1. Giriş: Bilim Neden İktisadi Bir Sorundur?
Bilim insanları neden bulgularını paylaşır? Soru, ilk bakışta kendiliğinden cevaplanacak kadar basit görünebilir — çünkü bilginin yayılması, modern bilimin kurucu varsayımlarından biri olarak kabul edilir. Ancak iktisadi bir mercekle bakıldığında, bu hiç de kendiliğinden değildir. Bilgi, standart bir iktisadi mal değildir: bir kere üretildiğinde kullanımı başkalarını dışlamaz (rakip olmama / non-rivalry) ve paylaşıldığında pratik olarak geri alınamaz (dışlanamazlık / non-excludability). Klasik kamu malı tanımına bu denli yakın bir nesnenin üretimini sürdürecek bireysel teşvikin nereden geldiği sorusu, 1990'lı yıllardan itibaren "Bilim Ekonomisi" (economics of science) adıyla anılan, nispeten genç ama üretken bir araştırma programının merkezi sorunsalını oluşturur.
Bu çalışmanın iddiası, bu programın yalnızca teşvik yapıları ve oyun teorik modellerden ibaret bir iktisat alt-alanı olmadığı; aksine, iktisadi düşünce tarihinin en eski ve en verimli gerilimlerinden birini — ahlak ile çıkar arasındaki ilişkiyi — kendi nesnesi üzerinde yeniden sahnelediğidir. Bu bağlamda, 18. yüzyıl İskoç
Aydınlanması'ndan miras kalan ve Adam Smith'in iki temel eseri arasındaki görünür çelişkiden doğan "Adam Smith Problemi" tartışması, bilim sosyoloğu Robert Merton'ın normatif çerçevesi ile iktisatçı Paul David ve Partha Dasgupta'nın teşvik-temelli okuması arasındaki gerilimi anlamak için şaşırtıcı derecede işlevsel bir analoji sunmaktadır.
Çalışma beş ana bölümden oluşmaktadır. İkinci bölüm, bilim ekonomisinin kavramsal kökenlerini ve temel bulmacasını (bilginin kamu malı niteliği ile bireysel teşvik arasındaki gerilim) ele alır. Üçüncü bölüm, Merton'ın normatif yapısı ile iktisadi teşvik analizinin karşılaştırmasını, Adam Smith Problemi üzerinden derinleştirir. Dördüncü bölüm, Dasgupta-David'in "Bilim Cumhuriyeti/Teknoloji Krallığı" ayrımını tarihsel-kurumsal bir perspektiften inceler. Beşinci bölüm, alana özgü başlıca formel modelleri (öncelik yarışı, sinyal modelleri, Matthew Etkisi'nin path-dependence formalizasyonu) kısaca tanıtır. Altıncı bölüm, bu kuramsal çerçeveyi güncel akademik yayıncılık krizlerine (açık erişim ekonomisi, publish-or-perish kültürü) uygular. Son bölüm ise genel bir sentez sunar.
2. Bilim Ekonomisinin Doğuşu: Kavramsal Kökenler
2.1. Polanyi ve Bilimin Kendiliğinden Düzeni
Alanın kurucu metni olarak sıklıkla anılan çalışma, Michael Polanyi'nin 1962 tarihli "The Republic of Science: Its Political and Economic Theory" başlıklı makalesidir. Polanyi, bilimsel araştırmayı merkezi bir otorite tarafından planlanamayacak, kendi kendini organize eden (self-organizing) bir sistem olarak tanımlar. Bilim insanları, birbirlerinin yayınladığı sonuçları gözlemleyerek kendi araştırma yönelimlerini buna göre ayarlarlar; bu adem-i merkeziyetçi koordinasyon süreci, tıpkı piyasa mekanizmasının fiyatlar aracılığıyla arz-talebi koordine etmesi gibi işler. Polanyi'nin metninde zaten örtük bir iktisadi metafor bulunur: bilim, merkezi planlamanın imkânsız, ama adem-i merkeziyetçi koordinasyonun mümkün olduğu bir sistem olarak kavramsallaştırılır.
Polanyi'nin bu sezgisi, uzun süre yalnızca bir benzetme (analoji) düzeyinde kalmıştır; sistematik bir iktisadi modele dönüştürülmesi ise 1990'lı yıllarda gerçekleşecektir.
2.2. Dasgupta-David ve Yeni Bilim Ekonomisi
Bu sezgiyi formel bir iktisadi çerçeveye taşıyan asıl katkı, Partha Dasgupta ile Paul David'in ortak çalışmalarına, özellikle 1994 tarihli "Toward a New Economics of Science" makalesine aittir. Dasgupta ve David'in temel katkısı, bilimsel bilgiyi açıkça bir kamu malı olarak modellemek ve bu modelin doğurduğu klasik bulmacayı (kamu mallarının eksik üretimi sorunu) bilim insanının davranışına uygulamaktır.
Standart kamu malı teorisi, rakip olmayan ve dışlanamaz malların piyasa tarafından yetersiz üretileceğini öngörür — çünkü üretici, malın faydasının tamamını içselleştiremez (pozitif dışsallık). Bilim söz konusu olduğunda ise gözlemlenen durum bu öngörüyle tam olarak örtüşmez: bilim insanları, bilgiyi saklamak yerine mümkün olduğunca hızlı yayınlamaya güçlü bir eğilim gösterirler. Dasgupta-David'in çözümü, bu görünürdeki paradoksu bir ödül mekanizmasıyla açıklamaktır: bilim insanını motive eden şey doğrudan parasal kazanç değil, öncelik'tir (priority) — "bu keşfi ilk yapan benim" iddiasının toplulukça tanınmasıdır.
Bu mekanizmanın işleyişi şu şekilde özetlenebilir: öncelik iddiası, ancak kamuya açık bir yayınla tescillenebildiği için, bilim insanı bilgiyi saklamaya değil, aksine olabildiğince hızlı açıklamaya teşvik edilir. Sonuç, tuhaf ama tutarlı bir yapıdır: mülkiyet hakları olmaksızın, yalnızca bireysel itibar arayışı aracılığıyla, bilginin hızlı ve açık yayılımını sağlayan bir sistem ortaya çıkar. Bu yapı, Adam Smith'in görünmez el metaforuna çarpıcı bir biçimde benzer: bireysel çıkarın (öncelik/itibar için yarışma) izlenmesi, kolektif olarak arzu edilen bir sonucu (hızlı, açık bilgi yayılımı) kendiliğinden üretir.
2.3. Bilgi Kamu Malı Olarak: Temel Bulmaca
Bu çerçevenin analitik gücü, "öncelik ödülünün" bir turnuva yapısı (tournament structure) taşımasından gelir: yarışı ilk bitiren ödülün tamamını alır, ikinci gelen — bulgusu birebir aynı olsa dahi — neredeyse hiçbir şey kazanmaz (winner-take-all). Bu "kazanan hepsini alır" yapısı, bir yandan araştırmacıları hızlandırıcı bir rekabet baskısı yaratırken, öte yandan toplumsal açıdan verimsiz bir sonuca da yol açabilir: birden fazla ekip, aynı probleme paralel kaynak ayırarak mükerrer çaba (duplication of effort) harcayabilir — bu kaynaklar farklı problemlere yönlendirilseydi toplumsal fayda daha yüksek olabilirdi. Bu gerilim, ilerleyen bölümlerde patent yarışı modelleriyle karşılaştırmalı olarak yeniden ele alınacaktır.
3. Norm, Çıkar ve Ahlak: Merton'dan Adam Smith'e
3.1. Merton'ın Normatif Yapısı (CUDOS)
Bilim ekonomisinin iktisadi okumasından önce, bilim sosyolojisi alanında Robert Merton, 1942 tarihli "The Normative Structure of Science" makalesinde bilimi bir ethos olarak tanımlamıştı — yani bilim insanlarının davranışını yönlendiren, içselleştirilmiş, neredeyse ahlaki nitelikte bir normlar bütünü. Merton'ın önerdiği dört temel norm, literatürde sıklıkla CUDOS kısaltmasıyla anılır:
• Communalism (Ortaklaşmacılık): Bilimsel bulgular topluluğun ortak malı sayılır; hiç kimse bilgiyi kalıcı bir özel mülkiyet olarak tutamaz.
• Universalism (Evrensellik): Bir bilimsel iddianın geçerliliği, onu öne sürenin kimliğinden (statü, milliyet, kurum) bağımsız olarak değerlendirilmelidir.
• Disinterestedness (Çıkarsızlık): Bilim insanı, kişisel kazanç değil bilginin ilerlemesi saikiyle hareket eder — en azından kamuya görünen düzeyde.
• Organized Scepticism (Örgütlü Şüphecilik): Hiçbir iddia, ampirik ve mantıksal denetimden geçmeden kabul edilmez.
Merton'a göre bu dört norm, bilim kurumunun kendi kendini yeniden ürettiği bir ahlaki mimari oluşturur; bu normlar dışarıdan dayatılmaz, bilim insanının mesleki kimliğinin ayrılmaz bir parçası hâline gelir.
3.2. İktisadi Yeniden Okuma
Dasgupta-David'in izinden giden iktisatçılar — bu bağlamda özellikle Paula Stephan'ın 2012 tarihli How Economics Shapes Science adlı kapsamlı çalışması anılmalıdır — Merton'ın "içselleştirilmiş ahlak" açıklamasını bir teşvik yapısı açıklamasıyla tamamlamaya, hatta zaman zaman ikame etmeye çalışırlar. Bu okumaya göre:
• "Çıkarsızlık" görünüşte çıkar-dışı bir davranış değildir; bilim insanı itibar, kariyer ilerlemesi ve gelecekteki fonlama olasılığı için çalışır. Çıkarsızlık görünümünün korunması, sistemin bu şekilde işlediğinde itibarın daha etkin kazanılmasından kaynaklanır.
• "Ortaklaşmacılık" (bilgiyi paylaşma davranışı) bağımsız bir erdem değil, öncelik ödülünün ön koşuludur: bilgi yayınlanmadan öncelik iddia edilemez.
• Normların ihlali — veri sahteciliği, sonuç manipülasyonu, aşırı parçalı yayıncılık ("salam dilimleme")
— bu çerçevede basit bir sapma değil, mevcut teşvik yapısının öngörülebilir bir sonucu olarak okunabilir.
Bu yeniden okuma, ilk bakışta Merton'ın normatif çerçevesini geçersiz kılan indirgemeci bir hamle gibi görünebilir. Ancak aşağıda tartışılacağı üzere, iktisat tarihindeki benzer bir örüntü, bu iki açıklamanın birbirini dışlamak yerine tamamlayabileceğini göstermektedir.
3.3. Adam Smith Problemi ve Paraleli
19. yüzyıl sonunda, özellikle Alman Tarihçi Okulu iktisatçıları arasında yaygınlaşan "Das Adam Smith Problem" tartışması, Smith'in iki temel eseri arasında bir çelişki bulunduğunu ileri sürmüştü. 1759 tarihli The Theory of Moral Sentiments (Ahlaki Duygular Kuramı), insan davranışının temelinde sympathy — başkalarının duygu durumunu paylaşabilme yetisi — ve "tarafsız gözlemci" (impartial spectator) kavramını, yani ahlaki değerlendirmenin başkalarının bakış açısının içselleştirilmesinden doğduğu fikrini merkeze koyar. Buna karşılık 1776 tarihli An Inquiry into the Nature and Causes of the Wealth of Nations (Ulusların Zenginliği), insan davranışının temeline kendi çıkarını (self-interest) yerleştirir — kasabın, biracının ya da fırıncının bize yemeğimizi kendi hayırseverliğinden değil kendi çıkarından ötürü sağladığına dair meşhur pasaj bu yaklaşımın en bilinen ifadesidir.
Modern Smith yorumcuları — bu bağlamda özellikle Amartya Sen'in çalışmaları anılmalıdır — bu görünür çelişkinin büyük ölçüde bir yanlış anlamadan kaynaklandığını savunur. Bu yoruma göre, Smith için sympathy ve self-interest birbirini dışlamaz; çünkü sympathy, esasen başkalarının onayını (approbation) kazanma arzusuyla disipline edilmiş, sosyal olarak biçimlenmiş bir çıkar duygusudur. İnsan, tarafsız gözlemcinin gözünden bakıldığında onaylanabilir bir biçimde davranmak ister; bu istek de zaten onun çıkarının bir parçasıdır. Bu okumada ahlak, çıkarın dışında konumlanan bağımsız bir güç değil, çıkarın sosyal olarak şekillendirilmiş bir versiyonudur.
Bu yapı, Merton-Dasgupta geriliminde neredeyse birebir tekrarlanır. Merton'ın "çıkarsızlık" normu, Ahlaki Duygular Kuramı'ndaki tarafsız gözlemci fikrine yakındır: bilim insanı, meslektaşlarının (gerçek ya da farazi) değerlendirici bakışını içselleştirir. Dasgupta-David'in öncelik ödülü modeli ise Ulusların Zenginliği'ndeki kasapfırıncı mantığına yakındır: bilim insanı bilgiyi paylaşır, çünkü kendi itibarı ve kariyeri bunu gerektirir. Smith yorumundaki iki olası çözüm burada da geçerlidir: (i) gerçek bir çelişki olduğu, normun yalnızca bir maske işlevi gördüğü iddiası; ya da (ii) çelişkinin görünüşte olduğu, aynı olgunun iki farklı analiz düzeyinde ifade edildiği iddiası.
İkinci okumayı destekleyen ampirik bir gözlem mevcuttur: eğer bilim insanının tek motivasyonu çıplak, normsuz bir çıkar hesabı olsaydı, veri sahteciliği ve benzeri davranışların çok daha yaygın olması beklenirdi — çünkü kısa vadede bu tür davranışlar stratejik olarak "rasyonel" olabilir. Oysa bu davranışlar nispeten nadirdir ve bilim topluluğu tarafından güçlü biçimde damgalanır (stigmatize edilir). Bu gözlem, itibar/öncelik arayışının saf stratejik hesaptan ibaret olmadığını, aksine topluluk tarafından onaylanan yollarla itibar kazanma arzusu biçiminde, normla iç içe geçmiş bir çıkar olduğunu düşündürmektedir — tıpkı Sen'in Smith yorumunda self-love kavramının hiçbir zaman sınırsız ve asosyal olmayıp, her zaman sosyal onay ve adalet duygusunun sınırları içinde işlediğini savunması gibi.
4. Bilim Cumhuriyeti / Teknoloji Krallığı Ayrımı
4.1. İki Rejimin Tanımı
Paul David'in özellikle 1990'lar ve sonrasındaki çalışmalarında sistemleştirdiği "Bilim Cumhuriyeti" (Republic of Science) ile "Teknoloji Krallığı" (Kingdom of Technology) ayrımı, bir önceki bölümde tartışılan ahlak-çıkar gerilimini, bu kez iki ayrı kurumsal rejim biçiminde somutlaştırır.
Bilim Cumhuriyeti'nde bilgi, üretildiği anda yayın yoluyla kamusallaştırılır; ödül mekanizması önceliğe dayanır ve winner-take-all yapı geçerlidir; kalite kontrolü hakemlik (peer review) aracılığıyla sağlanır; zımni norm, bilgiyi saklamak değil hızla açıklamaktır. Teknoloji Krallığı'nda ise bilgi patent, ticari sır veya telif hakkı yoluyla korunur; ödül mekanizması doğrudan piyasa kazancıdır, kalite kontrolü piyasa testinden (ticari başarı) geçer; zımni norm ise bilgiyi saklamak ya da yalnızca kontrollü biçimde paylaşmaktır.
4.2. Tarihsel Kurumsal İş Bölümü
David'in temel tezi, bu iki rejimin aynı bilgi üretim sürecinin (Ar-Ge) farklı uçlarında yer almalarına rağmen, tarihsel olarak kurumsal açıdan keskin biçimde birbirinden ayrıştırılmış olduğudur. 19. yüzyıl sonu ile 20. yüzyıl başının üniversitesi, temel bilimi Cumhuriyet mantığıyla üretirken, sanayi bu bilgiyi Krallık mantığıyla ticarileştiriyordu. Bu ayrım, kabaca şu iş bölümüne denk düşer: temel araştırma açık kalır — çünkü kamusal faydası büyüktür ve bireysel patentleme bu faydayı boğar; uygulamalı/ticari geliştirme ise mülkiyet haklarıyla korunur — çünkü yatırımın geri kazanılacağına dair bir güvence olmadan özel sermaye bu alana girmez.
Devamı için...