ikinci referandumla antlaşmayı kabul etmişti. Tekrar böyle bir sürecin olabileceği düşünülüyor fakat bu seçenekteki madalyonun diğer yüzünde, yani referandumdan ikinci defa hayır oyu çıkması durumunda çok daha kötü sonuçlar doğurabileceği de düşünülmekte. İkinci seçenek ise isteği doğrultusunda İrlanda’ya belli muafiyetler tanınarak yeniden referanduma gidilmesi böylece kabul edileceğine dair beklentiler var. Ve son seçenek olarak popüler ifadesiyle ‘iki vitesli AB’ye geçilmesi yönünde. Yani isteyen ülkeler antlaşmayı kabul ederek siyasi birlik olma yolunda adım atsın, bunu istemeyenler ise (İrlanda gibi) ekonomik birlik çerçevesinde serbest ticaret bölgesiyle yetinsin.
Burada yer verilen önerilerin sonuncusunu, bir anlamda ‘imtiyazlı ortaklık’ olarak algılayanlar ve bu olgunun AB’nin genişleme sürecini doğrudan etkileyebileceğini düşünenler var. Nitekim, İrlanda halkının Lizbon Antlaşması’nı geri çevirmesi üzerine AB’nin genişleme politikalarının sorgulanmaya başladığı özellikle Almanya’da, sürecin bu noktaya gelinmesinden çok öncede genişlemeye şüpheyle yaklaşan (özellikle Türkiye’nin üyeliğine) Alman Hıristiyan Birlik Partileri CDU/CSU yetkilileri yaptıkları açıklamalarda ’’genişleme durdurulmalı ve Türkiye ile müzakerelere son verilmesi çağrısında ’’ bulundular. Avrupa Parlamentosu Başkanı Hans Gert-Pöttering ise , Hırvatistan’da AB’ye dahil edildikten sonra, Avrupa Birliği’nin genişlemesinin durdurulması gerektiğini söyledi. Fakat buna karşılık Avrupa Komisyonu’nun genişlemeden sorumlu üyesi Olli Rehn, Lizbon Anlaşması ile ilgili tartışmanın Türkiye’nin de içinde bulunduğu genişleme sürecini tehdit etmediğini söyleyerek genişlemenin devam etmesi gerektiğini savundu.
Yaşanan gelişmelerin ardından tam anlamıyla bir fikir birliği olmamakla birlikte görünen o ki, özellikle Avrupalı politikacılar, referandumda Lizbon Antlaşması’nı reddeden İrlanda örneğinin AB karşıtı eğilimleri güçlendirmesinden endişe etmekteler. İrlanda’nın “hayır“ demesinin Türkiye-AB ilişkilerine olası etkisi de, AB’nin bu krizden nasıl çıkacağına bağlı gözüküyor. Mevcut durumda AB’nin krizi nasıl çözeceğine ilişkin farklı görüşlerden hangisine başvurulacağı henüz netlik kazanmadan Türkiye-AB ilişkilerinin ne yönde seyredeceğini kestirmek de güç. Ancak şöyle bir öngörü yapılabilir; bu sıkıntılı süreci AB, genişleme yanlılarının istediği doğrultuda atlatabilir ve antlaşmayı kabul ettirebilirse, durum Türkiye-AB ilişkilerine olumlu etki edecek gibi gözüküyor. Eğer genişleme karşıtlarının istedikleri doğrultuda gelişmeler yaşanırsa, süreç doğal olarak, Türkiye’nin üyeliği açısından olumsuzlukla neticelenecektir. Fakat böyle bir durum sadece Türkiye-AB ilişkileri açısından değil aynı zamanda AB’nin kendi geleceği ve istikrarı açısından da olumsuz neticeler doğuracaktır.
Bu içerik Marka Belgesi altında telif hakları ile korunmaktadır. Kaynak gösterilmesi, bağlantı verilmesi ve (varsa) müellifinin/yazarının adı ile unvanının aynı şekilde belirtilmesi şartı ile kısmen alıntı yapılabilir. Bu şartlar yerine getirildiğinde ayrıca izin almaya gerek yoktur. Ancak içeriğin tamamı kullanılacaksa TASAM’dan kesinlikle yazılı izin alınması gerekmektedir.

Alanlar

Kıtalar ( 5 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 2643 ) Etkinlik ( 216 )
Alanlar
Afrika 73 621
Asya 97 1035
Avrupa 22 634
Latin Amerika ve Karayipler 16 68
Kuzey Amerika 8 285
Bölgeler ( 4 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1348 ) Etkinlik ( 51 )
Alanlar
Balkanlar 24 283
Orta Doğu 21 596
Karadeniz Kafkas 3 294
Akdeniz 3 175
Kimlik Alanları ( 2 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1288 ) Etkinlik ( 74 )
Alanlar
İslam Dünyası 56 778
Türk Dünyası 18 510
Türkiye ( 1 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1995 ) Etkinlik ( 77 )
Alanlar
Türkiye 77 1995

Daha önce, bu platformda kaleme aldığımız bazı çalışmalarda sıklıkla ifade etmiştik ki; bugün Balkanlar olarak adlandırılan Avrupa topraklarının “Batı Medeniyeti”nin dışında tutulmasının en kolay yolu, onu asla tam manası ile tanımlamamak olarak belirlenmişti. ;

Meksika ise yaklaşık 2 milyon kilometrekarelik yüzölçümü ile Orta Amerika’daki stratejik konumu, 124 milyon civarındaki nüfusu, insan kaynağı, 1,223 trilyon GSYİH ile büyüyen ve gelişen ekonomisi, BM, Amerika Devletleri Örgütü (ADÖ), Rio Grubu, OECD, ANDEAN, Orta Amerika Entegrasyon Sistemi (SICA),...;

Afganistan, dünyadaki hemen her sorunun önüne geçti. Gazze’ye artık sadece göz ucu ile bakıyoruz. Yemen’i unuttuk gibi. Doğu Akdeniz ve Kıbrıs, Libya ve deniz yetki alanları ile ilgili belirsizlikler sanki bir kenara itildi. ;

Suudi Arabistan ise Asya’yı Afrika’ya ve Akdeniz’i Hint Okyanusu’na bağlayan bölgedeki stratejik konumu, Arap ve İslam dünyasındaki öncü rolü, 34 milyon’a yaklaşan dinamik nüfusu, doğal kaynakları, kanıtlanmış dünya petrol rezervlerinin yaklaşık % 20’si ile enerjide öncü ülke oluşu, turizm ve insan ...;

Türkiye’de ve dost/kardeş ülkelerde stratejik vizyonu temsil eden devlet adamları ile bürokratlar, bilim insanları, kurumlar, iş insanları, sanatçılar, siyasetçiler ve gazeteci-yazarları onurlandırmak amacıyla 2006 yılından beri gerçekleştirilen TASAM Stratejik Vizyon Ödülleri’nin resmî internet sit...;

Brezilya ise 213 milyonu aşan nüfusu ile dünyanın altıncı ve 8,5 milyon km² üzerindeki yüzölçümü ile beşinci büyük ülkesi olarak Latin Amerika’da önemli bir siyasi ve ekonomik güç ve küresel düzeyde önemli bir aktördür. 2 trilyon dolar civarındaki GSYİH’sı ile Latin Amerika’nın en büyük, dünyanın do...;

Muhammed Nadir Şah, Afgan kraliyet ailesi üyelerinden birisidir. Amanullah Han ile aynı soydan gelmektedir. Nadir Şah, Amanullah Han’ın kuzenidir. Eski Afgan Emiri Dost Muhammed’in yeğeni Mehmet Yusuf Han’ın oğludur. ;

Doğu; nüfuz ve müdahale etmeye çalışan Batı’ya karşı müdafaanın sınırları, özellikle sömürgecilik dönemi süresince ve Sanayi Devrimi sonrasında gerçekleştirilen etkiye karşı geliştirilen tepki olarak nitelenebildiği gibi, Batı’nın sınırlarını çizdiği (Edward Said’in ifade ettiği) “bağımlı ırkların” ...;

İngiltere’nin II. Dünya Savaşı sonrasında Hint Altkıtası’ndan çekilmek zorunda kalması sonucunda, 1947 yılında, din temelli ayrışma zemininde kurulan Hindistan ve Pakistan, İngiltere’nin bu coğrafyadaki iki asırlık idaresinin bütün mirasını paylaştığı gibi bıraktığı sorunlu alanları da üstlenmek dur...

Gündem 2063, Afrika'yı geleceğin küresel güç merkezine dönüştürecek yol haritası ve eylem planıdır. Kıtanın elli yıllık süreci kapsayan hedeflerine ulaşma niyetinin somut göstergesidir.

Geçmişte büyük imparatorluklar kuran Çin ve Hindistan, 20. asırda boyunduruktan kurtularak bağımsızlıklarına kavuşmuş ve ulus inşa sorunlarını aştıkça geçmişteki altın çağ imgelerinin cazibesine kapılmıştır.

Türkiye ile Avrupa Birliği (AB) ilişkilerinin bugünü ve geleceğinin ele alındığı Avrupa Birliği Sempozyumu, Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi (TASAM) ile Türk Avrupa Bilimsel ve Eğitimsel Araştırmalar Vakfı (TAVAK) işbirliğinde 02 Şubat 2018’de İstanbul Taksim Hill Otel’de gerçekleştirildi.

1982 Anayasası'nın defalarca değişikliğe uğramasına rağmen iskeletinin değiştirilememesi nedeniyle Türkiye'nin yeni bir anayasaya gereksinimi olduğu konusunda kamuoyunda genel bir konsensüs bulunmaktadır.

Bu rapor, Türk savunma sanayiinin gelişme sürecinin sürdürülebilirliginin ve ihracat potansiyelinin arttırılmasında, şekillendirilecek geleceğe uygun; insan sermayesi, yapı, süreç ve stratejilerin tasarlanmasına ışık tutmak, bu kapsamda alınabilecek tedbirleri saptamak maksadıyla hazırlanmıştır.

Soğuk savaşın ardından, “yeni dünya düzeni“ olarak adlandırılan dönem, hegomonik bir güç olarak beliren ABD’nin “büyük vaadi“ ile başladı: “Demokrasiyi dünyada yaygınlaştırmak“. Bu “büyük“ vaad, yoksulluk, adaletsizlik ve şiddet dolu bir dünyayı kurmak biçiminde gerçekleşti ve iki “siyasi/askeri“ ar...

Yemen, Coğrafi konumu itibarıyla kızıl denizin Hint Okyanusu’na açıldığı kapıdır. Afrika boynuzu ile birlikte Bab’ül Mendeb boğazının doğu kıyısında yer almaktadır. Yeryüzünde denizler üzerinde seyreden malların p gibi büyük bir oranı Süveyş kanalı, Kızıl Deniz ve Aden körfezinden geçtiği düşünülürs...