Hangi Birlik?

Yorum

Yazının, Attila İlhan vari bir soru kalıbı şeklindeki başlıkla renklendirilmesi, içeriğinin de o yönde olacağı gibi bir izlenim vermiş olabilir fakat başlıkla verilmek istenen mesaj çok daha farklıdır. Zira son zamanlarda Avrupa Birliği (AB) üyesi ülkelerde çok tartışılan bir konu olan Akdeniz ülkeleri ile ilgili projenin nasıl şekilleneceğinin henüz netlik kazanmadığı gibi ne ad verileceği de tam olarak tespit edilmiş değildir....

Yazının, Attila İlhan vari bir soru kalıbı şeklindeki başlıkla renklendirilmesi, içeriğinin de o yönde olacağı gibi bir izlenim vermiş olabilir fakat başlıkla verilmek istenen mesaj çok daha farklıdır. Zira son zamanlarda Avrupa Birliği (AB) üyesi ülkelerde çok tartışılan bir konu olan Akdeniz ülkeleri ile ilgili projenin nasıl şekilleneceğinin henüz netlik kazanmadığı gibi ne ad verileceği de tam olarak tespit edilmiş değildir. AB’nin son liderler zirvesinden çıkan mutabakata göre Akdeniz için Birlik (Unity for Mediterranean) ismi uygun görülmekle birlikte, daha önce telaffuz edilen Akdeniz Birliği’nden (Mediteranean Union) ‘sözde değilse bile özde’ tamamen vazgeçildiğini söylemek de mümkün değildir. Dolayısıyla hem niteliği hem de niceliği henüz netleşmemiş bir proje üzerine yorum yapmanın spekülasyondan öte bir anlam ifade etmeyeceğini düşünenler olabilir. Yine de mevcut durum paralelinde ve en azından, süreç içerisinde gelinen noktayı anlamak için sürecin kendisine kısa da olsa bir göz atmanın faydalı olabileceği de düşünülebilir.

Akdeniz’de barış ve istikrarın devamlı olarak tesisine yönelik girişimler 1970 ve 80’lerden beri konuşulmaya başlanmış fakat soğuk savaş döneminde gerçekleştirilen ve esasen hem fazla iyimser, hem de gerçekçi olmaktan uzak olan girişimler somut bir başarıya ulaşmaktan aciz kalmıştır. Soğuk savaşın sona ermesinin ardından ve genelde dünya konjonktüründe özelde ise Avrupa bölgesinde ideolojik farklılıkların ortadan kalkmaya başlamasıyla, Akdeniz’de barış ve güvenliğin sağlanması ve bölgenin kalkınma ve ilerlemesinin, ekonomik ve mali işbirliğinin geliştirilmesiyle sağlanabileceği görüşünden hareketle AB, Doğu Avrupa’ya doğru gerçekleştirdiği açılım gibi fakat farklı yönde ve nitelikte bir açılım da Akdeniz’e doğru gerçekleştirmiştir.
1995 yılında Barselona süreci adı altında başlatılan bu açılım süreci, AB’nin Akdeniz’e kıyısı olan fakat AB’ye üye olmayan ülkeler için somut politikalar belirlemek amacıyla giriştiği çabaları kapsamaktaydı. Bu çabaların temel hedefi, AB’nin özellikle Kuzey Afrika ve Ortadoğu’dan kaynaklanan çeşitli sorunlarıydı. Bunların başında yasadışı göç, terörizm tehlikesi, siyasal istikrarsızlık gibi konular gelmekteydi. AB, tüm bu tehlikelere karşı kendi etrafında tampon bir bölge oluşturmak istemekte, aynı zamanda AB’ye üye olamayacak olan Akdeniz ülkelerine belirli olanaklar sağlayarak onları istikrara kavuşturmak ve kendi yörüngesinde tutmak istemekteydi. Çünkü özellikle ekonomik ve siyasal nedenler olarak sıralanan bir dizi neden böyle bir projenin hayata geçirilmesini elzem kılmaktaydı. Ekonomik nedenler olarak; dünya üzerinde birbirine komşu hiçbir bölge arasında, Akdeniz’in iki yakası arasındaki kadar büyük bir kalkınma uçurumun bulunmadığı ve bu uçurumun gitgide büyümekte olduğunu dillendirilmekte, yatırım akışının da son derece zayıf kaldığına, Amerika Birleşik Devletleri’nin Güney Amerika’ya (Meksika/Latin Amerika) neredeyse % 20 oranında bir yatırım yapmakta olduğu örneği gösterilerek, Avrupa’nın Akdeniz’in güneyindeki ülkelere % 2 ila 4 civarında bir yatırım yapmakta olduğuna vurgu yapılmaktaydı. Siyasi nedenler olarak ise Akdeniz’de (örneğin Karadeniz’e kıyısı olan ülkeler için olduğu gibi) gerçek bir bölgesel işbirliği kuşatmasının mevcut olmadığı ve doğu sınırlarıyla son derece ilgili olan Avrupa’nın, aynı zamanda, ortak bir coğrafyayı ve tarihi paylaştığı güney Akdeniz ülkelerine de güçlü bir işaret göndermesi gerektiği vurgusu yapılmaktaydı.
Şimdiye dek bu açılım, Barselona süreci çerçevesinde yürütülüyordu. Fakat Barselona süreci içerisinde bugüne kadar gerçekleştirilen faaliyetler Akdeniz ile ilgili proje konusunda şimdiye kadar somut bir ilerleme kaydedilemediğini gösterdi ve AB’nin işbirliği süreci için başlangıçta öngörmüş olduğu faaliyet programının fazla iyimser olduğu görüldü. Nihayetinde bu süreç daha çok AB’nin Akdeniz ülkelerine yaklaşımı açısından bir zemin hazırlamıştır. Nitekim Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy, seçim kampanyasından başlayarak, bu süreci bir adım daha ileri götürmek istedi ve bu ülkeleri bir "Birlik" içinde toplamayı önerdi. AB’nin hemen yanı başında fakat ona dahil olmayacak şekilde, Akdeniz ülkelerinin, bir birlik içerisinde yer alarak daha istikrarlı bir tablo çizeceğini düşünmekteydi. Öngörülen birliğin, Akdeniz’e kıyısı olan 20 ülkeyi kapsayacak şekilde ve Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu’na benzer bir örgütlenme yapısında olacağı düşünülmekteydi. Avrupa Yatırım Bankası’nı örnek alan bir Akdeniz Yatırım Bankası, Nükleer Enerji Ajansı, bir Çevre Ajansı, AB’nin Erasmus programına benzer şekilde kültürel alışverişe olanak tanıyan bir Akdeniz Üniversitesi’nin kurulması hedeflenmekteydi. Ticaret, enerji, güvenlik, terörle mücadele, göç, su, sürdürülebilir kalkınma, sağlık, eğitim, kültür gibi alanlarda işbirliği ile eşitsizlikle mücadele başlıca amaçlar arasında yer almaktaydı.
Sarkozy vasıtasıyla Fransa’nın bu önerisini hayata geçirebilmek için AB’nin ciddi bir şekilde insiyatif alması ve ‘Birlik’ için ön ayak olması gerekiyordu. Doğal olarak bu ‘önayak’ olma durumu finansal anlamı da içermekte ve AB üyesi ülkelere belli oranlarda maddi sorumluluklar yüklemekteydi. Özellikle İngiltere, projeye sıcak bakmadığını ifade ederek, ‘tek kuruş dahi’ vermeyeceğinin altını çizdi. İngiltere’nin tutumu sadece ‘duygusal’ nedenlerle açıklanacak gibi değildir. İngiltere’nin düşüncesi, Fransa’nın büyük bir arzuyla gerçekleştirmeye çalıştığı birliğe dahil edilmesi muhtemel ülkelerin Kıta Avrupası’nın ve Fransa’nın yörüngesine girecekleri yönündedir ve geçmişte olduğu gibi birçok konuda gösterdiği muhalefeti yeniden göstererek AB’nin iplerini tamamen bırakmak istememektedir. Almanya ise ilk başlarda projeye çok fazla sıcak bakmamakta, bazı çekinceleri olduğunu dile getirmekteydi. En azından projenin Fransa’nın istediği formda hayata geçirilmesinden yana değildi. Böylece İngiltere ve Almanya’nın önderliğinde bazı AB üyesi ülkelerin proje konusunda çok ısrarcı olmamaları projeyle ilgili adımların yavaş atılması sonuçlarını doğurdu.
Fakat yaşanan son gelişmeler, özellikle Fransa ve Almanya’nın (Sarkozy ve Merkel demek daha doğru olabilir) ortak bir mutabakata varmasının ardından, ki bu mutabakatın da Merkel’in isteklerini Sarkozy’e kabul ettirmesi sayesinde gerçekleştiğini söylemek mümkündür, projeyi yeniden hayata geçirmek için kolları sıvayan iki lider son AB zirvesinde diğer liderlerin önüne getirdiler ve istedikleri sonucu da aldılar. Bu anlamda projenin onay görmesi, Temmuz ayında Paris’te Akdeniz için bir zirve gerçekleştirilmesi kararını çıkarttı ve gerçekleştirilecek Zirve’ye Akdeniz’e kıyısı olan tüm ülkeler davet edildi. Bu işbirliği, aynı zamanda Akdeniz’e kıyısı olmayan fakat Zirve’ye katılmayı arzu eden Avrupa ülkelerine de açık olarak tasarlanarak herkesin süreç içerisine çekilmeye çalışıldığını gözler önüne serdi. Bu doğrultuda, 13-14 Temmuz tarihlerinde Paris’te gerçekleştirilecek Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi’ndeki siyasi atılım, Akdeniz’deki işbirliği eylemlerine daha fazla siyasi görünürlük kazandırmayı sağlayarak Akdeniz için Birlik’i, Akdeniz’e kıyısı olan ülkelerin halklarını doğrudan ilgilendiren somut projelere dayandıracak ve aynı zamanda özel sektörün finansmanlarına ve katkılarına da açık olacaktır.
Yeni öneri genel hatlarıyla AB’nin Akdeniz ülkeleriyle ilişkiler için 1995 yılında başlattığı Barselona sürecinin yenilenerek derinleştirilmesini hedefliyor. Projenin 2 senelik dönem başkanlığı, eş başkanlık esasına göre yürütülecek ve eş başkanlardan birisi, AB üyesi ülkelerden seçilirken diğeri ise AB üyesi olmayan Akdeniz ülkeleri arasından seçilecek. Öneriye göre AB bütçesinden Barselona süreci için aktarılan mevcut fonlar, Akdeniz için Birlik’e aktarılabilecek ancak birçok AB üyesi ülke, önceden olduğu gibi projenin finansmanının ek yük getirmesi kuşkusunu taşımaya devam ediyor. Bu kuşkuları gidermek amacıyla AB’nin, Akdeniz için Birlik’ten sorumlu temsilcisi Büyükelçi Alain Le Roy’un da vurguladığı üzere projenin, artık entegrasyon anlayışına değil, işbirliği anlayışına dayalı olacak ve Akdeniz için Birlik’in, öncelikle çevre (Akdeniz’in kirlilikten arındırılması, su), enerji (elektrik enterkonneksiyon hatlarının güçlendirilmesi, güneş enerjisi), sivil koruma (orman yangınlarına karşı mücadelenin veya deprem felaketleri sonrasındaki yardımların koordinasyonu), eğitim veya kültür alanlarında başlatılabilecek somut projelere dayanacağını söylemek mümkündür. Her proje kendi finansmanını kendi bulacak ve proje finansmanları AB vasıtasıyla sağlanabildiği gibi (Avrupa komşuluk ve ortaklık aracı), diğer yollardan da sağlanabilecek (uluslararası sermaye sahipleri, kalkınma ajansları, özel sektör, oluşturulacak bir finans kuruluşu). Görüldüğü üzere yeni mutabakat daha dar bir çerçeve öngörerek çalışmalarına devam edecektir.
<<>>
Burada asıl sorulması gereken soru, Akdeniz için Birlik projesinin, Barselona süreci ile başlatılan ve bölgedeki sorunları çözmeyi amaçlayan hedefleri gerçekleştirebilme başarısını gösterebilecek midir? Uzmanlar, mevcut haliyle projenin başarılı olabileceğini düşünmemektedirler. Özellikle bazı Arap ülkeleri (Kuzey Afrika gibi) zaten ikili anlaşmalarla Avrupa’ya yakınlaşmış durumdadırlar. Bu durum, öteki ülkeler için daha az geçerlidir ve Sarkozy’nin düşündüğü gibi bir Akdeniz için Birlik’in önünde önemli engeller vardır. Bu engellerden en önemlisi kuşkusuz bir yanda İsrail, diğer yanda Suriye’nin Akdeniz için, Birlik’e alınmayışı ve Filistin’in hiç düşünülmemiş oluşudur. Bir başka büyük problem ise Akdeniz’deki en büyük ülkelerden biri olan Türkiye’nin herhangi bir birlik için değil, AB’ye tam üyelik için çaba gösteriyor oluşu ve ikame bir çözüm olarak Akdeniz için Birlik’i asla kabul etmeyecek oluşudur. Türkiye konusunu tek başına ayrı bir yazı konusu olarak ele almak gerekmektedir. O yüzden burada çok fazla derinleşilmeyecektir. Fakat şunu söylemekte yarar var. Yeni haliyle Akdeniz için Birlik, AB ile Türkiye arasında mevcut müzakere sürecine hiçbir şekilde müdahalede bulunmayacaktır. Artık birbirinden tamamen ayrı iki süreç söz konusudur. Dolayısıyla, bu proje hiçbir şekilde AB’ye tam üyeliğe bir alternatif oluşturmayacaktır.
Gelinen noktada görenen, artık projenin kapsamının iyice daraltılmış olduğu ve bunun tek başına Fransa’nın işi olmadığıdır. Fransa AB içindeki pozisyonunu Akdeniz için Birlik’i arkasına alarak güçlendirmeyi istemişti, ama artık böyle bir durum söz konusu olmayacak gibi gözüküyor. Artık bu proje tüm Avrupalıların meselesi olarak ele alınacak ve sonuçları açısından ilgi çekici bir hale gelecek gibi gözüküyor. Önümüzdeki dönemin ne gibi gelişmelere tanık olacağını ise bekleyip göreceğiz. Son olarak Akdeniz için Birlik projesinin, Akdeniz’e kıyısı olan ülkeleri halihazırda bir araya getiren işbirliği ve diyalog prosedürlerinin yerini almayacak olduğunu, fakat bu süreçleri tamamlayacak, bunlara daha fazla görünürlük ve özellikle de ek bir atılım kazandıracak olduğunu vurgulamakta yarar var. Son haliyle, Akdeniz için Birlik projesi, AB’nin, kendi içinde dahi, karşılaştığı muazzam problemleri (AB Anayasası örneğinde olduğu gibi) çözme kabiliyetini gösterememesinin ve çözüme problemi küçülterek/daraltarak kavuşabileceği gibi bir alışkanlık kazanmasının örneği olarak gözükmektedir.
Bu içerik Marka Belgesi altında telif hakları ile korunmaktadır. Kaynak gösterilmesi, bağlantı verilmesi ve (varsa) müellifinin/yazarının adı ile unvanının aynı şekilde belirtilmesi şartı ile kısmen alıntı yapılabilir. Bu şartlar yerine getirildiğinde ayrıca izin almaya gerek yoktur. Ancak içeriğin tamamı kullanılacaksa TASAM’dan kesinlikle yazılı izin alınması gerekmektedir.

Alanlar

Kıtalar ( 5 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 2643 ) Etkinlik ( 216 )
Alanlar
Afrika 73 621
Asya 97 1035
Avrupa 22 634
Latin Amerika ve Karayipler 16 68
Kuzey Amerika 8 285
Bölgeler ( 4 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1348 ) Etkinlik ( 51 )
Alanlar
Balkanlar 24 283
Orta Doğu 21 596
Karadeniz Kafkas 3 294
Akdeniz 3 175
Kimlik Alanları ( 2 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1288 ) Etkinlik ( 74 )
Alanlar
İslam Dünyası 56 778
Türk Dünyası 18 510
Türkiye ( 1 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1995 ) Etkinlik ( 77 )
Alanlar
Türkiye 77 1995

Daha önce, bu platformda kaleme aldığımız bazı çalışmalarda sıklıkla ifade etmiştik ki; bugün Balkanlar olarak adlandırılan Avrupa topraklarının “Batı Medeniyeti”nin dışında tutulmasının en kolay yolu, onu asla tam manası ile tanımlamamak olarak belirlenmişti. ;

Meksika ise yaklaşık 2 milyon kilometrekarelik yüzölçümü ile Orta Amerika’daki stratejik konumu, 124 milyon civarındaki nüfusu, insan kaynağı, 1,223 trilyon GSYİH ile büyüyen ve gelişen ekonomisi, BM, Amerika Devletleri Örgütü (ADÖ), Rio Grubu, OECD, ANDEAN, Orta Amerika Entegrasyon Sistemi (SICA),...;

Afganistan, dünyadaki hemen her sorunun önüne geçti. Gazze’ye artık sadece göz ucu ile bakıyoruz. Yemen’i unuttuk gibi. Doğu Akdeniz ve Kıbrıs, Libya ve deniz yetki alanları ile ilgili belirsizlikler sanki bir kenara itildi. ;

Suudi Arabistan ise Asya’yı Afrika’ya ve Akdeniz’i Hint Okyanusu’na bağlayan bölgedeki stratejik konumu, Arap ve İslam dünyasındaki öncü rolü, 34 milyon’a yaklaşan dinamik nüfusu, doğal kaynakları, kanıtlanmış dünya petrol rezervlerinin yaklaşık % 20’si ile enerjide öncü ülke oluşu, turizm ve insan ...;

Türkiye’de ve dost/kardeş ülkelerde stratejik vizyonu temsil eden devlet adamları ile bürokratlar, bilim insanları, kurumlar, iş insanları, sanatçılar, siyasetçiler ve gazeteci-yazarları onurlandırmak amacıyla 2006 yılından beri gerçekleştirilen TASAM Stratejik Vizyon Ödülleri’nin resmî internet sit...;

Brezilya ise 213 milyonu aşan nüfusu ile dünyanın altıncı ve 8,5 milyon km² üzerindeki yüzölçümü ile beşinci büyük ülkesi olarak Latin Amerika’da önemli bir siyasi ve ekonomik güç ve küresel düzeyde önemli bir aktördür. 2 trilyon dolar civarındaki GSYİH’sı ile Latin Amerika’nın en büyük, dünyanın do...;

Muhammed Nadir Şah, Afgan kraliyet ailesi üyelerinden birisidir. Amanullah Han ile aynı soydan gelmektedir. Nadir Şah, Amanullah Han’ın kuzenidir. Eski Afgan Emiri Dost Muhammed’in yeğeni Mehmet Yusuf Han’ın oğludur. ;

Doğu; nüfuz ve müdahale etmeye çalışan Batı’ya karşı müdafaanın sınırları, özellikle sömürgecilik dönemi süresince ve Sanayi Devrimi sonrasında gerçekleştirilen etkiye karşı geliştirilen tepki olarak nitelenebildiği gibi, Batı’nın sınırlarını çizdiği (Edward Said’in ifade ettiği) “bağımlı ırkların” ...;

İngiltere’nin II. Dünya Savaşı sonrasında Hint Altkıtası’ndan çekilmek zorunda kalması sonucunda, 1947 yılında, din temelli ayrışma zemininde kurulan Hindistan ve Pakistan, İngiltere’nin bu coğrafyadaki iki asırlık idaresinin bütün mirasını paylaştığı gibi bıraktığı sorunlu alanları da üstlenmek dur...

Devlet geleneğimizde yüksek emsalleri bulunan Meritokrasi’nin tarifi; toplumda bireylerin bilgi, bilgelik, beceri, çalışkanlık, analitik düşünce gibi yetenekleri ölçüsünde rol almalarıdır. Meritokrasi din, dil, ırk, yaş, cinsiyet gibi özelliklere bakmaksızın herkese fırsat eşitliği sunar ve başarıyı...

Gündem 2063, Afrika'yı geleceğin küresel güç merkezine dönüştürecek yol haritası ve eylem planıdır. Kıtanın elli yıllık süreci kapsayan hedeflerine ulaşma niyetinin somut göstergesidir.

Geçmişte büyük imparatorluklar kuran Çin ve Hindistan, 20. asırda boyunduruktan kurtularak bağımsızlıklarına kavuşmuş ve ulus inşa sorunlarını aştıkça geçmişteki altın çağ imgelerinin cazibesine kapılmıştır.

Meritokrasi Devlet geleneğimizde yüksek emsalleri bulunan Meritokrasi’nin tarifi; toplumda bireylerin bilgi, bilgelik, beceri, çalışkanlık, analitik düşünce gibi yetenekleri ölçüsünde rol almalarıdır. Meritokrasi din, dil, ırk, yaş, cinsiyet gibi özelliklere bakmaksızın herkese fırsat eşitliği sunar...

Türkiye ile Avrupa Birliği (AB) ilişkilerinin bugünü ve geleceğinin ele alındığı Avrupa Birliği Sempozyumu, Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi (TASAM) ile Türk Avrupa Bilimsel ve Eğitimsel Araştırmalar Vakfı (TAVAK) işbirliğinde 02 Şubat 2018’de İstanbul Taksim Hill Otel’de gerçekleştirildi.

1982 Anayasası'nın defalarca değişikliğe uğramasına rağmen iskeletinin değiştirilememesi nedeniyle Türkiye'nin yeni bir anayasaya gereksinimi olduğu konusunda kamuoyunda genel bir konsensüs bulunmaktadır.

Bu rapor, Türk savunma sanayiinin gelişme sürecinin sürdürülebilirliginin ve ihracat potansiyelinin arttırılmasında, şekillendirilecek geleceğe uygun; insan sermayesi, yapı, süreç ve stratejilerin tasarlanmasına ışık tutmak, bu kapsamda alınabilecek tedbirleri saptamak maksadıyla hazırlanmıştır.