Giriş: İnançlar neden yeniden iktisadın gündeminde?
Son on beş yılın üç olayı, iktisatçıların uzun süre kenarda bıraktığı bir soruyu yeniden merkeze taşıdı: İnsanlar ekonomiyi nasıl algılıyor, bu algılar nasıl oluşuyor ve hangi hikâyeler onları harekete geçiriyor?
Birincisi 2008 küresel finansal krizidir. Krizin teknik ayrıntıları, yani menkul kıymetleştirme, kaldıraç ve vade uyumsuzluğu, iyi biliniyor. Ama bu yapıların neden bu kadar büyüyebildiği sorusu, yatırımcıların, bankacıların ve düzenleyicilerin konut fiyatlarının ülke çapında düşmeyeceğine dair yaygın inancına dokunmadan yanıtlanamıyor.
İkincisi, 2021’in başındaki GameStop olayıdır. Bir internet forumunda yayılan ve küçük yatırımcıları büyük açığa satış fonlarına karşı kolektif bir mücadeleye çağıran bir hikâye, birkaç hafta içinde bir perakende şirketinin hisse fiyatını temel değerinden bağımsız olarak katlarca yükseltti.
Üçüncüsü, 2021–2022 küresel enflasyon dalgasıdır. Onlarca yıl sonra ilk kez yüksek enflasyonla karşılaşan gelişmiş ülke toplumları, olanları iktisatçılardan çok farklı biçimde açıkladı ve bu açıklamalar beklentileri, siyasi tercihleri ve politika tartışmalarını doğrudan etkiledi.Üç olayın ortak paydası şudur: Her biri standart iktisadın araçlarıyla kısmen açıklanabilir, ama açıklanamayan bir artık kalır. İnsanlar neye inandı, bu inançlar nereden geldi ve hangi hikâyeler davranışlarını yönlendirdi? Bu sorular, iktisatta "inançlar" ve "anlatılar" etrafında oluşan yeni araştırma alanının tam merkezinde duruyor. Robert Shiller'in anlatı iktisadı ve Stefanie Stantcheva'nın öncülük ettiği yeni anket iktisadı, rasyonel beklentiler devriminden bu yana ilk kez inançları modelden türetilen bir varsayım olmaktan çıkarıp doğrudan ölçülen bir nesneye dönüştürüyor.Bu yazı üç şey yapmayı amaçlıyor. Birincisi, bu yeni alanın düşünsel kökenlerini ve yöntemlerini iktisadi düşünce tarihi içinde konumlandırmak. İkincisi, alanı finansal kırılganlık üzerine çok daha eski bir düşünce geleneğiyle ilişkilendirmek ve neyi gerçekten yeni getirdiğini göstermek. Üçüncüsü, alanın yöntemsel ve normatif sınırlarını ve büyük dil modellerinin ortaya çıkardığı yeni ölçüm sorununu tartışmak.
Rasyonel beklentilerden ölçülen beklentilere
İktisatta inançların doğrudan ölçülmesine karşı uzun süre güçlü bir direnç vardı. Bu direncin kökleri, iktisadın bilimsel kimliğini davranışın gözlemlenmesi üzerine kurma çabasında yatar.
Açıklanmış tercih ve "söylenene değil yapılana bak" ilkesi
Samuelson'un 1938'de geliştirdiği açıklanmış tercih kuramı, iktisatçıya bir kolaylık ve bir yasak birlikte verdi. Kolaylık şuydu: Fayda ya da niyet gibi gözlemlenemeyen içsel durumlara başvurmadan, yalnızca seçimlerden yola çıkarak tercihleri çıkarsamak mümkündü. Yasak ise bunun doğal sonucuydu: İnsanlara ne düşündüklerini sormak, bilimsel olarak şüpheli bir uğraştı.Friedman'ın 1953 tarihli "Pozitif İktisadın Metodolojisi" makalesi bu tutumu pekiştirdi. Varsayımların gerçekçiliği önemli değildi; önemli olan öngörü başarısıydı. Ajanlar "sanki" maksimizasyon yapıyormuş gibi davranıyorsa, kafalarının içinde ne olduğu iktisatçıyı ilgilendirmezdi.
Unutulmuş bir öncü: George Katona
Bu ana akımın kenarında, bugünkü alanın gerçek öncüsü sayılabilecek bir isim vardı. Macar asıllı psikolog-iktisatçı George Katona, 1940'ların sonunda Michigan Üniversitesi'nde Tüketici Anketleri'ni kurdu. Katona'nın "psikolojik iktisat" programı, tüketicilerin beklenti ve tutumlarının harcama kararlarını bağımsız biçimde etkilediğini savunuyordu. Michigan Tüketici Güven Endeksi bugün hâlâ yayımlanıyor. Ancak Katona'nın kuramsal programı, savaş sonrası iktisadın matematikleşmesi ve ardından rasyonel beklentiler devrimiyle büyük ölçüde unutuldu. Anket verisi var olmaya devam etti, ama kuramın değil öngörünün malzemesi olarak.
Muth ve Lucas: Beklentiler modelin içine gömülüyor
John Muth'un 1961'de ortaya attığı rasyonel beklentiler hipotezi, sorunu zarif bir biçimde ortadan kaldırdı. Ajanların beklentileri, modelin kendisinin öngördüğü değerlerle sistematik olarak örtüşüyordu. Beklentiler artık ölçülecek bir şey değil, modelden türetilecek bir şeydi.Lucas'ın 1976 tarihli eleştirisi bu fikri makroekonominin merkezine yerleştirdi. Politika değişikliklerinin etkisini anlamak için beklentilerin nasıl oluştuğunu modellemek gerekiyordu; ama bu modelleme, ajanların modeli bildiği varsayımıyla yapılıyordu. Sonuç paradoksaldı: Beklentiler kuramın merkezine geçtikçe, onları doğrudan ölçmeye duyulan ihtiyaç azaldı.
Manski'nin çağrısı ve ölçümün geri dönüşü
Kırılma 2000'lerde geldi. Charles Manski'nin 2004'te Econometrica'da yayımlanan "Measuring Expectations" makalesi, iktisatçıların anket verisine karşı tutumunu açıkça sorguladı. Manski'ye göre seçim verisi tek başına tercihler ile beklentileri birbirinden ayıramıyordu. Aynı davranış, farklı tercih ve inanç bileşimleriyle tutarlı olabilirdi; bu tanımlama sorunu ancak beklentileri doğrudan ölçerek aşılabilirdi.
Manski ayrıca nasıl ölçüleceğine dair bir öneri getirdi. Nitel ölçekler yerine olasılık soruları kullanılmalıydı: "Önümüzdeki yıl işinizi kaybetme olasılığınız yüzde kaçtır?" gibi. Bu yaklaşım, anket verisini kuramsal modellerle doğrudan ilişkilendirilebilir hâle getirdi.
Devamı için...
Devamı için...