Teknik ve teknoloji tarih boyunca gücün en önemli bileşenlerinden biri oldu.
Barut, imparatorlukların sınırlarını değiştirdi. Buhar makinesi sanayi devrimini doğurdu. Nükleer silah, insanlığa ilk kez kendi kendisini ortadan kaldırabilecek bir kapasite sundu.
Şimdi benzer bir tartışmanın merkezinde yapay zekâ var.
8 Eylül 2026 tarihinde Anthropic'te çalışan Jacob Coxon görevini bıraktı. Gerekçesi tek bir cümleydi: “Şirketler süper zekâya doğru yarışıyor ve hayatlarımızla kumar oynuyor.“
Bu çıkışa Anthropic içindeki Evan Hubinger’den destek geldi. Hatta Hubinger daha da ileri giderek şunları söyledi: "Jacob burada haklı; yapay zekânın tüm insanlığı öldürebileceğine gerçekten samimiyetle inanıyoruz."
Hubinger yapay zeka ajanlarını kasten zorlayıp başarısızlıklarını arayan/tespit eden ekibin başında.
Biraz geriye gidelim Anthropic CEO'su Dario Amodei, Ocak 2026'da yayımladığı The Adolescence of Technology başlıklı uzun yazısında insanlığın yapay zekâ karşısında bir tür “teknolojik ergenlik“ dönemine girdiğini ileri sürmüştü. Bu yazısında kimseyi durmaya ikna edemeyiz diyen Amodei’nin fikirleri kısa sürede değişti.
Haziran ayında yayımladığı Policy on the AI Exponential metni teknolojinin gelişme hızı ile devletlerin, hukuk sistemlerinin ve düzenleyici kurumların tepki verme hızı arasında giderek büyüyen bir uyumsuzluk ortaya çıktığını söylüyordu.
12 Eylül 2026 tarihinde yayınlanan We Must Pace the Frontier başlıklı yazı ise tartışmayı başka bir noktaya taşıdı. Bu yazıda Amodei ileri modellerin geliştirilme hızının yavaşlatılması çağrısında bulundu.
Sam Altman ve Elon Musk da destek verdi. Tartışma marjinal olmaktan çıkarak büyük bir kıyamet retoriğine dönüştü.
Amodei yavaşlatma çağrısında bulunduğu metinde Çin'in yapay zekâda öne geçmesinin ABD ve dünya için ağır bir tehlike olacağını da yazdı ve gelişmiş çiplere yönelik ihracat kontrollerinin sürmesini istedi.
Ayrıca şu sözlere dikkat: “Belli bir eşiğin ötesinde yavaşlarsak Çin bağlantılı projeler öne geçer.“
Yani talep edilen yavaşlama, Çin'in yetişemeyeceği ölçüde bir yavaşlama.
Frene basılıyor ama rekabetin devam edebileceği bir seviye korunmak kaydı ile.
Kopenhag Okulu'nun diliyle söylersek bu sözlerde “güvenlikleştirilen“ tek bir şey var: ABD’nin teknolojik üstünlüğü.
Silikon Vadisi'nin yıllardır birbirine mesafeli duran kampları, güvenlikçilerden savunma teknolojisi girişimcilerine kadar hepsi ama hepsi bu noktada buluşuyor.
Ortak payda: Çin.
ABD Hazine Bakanı Bessent'in Çin'in yapay zekâ yarışını kazanmasını varoluşsal bir tehdit olarak tanımlaması ve Amodei'nin buna katıldığını söylemesi de tesadüf değil.
Yorgun hegemonun kıyamet korkusu ile üstünlüğünü kaybetme korkusu aynı cümlenin içinde dönüp duruyor.
Kıyamet retoriği, ABD-Çin büyük güç rekabeti ile birlikte aynı mantık içerisinde değerlendiriliyor.
Pekin ise tabloyu bambaşka okuyor.
Çin Dışişleri Sözcüsü Guo Jiakun korku yaymanın, çatışmanın ve kıyasıya rekabetin küresel yapay zekâ yönetişimini sekteye uğratacağını belirtiyor.
Global Times ise Amodei'nin önerisini yapay zekâ için bir Soğuk Savaş mantığı olarak çerçeveliyor.
Pekin'in argümanı özetle şu:
“Açık kaynak modellerde ve uygulamalarda hızla ilerlediğimiz bir dönemde küresel yavaşlama çağrısı doğrudan bizim gelişimimizi hedef alır. Birkaç Amerikan şirketinin kendi risk tanımlarını evrensel norm hâline getirmesi kabul edilemez. Teknoloji küreselse yönetişim de küresel olmalıdır.“
Bu itiraz dikkate değer. ABD, kıyamet retoriğini Çin’e yönelik bir çeşit çevrelemeye dönüştürmeye çabalarken Çin ise bu çevrelemeyi yarmanın yollarını arıyor.
Dolayısı ile yapay zekâ güvenliğini jeopolitik rekabete bağlamak işbirliğini zorlaştırıyor.
Şi Cinping'in ABD ziyaretinde de yapay zekâ güvenliği ana başlıklardan biri oldu. Şi’nin yapay zekanın insan kontrolüne kalması gerektiğine dönük açıklamaları önemli.
Ayrıca iki ülke yapay zeka alanında kurulacak bir güvenlik bildirim mekanizması üzerinde de anlaştı. Hatta Rubio’nun acil hat benzetmesi akıllara bir kez daha soğuk savaş dönemini getirdi.
Bu noktada Hobbesian bir dünya geri geliyor diyebilir miyiz?
Hobbes'un dünyasında temel problem kötülükten ziyade belirsizliktir.
Karşındakinin niyetinden emin olamazsın. Onun güçlenmesi senin için tehdit oluşturabilir.
Dolayısıyla kendini korumaya çalışırsın.
Fakat senin güvenlik arayışın karşı tarafın korkusunu tetikler.
Belki de yapay zekânın insanlık açısından en büyük tehlikesi, bir gün bilinç kazanan makinelerin insanlara savaş açması değildir.
Daha yakın ve daha gerçekçi bir tehlike var.
Devletlerin birbirlerinden korkarak hızlandığı, şirketlerin rakiplerinden geri kalmamak için sınırları zorladığı ve insanların güvenlik adına karar verme yetkisini adım adım algoritmalara devrettiği bir düzen.
Yapay zekâ tartışmasında birbirinden ayrılması gereken üç risk düzeyi var: makinenin insan üzerindeki kontrolü, devletlerin birbirleri karşısındaki güvenlik ikilemi ve insanın karar verme yetkisinin giderek algoritmik sistemlere devri.
Özetle bir mana kaybı.
Bu noktada Heidegger’in şu kavramı tartışmayı farklı bir düzleme taşıyor: Gestell.
Heidegger'in Gestell dediği modern teknik mantık, dünyayı giderek hesaplanabilir, sınıflandırılabilir ve kullanılabilir bir kaynak olarak görmeye zorlar.
Orman keresteye, nehir enerjiye, insan ise veriye dönüşür.
Heidegger’in “Tekniğe İlişkin Soruşturma“ isimli eserinde bizlere hatırlattığı bu paradoksa göre insan doğaya egemen olduğunu düşünürken, aslında teknolojik düşünme biçiminin egemenliği altına girmiş olabilir.
Verimlilik, performans, üretkenlik, optimizasyon, ölçüm, maksimum çıktı, minimum maliyet derken insan hayatı da sistemin stok unsuruna dönüşebilir.
Algoritmik akıl, dünyayı optimize edilecek kaynağa indirgediği için, devletler de rekabeti bir optimizasyon problemi olarak görüyor ve tam da bu yüzden frene basamıyorlar.
Sözün özü her şeyi algoritmaların anlayabileceği bir biçime dönüştürüyoruz.
İnsan davranışı veri setine, vatandaş risk skoruna, karar ise olasılık dağılımına dönüşüyor.
Tehlike tam da burada başlıyor.
İnsanoğlu, makineleri kullanırken farkına varmadan makinelerin dünyayı görme biçimini benimsemeye başlamış olabilir hatta belki de başladı.
Bir süre sonra algoritma hangi seçeneklerin “rasyonel“ kabul edileceğini de belirlemeye başlayacaktır.
Ciddi ölçüde büyük bir ontolojik kriz ile karşı karşıyayız.
Çünkü mesele yalnızca makinelerin ne yapabileceğinden ziyade insanın karar veren, sorumluluk üstlenen ve anlam üreten bir özne olarak konumunun ne olacağı?
İnsan kendi yarattığı teknik düzen içerisinde bir çeşit “uyurgezer“ olmaya başladı.
Hareket eden fakat nereye gittiğinin bütünüyle farkında olmayan bir varlık.
Goethe'nin Büyücünün Çırağı'nı hatırlayalım.
Süpürgeyi çalıştıran büyüyü bilen çırak, durduran büyüyü unutmuştu.
Bugünkü tartışma da biraz buna benziyor. Yapay zeka CEO’ları gaz pedalının yerini biliyor ama frenin nerede olduğu konusu bir muamma.
Tukidides'ten günümüze söylenen ve rasyonel bulunan hep şu oldu: “Güçlü yapabildiğini yapar, zayıf ise katlanmak zorunda kalır.“
Yapay zekâ çağında ise güçlü, yapabildiğinden korkuyor.
En önemli paradokslardan birisi de faydalarının artması ile risklerin de aynı oranda artması meselesi.
Rakibiniz yapay zeka kullanıyorsa sizin kullanmama lüksünüz hemen hemen yok.
Ama yapay zeka CEO’larının yavaşlama ve rakibin sınırlanması konusuna ortaya attığı görüşler klasik yapay zeka güvenliğinin dışına çıktığımızı gösteriyor.
Uluslararası ilişkilerin oldukça tanıdık dünyasına girdik artık.
Güç, belirsizlik ve korku.
Karşımızdaki mesele aslında bundan daha büyük.
Yapay zekâ, küresel güç dağılımını değiştirebilir.
Ve belki daha önemlisi, devletlerin güvenliği nasıl düşündüklerini de değiştirebilir.
Nükleer çağ bize insanın kendi kendisini yok edecek kadar güçlenebileceğini gösterdi.
Yapay zekâ çağı ise daha zor bir soruyu gündeme getiriyor.
İnsanlık kendi güvenliğini korumaya çalışırken kendi kaderi üzerindeki son sözü de makinelere devredebilir mi?
Barut, imparatorlukların sınırlarını değiştirdi. Buhar makinesi sanayi devrimini doğurdu. Nükleer silah, insanlığa ilk kez kendi kendisini ortadan kaldırabilecek bir kapasite sundu.
Şimdi benzer bir tartışmanın merkezinde yapay zekâ var.
8 Eylül 2026 tarihinde Anthropic'te çalışan Jacob Coxon görevini bıraktı. Gerekçesi tek bir cümleydi: “Şirketler süper zekâya doğru yarışıyor ve hayatlarımızla kumar oynuyor.“
Bu çıkışa Anthropic içindeki Evan Hubinger’den destek geldi. Hatta Hubinger daha da ileri giderek şunları söyledi: "Jacob burada haklı; yapay zekânın tüm insanlığı öldürebileceğine gerçekten samimiyetle inanıyoruz."
Hubinger yapay zeka ajanlarını kasten zorlayıp başarısızlıklarını arayan/tespit eden ekibin başında.
Biraz geriye gidelim Anthropic CEO'su Dario Amodei, Ocak 2026'da yayımladığı The Adolescence of Technology başlıklı uzun yazısında insanlığın yapay zekâ karşısında bir tür “teknolojik ergenlik“ dönemine girdiğini ileri sürmüştü. Bu yazısında kimseyi durmaya ikna edemeyiz diyen Amodei’nin fikirleri kısa sürede değişti.
Haziran ayında yayımladığı Policy on the AI Exponential metni teknolojinin gelişme hızı ile devletlerin, hukuk sistemlerinin ve düzenleyici kurumların tepki verme hızı arasında giderek büyüyen bir uyumsuzluk ortaya çıktığını söylüyordu.
12 Eylül 2026 tarihinde yayınlanan We Must Pace the Frontier başlıklı yazı ise tartışmayı başka bir noktaya taşıdı. Bu yazıda Amodei ileri modellerin geliştirilme hızının yavaşlatılması çağrısında bulundu.
Sam Altman ve Elon Musk da destek verdi. Tartışma marjinal olmaktan çıkarak büyük bir kıyamet retoriğine dönüştü.
Amodei yavaşlatma çağrısında bulunduğu metinde Çin'in yapay zekâda öne geçmesinin ABD ve dünya için ağır bir tehlike olacağını da yazdı ve gelişmiş çiplere yönelik ihracat kontrollerinin sürmesini istedi.
Ayrıca şu sözlere dikkat: “Belli bir eşiğin ötesinde yavaşlarsak Çin bağlantılı projeler öne geçer.“
Yani talep edilen yavaşlama, Çin'in yetişemeyeceği ölçüde bir yavaşlama.
Frene basılıyor ama rekabetin devam edebileceği bir seviye korunmak kaydı ile.
Kopenhag Okulu'nun diliyle söylersek bu sözlerde “güvenlikleştirilen“ tek bir şey var: ABD’nin teknolojik üstünlüğü.
Silikon Vadisi'nin yıllardır birbirine mesafeli duran kampları, güvenlikçilerden savunma teknolojisi girişimcilerine kadar hepsi ama hepsi bu noktada buluşuyor.
Ortak payda: Çin.
ABD Hazine Bakanı Bessent'in Çin'in yapay zekâ yarışını kazanmasını varoluşsal bir tehdit olarak tanımlaması ve Amodei'nin buna katıldığını söylemesi de tesadüf değil.
Yorgun hegemonun kıyamet korkusu ile üstünlüğünü kaybetme korkusu aynı cümlenin içinde dönüp duruyor.
Kıyamet retoriği, ABD-Çin büyük güç rekabeti ile birlikte aynı mantık içerisinde değerlendiriliyor.
Pekin ise tabloyu bambaşka okuyor.
Çin Dışişleri Sözcüsü Guo Jiakun korku yaymanın, çatışmanın ve kıyasıya rekabetin küresel yapay zekâ yönetişimini sekteye uğratacağını belirtiyor.
Global Times ise Amodei'nin önerisini yapay zekâ için bir Soğuk Savaş mantığı olarak çerçeveliyor.
Pekin'in argümanı özetle şu:
“Açık kaynak modellerde ve uygulamalarda hızla ilerlediğimiz bir dönemde küresel yavaşlama çağrısı doğrudan bizim gelişimimizi hedef alır. Birkaç Amerikan şirketinin kendi risk tanımlarını evrensel norm hâline getirmesi kabul edilemez. Teknoloji küreselse yönetişim de küresel olmalıdır.“
Bu itiraz dikkate değer. ABD, kıyamet retoriğini Çin’e yönelik bir çeşit çevrelemeye dönüştürmeye çabalarken Çin ise bu çevrelemeyi yarmanın yollarını arıyor.
Dolayısı ile yapay zekâ güvenliğini jeopolitik rekabete bağlamak işbirliğini zorlaştırıyor.
Şi Cinping'in ABD ziyaretinde de yapay zekâ güvenliği ana başlıklardan biri oldu. Şi’nin yapay zekanın insan kontrolüne kalması gerektiğine dönük açıklamaları önemli.
Ayrıca iki ülke yapay zeka alanında kurulacak bir güvenlik bildirim mekanizması üzerinde de anlaştı. Hatta Rubio’nun acil hat benzetmesi akıllara bir kez daha soğuk savaş dönemini getirdi.
Bu noktada Hobbesian bir dünya geri geliyor diyebilir miyiz?
Hobbes'un dünyasında temel problem kötülükten ziyade belirsizliktir.
Karşındakinin niyetinden emin olamazsın. Onun güçlenmesi senin için tehdit oluşturabilir.
Dolayısıyla kendini korumaya çalışırsın.
Fakat senin güvenlik arayışın karşı tarafın korkusunu tetikler.
Belki de yapay zekânın insanlık açısından en büyük tehlikesi, bir gün bilinç kazanan makinelerin insanlara savaş açması değildir.
Daha yakın ve daha gerçekçi bir tehlike var.
Devletlerin birbirlerinden korkarak hızlandığı, şirketlerin rakiplerinden geri kalmamak için sınırları zorladığı ve insanların güvenlik adına karar verme yetkisini adım adım algoritmalara devrettiği bir düzen.
Yapay zekâ tartışmasında birbirinden ayrılması gereken üç risk düzeyi var: makinenin insan üzerindeki kontrolü, devletlerin birbirleri karşısındaki güvenlik ikilemi ve insanın karar verme yetkisinin giderek algoritmik sistemlere devri.
Özetle bir mana kaybı.
Bu noktada Heidegger’in şu kavramı tartışmayı farklı bir düzleme taşıyor: Gestell.
Heidegger'in Gestell dediği modern teknik mantık, dünyayı giderek hesaplanabilir, sınıflandırılabilir ve kullanılabilir bir kaynak olarak görmeye zorlar.
Orman keresteye, nehir enerjiye, insan ise veriye dönüşür.
Heidegger’in “Tekniğe İlişkin Soruşturma“ isimli eserinde bizlere hatırlattığı bu paradoksa göre insan doğaya egemen olduğunu düşünürken, aslında teknolojik düşünme biçiminin egemenliği altına girmiş olabilir.
Verimlilik, performans, üretkenlik, optimizasyon, ölçüm, maksimum çıktı, minimum maliyet derken insan hayatı da sistemin stok unsuruna dönüşebilir.
Algoritmik akıl, dünyayı optimize edilecek kaynağa indirgediği için, devletler de rekabeti bir optimizasyon problemi olarak görüyor ve tam da bu yüzden frene basamıyorlar.
Sözün özü her şeyi algoritmaların anlayabileceği bir biçime dönüştürüyoruz.
İnsan davranışı veri setine, vatandaş risk skoruna, karar ise olasılık dağılımına dönüşüyor.
Tehlike tam da burada başlıyor.
İnsanoğlu, makineleri kullanırken farkına varmadan makinelerin dünyayı görme biçimini benimsemeye başlamış olabilir hatta belki de başladı.
Bir süre sonra algoritma hangi seçeneklerin “rasyonel“ kabul edileceğini de belirlemeye başlayacaktır.
Ciddi ölçüde büyük bir ontolojik kriz ile karşı karşıyayız.
Çünkü mesele yalnızca makinelerin ne yapabileceğinden ziyade insanın karar veren, sorumluluk üstlenen ve anlam üreten bir özne olarak konumunun ne olacağı?
İnsan kendi yarattığı teknik düzen içerisinde bir çeşit “uyurgezer“ olmaya başladı.
Hareket eden fakat nereye gittiğinin bütünüyle farkında olmayan bir varlık.
Goethe'nin Büyücünün Çırağı'nı hatırlayalım.
Süpürgeyi çalıştıran büyüyü bilen çırak, durduran büyüyü unutmuştu.
Bugünkü tartışma da biraz buna benziyor. Yapay zeka CEO’ları gaz pedalının yerini biliyor ama frenin nerede olduğu konusu bir muamma.
Tukidides'ten günümüze söylenen ve rasyonel bulunan hep şu oldu: “Güçlü yapabildiğini yapar, zayıf ise katlanmak zorunda kalır.“
Yapay zekâ çağında ise güçlü, yapabildiğinden korkuyor.
En önemli paradokslardan birisi de faydalarının artması ile risklerin de aynı oranda artması meselesi.
Rakibiniz yapay zeka kullanıyorsa sizin kullanmama lüksünüz hemen hemen yok.
Ama yapay zeka CEO’larının yavaşlama ve rakibin sınırlanması konusuna ortaya attığı görüşler klasik yapay zeka güvenliğinin dışına çıktığımızı gösteriyor.
Uluslararası ilişkilerin oldukça tanıdık dünyasına girdik artık.
Güç, belirsizlik ve korku.
Karşımızdaki mesele aslında bundan daha büyük.
Yapay zekâ, küresel güç dağılımını değiştirebilir.
Ve belki daha önemlisi, devletlerin güvenliği nasıl düşündüklerini de değiştirebilir.
Nükleer çağ bize insanın kendi kendisini yok edecek kadar güçlenebileceğini gösterdi.
Yapay zekâ çağı ise daha zor bir soruyu gündeme getiriyor.
İnsanlık kendi güvenliğini korumaya çalışırken kendi kaderi üzerindeki son sözü de makinelere devredebilir mi?