Avrupa Kimliğinin ‘Öteki’si: Türkiye

Yorum

Avrupa Birliği’nin (AB) 20. yüzyıldaki yapılanmasına giden yol, çok eski tarihlerde yeşermeye başlamıştı. Antik Yunan ile Roma uygarlıklarının üzerinde yükselmekte olan ortak kültür, siyasal birleşme yolunda sarf edilen birçok çabaya da temel teşkil oluşturacaktı. Avrupa’da yerleşmiş ve diğer kıtalara da uzanmış olan Roma İmparatorluğu, yapmış olduğu fetihlerle,...

Avrupa Birliği’nin (AB) 20. yüzyıldaki yapılanmasına giden yol, çok eski tarihlerde yeşermeye başlamıştı. Antik Yunan ile Roma uygarlıklarının üzerinde yükselmekte olan ortak kültür, siyasal birleşme yolunda sarf edilen birçok çabaya da temel teşkil oluşturacaktı. Avrupa’da yerleşmiş ve diğer kıtalara da uzanmış olan Roma İmparatorluğu, yapmış olduğu fetihlerle, AB yolunda ilerleyişte yeni yerlerin kendi imparatorluğu altında toplanan yöneticileri ile birlik için en eski örneklerlerden birini oluşturmuştu. Ortaçağ’a gelindiğinde ise Papa’nın yönettiği düzendeki kilise ile oluşturulan Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu, 13. yüzyılda bir birlik sağlayarak bugünkü AB ile aynı yönde bir temel teşkil etmişti. Ortaçağ’ın ardından, Osmanlı İmparatorluğu’nun büyüme hızını hesap dahi edemeden sınırlarının Balkanlar’ı aşması, Avrupalıları korkuya sürüklemiş, Hıristiyanlığın korunması ve ‘kutsal emanet’ saydıkları dinlerinin Müslümanların tehdidinden uzak tutulması için Avrupalıları birlikte hareket etmeyi düşünmeye yöneltmişti. Ardından yaşanan gelişmeler, Rönesans, Reform, devrimler, Avrupa kıtasında derin bölünmelerin yaşanmasına sebep olarak, ulus devletlerin doğmasıyla sonuçlanacak fikirlerin ilk basamağını teşkil edecek ve bu oluşumların Avrupa’da yerleşmesine olanak tanıyacaktı.
Avrupa’da Ortaçağ içinde başlamış olan bu hareketliliğin, modernleşmeye doğru evrilmesi genellikle üç büyük olayla bütünleştirilir: Rönesans veya insanın yeniden uyanışı; keşifler veya Batı’ya, denizlere doğru açılma; dinde reform hareketlerinin getirdiği ulusal kiliselerin doğuşu ve dünyevi iktidarların Katolik kilisesinin baskısından kurtulmaları. Her üçü de Avrupa’nın sosyal, ekonomik, kültürel ve entellektüel hayatında köklü dönüşümler yaratacak ‘‘muazzam olaylar’’dır. Bu dönemlerde Avrupalı, Hıristiyan, uygar ve beyaz olmak, Sosyal Darvinizmin de etkisiyle, Avrupalılar arasında bir dayanışma duygusuna yol açmıştı. Bu dayanışmanın dış nedeni, Avrupa’nın Osmanlıların temsil ettiği Asya’ya ve Müslümanlığa karşı savunulmasıydı. Zaten, AB konusundaki 16. yüzyıldan kalma görüşler, Osmanlı devletine karşı ortak bir cephenin kurulması gereğinden kaynaklanmıştı. Avrupa’nın biricikliği, Doğu’nun ‘barbar’ imparatorluklarına karşı güçlü Avrupa’nın yaratılması, Kant ve Rousseau gibi ünlü düşünürleri, ‘Avrupa federal devleti’ çağrısına zorlamıştı. 16. yüzyılın ilk devletler hukukçusu Hugo Grotius ise Avrupa devletler hukukunun kaynağını, Avrupa’nın ‘tek dini’nde arıyordu.
Bu temellerle birlikte 19. yüzyılda yaşanan diğer gelişmeler, 20. yüzyıla gelindiğinde yaşanacak büyük savaşlarla birleşecek, çok renkli bir mozaik yapı içerisinde yer alan Avrupa kıtasında bir yandan ulus devletleri yeşertecek diğer yandan ise başka bir biçimde ve yönde gelişme çizgisi izleyen Avrupa’nın varlığını korumasını sağlayarak Avrupalıların Avrupa’ya olan taleplerinin artmasına sebep olacaktır. Yani bu süreçte ulus devlete paralele olarak Avrupalılık duygusu da gelişecektir.
19. yüzyılın devrimler Avrupa’sı ise bir başka türlü enternasyonalizmin savunulmasına, Avrupa halklarının ve özelde işçi birlikteliklerinin hayat standartları yüksek bir toplumda yaşamaları için Avrupa’nın tekrardan ama farklı bir tonda arzulanmasına sebep olacaktı. Bir taraftan bu gelişmeler yaşanır, Avrupalılar git gide daha yakınlaşırken 20. yüzyıla girilecek ve ortaya çıkacak I. Dünya Savaşı ile Avrupa arzusunun kesintiye uğramasıyla karşılaşılacaktır. Savaşın hemen ardından hatta savaş sürerken bile bazı çevreler bu arzunun savunucusu olmayı sürdürmeyi başaracak, savaştan sonra oluşan konjonktürde amaçlananın gerçekleştirilmesine yönelik birçok girişim gerçekleşecektir. Ama bir kere daha Avrupa, zorla sürüklendiği II. Dünya Savaşı ortamında kendini bulacak ve bu ortamın sonuçları ve etkileri ‘birlik’ fikrinin yeniden gözden geçirilmesini ve siyasi olmanın zorluklarının görülerek daha fonksiyonel düşünmeyi gerektirecektir.
Genel olarak kimlik oluşum süreçlerine baktığımız zaman her zaman için bir ‘öteki’ kavramının bulunması yada oluşturulmasının söz konusu olduğunu görebilmekteyiz. Avrupa kimliğinin oluşum sürecinin tarihine baktığımız zaman da görebildiğimiz gibi Müslüman-Türkler her zaman ‘öteki’ unsuru olarak konumlanmakta ve kabul görmekteydi. Bu anlamda kimlik ve aidiyet politikaları açısından Avrupa’yı Avrupa yapan değerlerin başında ve asli unsur olarak geçmişten devraldığı mirasla Türkiye durmaktadır. Fakat Avrupa’nın kendi tecrübeleriyle sabit olan ayrı bir gerçeklik de siyasi olmanın zorluklarını yaşamak ve hareket noktasına fonksiyonel düşünmeyi, işlevselliği yerleştirmesidir. Avrupa’yı, AB yapabilen ve yarım asrı aşan tarihindeki gelişimini, genişlemesini açıklayabilecek olan da bu yaklaşımdır.
Siyasi, toplumsal ve kültürel bölünmelerin ve çatışmaların ülkeler arasındaki işbirliği şansını azalttığı bir gerçektir. Oysa dinsel, dilsel ve etnik çeşitliliğin Avrupa’nın geleceği olduğu unutulmadan farklı kültürlerin bir arada yaşayabildiği bir model geliştirmek sanıldığı kadar zor değildir. AB’nin sloganı olan ‘‘çeşitlilik içinde birlik’’ (unity in diversity) de bunun en güzel örneklerinden birini oluşturması açısından dikkate değerdir. Rönesans’ı, Reform’u, Aydınlanma’yı gerçekleştiren bireyi ortaya çıkaran, önemli devrimler gerçekleştiren Avrupa, Türkiye meselesini ve bu sıkıntılı süreci de tarihin derinliklerinden gelen birikimiyle atlatmayı başaracaktır.
Bu içerik Marka Belgesi altında telif hakları ile korunmaktadır. Kaynak gösterilmesi, bağlantı verilmesi ve (varsa) müellifinin/yazarının adı ile unvanının aynı şekilde belirtilmesi şartı ile kısmen alıntı yapılabilir. Bu şartlar yerine getirildiğinde ayrıca izin almaya gerek yoktur. Ancak içeriğin tamamı kullanılacaksa TASAM’dan kesinlikle yazılı izin alınması gerekmektedir.

Alanlar

Kıtalar ( 5 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 2643 ) Etkinlik ( 216 )
Alanlar
Afrika 73 621
Asya 97 1035
Avrupa 22 634
Latin Amerika ve Karayipler 16 68
Kuzey Amerika 8 285
Bölgeler ( 4 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1348 ) Etkinlik ( 51 )
Alanlar
Balkanlar 24 283
Orta Doğu 21 596
Karadeniz Kafkas 3 294
Akdeniz 3 175
Kimlik Alanları ( 2 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1288 ) Etkinlik ( 74 )
Alanlar
İslam Dünyası 56 778
Türk Dünyası 18 510
Türkiye ( 1 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1995 ) Etkinlik ( 77 )
Alanlar
Türkiye 77 1995

Daha önce, bu platformda kaleme aldığımız bazı çalışmalarda sıklıkla ifade etmiştik ki; bugün Balkanlar olarak adlandırılan Avrupa topraklarının “Batı Medeniyeti”nin dışında tutulmasının en kolay yolu, onu asla tam manası ile tanımlamamak olarak belirlenmişti. ;

Meksika ise yaklaşık 2 milyon kilometrekarelik yüzölçümü ile Orta Amerika’daki stratejik konumu, 124 milyon civarındaki nüfusu, insan kaynağı, 1,223 trilyon GSYİH ile büyüyen ve gelişen ekonomisi, BM, Amerika Devletleri Örgütü (ADÖ), Rio Grubu, OECD, ANDEAN, Orta Amerika Entegrasyon Sistemi (SICA),...;

Suudi Arabistan ise Asya’yı Afrika’ya ve Akdeniz’i Hint Okyanusu’na bağlayan bölgedeki stratejik konumu, Arap ve İslam dünyasındaki öncü rolü, 34 milyon’a yaklaşan dinamik nüfusu, doğal kaynakları, kanıtlanmış dünya petrol rezervlerinin yaklaşık % 20’si ile enerjide öncü ülke oluşu, turizm ve insan ...;

Türkiye’de ve dost/kardeş ülkelerde stratejik vizyonu temsil eden devlet adamları ile bürokratlar, bilim insanları, kurumlar, iş insanları, sanatçılar, siyasetçiler ve gazeteci-yazarları onurlandırmak amacıyla 2006 yılından beri gerçekleştirilen TASAM Stratejik Vizyon Ödülleri’nin resmî internet sit...;

Brezilya ise 213 milyonu aşan nüfusu ile dünyanın altıncı ve 8,5 milyon km² üzerindeki yüzölçümü ile beşinci büyük ülkesi olarak Latin Amerika’da önemli bir siyasi ve ekonomik güç ve küresel düzeyde önemli bir aktördür. 2 trilyon dolar civarındaki GSYİH’sı ile Latin Amerika’nın en büyük, dünyanın do...;

Muhammed Nadir Şah, Afgan kraliyet ailesi üyelerinden birisidir. Amanullah Han ile aynı soydan gelmektedir. Nadir Şah, Amanullah Han’ın kuzenidir. Eski Afgan Emiri Dost Muhammed’in yeğeni Mehmet Yusuf Han’ın oğludur. ;

Doğu; nüfuz ve müdahale etmeye çalışan Batı’ya karşı müdafaanın sınırları, özellikle sömürgecilik dönemi süresince ve Sanayi Devrimi sonrasında gerçekleştirilen etkiye karşı geliştirilen tepki olarak nitelenebildiği gibi, Batı’nın sınırlarını çizdiği (Edward Said’in ifade ettiği) “bağımlı ırkların” ...;

Boutros-Ghali’nin BM Genel Sekreteri iken yaptığı bir konuşmada ifade ettiği gibi günümüzde her ne kadar devletler küresel sistemin en temel aktörü olmaya devam etse de, sınırları üzerindeki hâkimiyetlerini ve kontrollerini sarsacak gelişmeler yaşanmakta, bu da diğer aktörlerle işbirliğini zorunlu k...;

İngiltere’nin II. Dünya Savaşı sonrasında Hint Altkıtası’ndan çekilmek zorunda kalması sonucunda, 1947 yılında, din temelli ayrışma zemininde kurulan Hindistan ve Pakistan, İngiltere’nin bu coğrafyadaki iki asırlık idaresinin bütün mirasını paylaştığı gibi bıraktığı sorunlu alanları da üstlenmek dur...

Gündem 2063, Afrika'yı geleceğin küresel güç merkezine dönüştürecek yol haritası ve eylem planıdır. Kıtanın elli yıllık süreci kapsayan hedeflerine ulaşma niyetinin somut göstergesidir.

Geçmişte büyük imparatorluklar kuran Çin ve Hindistan, 20. asırda boyunduruktan kurtularak bağımsızlıklarına kavuşmuş ve ulus inşa sorunlarını aştıkça geçmişteki altın çağ imgelerinin cazibesine kapılmıştır.

Türkiye ile Avrupa Birliği (AB) ilişkilerinin bugünü ve geleceğinin ele alındığı Avrupa Birliği Sempozyumu, Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi (TASAM) ile Türk Avrupa Bilimsel ve Eğitimsel Araştırmalar Vakfı (TAVAK) işbirliğinde 02 Şubat 2018’de İstanbul Taksim Hill Otel’de gerçekleştirildi.

1982 Anayasası'nın defalarca değişikliğe uğramasına rağmen iskeletinin değiştirilememesi nedeniyle Türkiye'nin yeni bir anayasaya gereksinimi olduğu konusunda kamuoyunda genel bir konsensüs bulunmaktadır.

Bu rapor, Türk savunma sanayiinin gelişme sürecinin sürdürülebilirliginin ve ihracat potansiyelinin arttırılmasında, şekillendirilecek geleceğe uygun; insan sermayesi, yapı, süreç ve stratejilerin tasarlanmasına ışık tutmak, bu kapsamda alınabilecek tedbirleri saptamak maksadıyla hazırlanmıştır.

Rusya'nın hem Avrasya bölgesine hâkim olmak hem de dünya politikalarında lider aktörlerden biri olmak amacıyla geliştirdiği Avrasyacılık tartışmaları, analitik olarak klasik ve modern olarak değerlendirilebilir.

Soğuk savaşın ardından, “yeni dünya düzeni“ olarak adlandırılan dönem, hegomonik bir güç olarak beliren ABD’nin “büyük vaadi“ ile başladı: “Demokrasiyi dünyada yaygınlaştırmak“. Bu “büyük“ vaad, yoksulluk, adaletsizlik ve şiddet dolu bir dünyayı kurmak biçiminde gerçekleşti ve iki “siyasi/askeri“ ar...