Oluşan bu elverişli şartlarda Türkiye, 2021 yılından itibaren karşılıklı üst düzey temaslar ve diplomatik girişimlerle BAE ve Suudi Arabistan ile ilişkilerini yeniden tesis etme sürecine girmiştir. Başlangıçta gerilimlerin düşürülmesi ve ticari yatırımların canlandırılması ekseninde şekillenen bu süreç, kısa sürede stratejik iş birlikleri, güvenlik mekanizmaları ve savunma sanayii ortaklıkları ile derinleştirilmiştir. Özellikle Türkiye’nin insansız hava araçları (İHA/SİHA), elektronik harp sistemleri ve gelişmiş muharebe platformlarında ulaştığı teknolojik olgunluk ile sahada kanıtlanmış operasyonel kapasitesi; Körfez başkentlerinin askerî modernizasyon ve tedarik kanallarını çeşitlendirme stratejileriyle örtüşmüştür.
Körfez ülkeleri açısından Suudi Arabistan’ın Vision 2030 hedefleri doğrultusunda savunma harcamalarını yerelleştirme ve yerli üretim yeteneklerini geliştirme önceliği ile BAE’nin ileri teknoloji ve ortak yatırım odaklı savunma vizyonu, Türkiye ile ilişkilerde doğrudan alımın ötesine geçen bir iş birliği modelini gündeme getirmiştir. Bu model; teknoloji transferi, ortak Ar-Ge ve müşterek üretim imkânlarını merkeze almaktadır. Bununla birlikte; küresel aktörlerin bölgedeki güvenlik taahhütlerine dair belirsizlikler, İran merkezli bölgesel güvenlik kaygıları, Kızıldeniz ve Doğu Akdeniz havzalarındaki asimetrik riskler, söz konusu savunma ve güvenlik ilişkilerinin geleceğini şekillendiren temel faktörler arasında yer almaktadır.
Bu çalışma; Türkiye’nin BAE ve Suudi Arabistan ile yürüttüğü normalleşme süreçlerinin savunma sanayii ve güvenlik boyutunu çok yönlü bir yaklaşımla analiz etmeyi amaçlamaktadır. Çalışmanın temel argümanı; tesis edilen savunma sanayii projeleri, güvenlik anlaşmaları ve müşterek askerî eğitim/tatbikat mekanizmalarının yalnızca ekonomik kazanımlar üretmekle kalmayıp, ikili ilişkilerin kurumsallaşmasını hızlandırdığı ve bölgesel güvenlik mimarisinde dengeleyici bir stratejik zemin inşa ettiğidir.
Çalışmanın kavramsal çerçevesi ve araştırma tasarımı için açık kaynak literatür taramasının yanı sıra, yazarın Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi (TASAM) bünyesindeki staj döneminde edindiği sektörel okumalar, stratejik analiz disiplini ve araştırma birikimiyle zenginleştirilmiştir.
2. Kuramsal Çerçeve
Uluslararası ilişkiler disiplininde dış politika dönüşümlerini, ittifak kalıplarını ve devletler arası savunma sanayii ortaklıklarını açıklamak amacıyla muhtelif teorik yaklaşımlardan yararlanılmaktadır. Türkiye ile Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan arasında 2020’li yılların başından itibaren ivme kazanan normalleşme süreçleri ve bu süreçlerin merkezinde yer alan askerî-sınai iş birlikleri; sistemik baskılar, bölgesel güvenlik dinamikleri ve kurumsallaşan iktisadi entegrasyon boyutlarını içeren çok katmanlı bir teorik zemine oturmaktadır. Bu doğrultuda çalışma; Neorealizm ve Güç Dengesi Kuramı, Bölgesel Güvenlik Kompleksi Kuramı ile Karşılıklı Bağımlılık Yaklaşımını sentezleyen analitik bir çerçeve üzerinden yapılandırılmıştır (Aydın, 2004; Sönmezoğlu, 2014).
İlk olarak, Neorealizm ve Güç Dengesi Kuramı, uluslararası sistemin anarşik yapısı altında devletlerin temel motivasyonunun güvenlik, bekâ ve caydırıcılık olduğunu ileri sürmektedir (Waltz, 1979; Walt, 1987). Bu teorik perspektiften bakıldığında; Körfez başkentlerinin geleneksel müttefiklerinin bölgedeki güvenlik taahhütlerinde beliren belirsizlikler karşısında savunma tedarikinde kaynak çeşitlendirmesine gitmesi ve Türkiye’nin sahada kanıtlanmış yerli savunma yetenekleriyle bu ihtiyaca cevap vermesi, rasyonel bir denge arayışı olarak değerlendirilmektedir (Yeşiltaş, 2020). Tarafların bağımsız operasyonel kabiliyetlerini artırma ve dış aktörlere olan bağımlılıklarını asgariye indirme gayretleri, anarşik sistemde devletlerin kendi kendini koruma (self-help) ve bölgesel güç dengesini yeniden tanzim etme refleksleriyle doğrudan örtüşmektedir.
İkinci olarak, Bölgesel Güvenlik Kompleksi Kuramı, güvenlik dinamiklerinin ve tehdit algılarının öncelikle bölgesel düzeyde kümelendiğini, bir aktörün ulusal güvenliğinin çevre coğrafyalardaki gelişmelerden bağımsız ele alınamayacağını savunmaktadır (Buzan & Wæver, 2003). Orta Doğu, Basra Körfezi ve Kızıldeniz havzalarını kapsayan bu bölgesel alanda; sınır güvenliği açıkları, balistik füze riskleri, kritik ticaret yollarına yönelen tehditler ve devlet dışı silahlı unsurlar aktörlerin ortak güvenlik gündemini şekillendirmektedir (Kardaş, 2021). Bu kuram çerçevesinde Türkiye-Körfez yakınlaşması; coğrafi yakınlık ve karşılıklı güvenlik geçirgenliği nedeniyle ortak tehdit algılarına karşı geliştirilen bölgesel bir istikrar arayışının somut yansıması niteliğindedir.
Üçüncü olarak, Karşılıklı Bağımlılık Yaklaşımı, devletler arasındaki ekonomik, sınai ve teknolojik bütünleşmenin çatışma ihtimalini azaltarak iş birliğini kurumsallaştırdığını vurgulamaktadır (Keohane & Nye, 2011). Türkiye ile BAE ve Suudi Arabistan arasında yürütülen savunma projeleri; doğrudan ürün tedarikinin ötesine geçerek teknoloji transferini, ortak üretim hatlarını, yatırım fonlarını ve Vision 2030 benzeri yapısal kalkınma belgeleriyle örtüşen sanayi entegrasyonlarını kapsamaktadır. Tesis edilen bu çok katmanlı sınai ve teknolojik bağlar, dönemsel krizlerin maliyetini yükseltmekte ve hükümetler arası komisyonlar vasıtasıyla ikili ilişkilerin kurumsal bir zemine kavuşmasına teorik dayanak sunmaktadır (Kurç & Oktay, 2018).
Netice itibarıyla ele alınan bu üç teorik yaklaşım, incelenen vakanın farklı boyutlarını birbirini tamamlayacak şekilde aydınlatmaktadır. Neorealizm, aktörlerin savunma ortaklıklarına yönelmesindeki yapısal zorunlulukları ve güç dengesi arayışlarını açıklarken; Bölgesel Güvenlik Kompleksi Kuramı, ortak güvenlik havzasındaki asimetrik tehditlere karşı geliştirilen bölgesel dinamikleri konumlandırmaktadır. Karşılıklı Bağımlılık Yaklaşımı ise savunma sanayii ve sermaye bütünleşmesinin ilişkileri kurumsallaştıran ve sürdürülebilir kılan mekanizmalarını temellendirerek araştırmanın bütüncül bir kuramsal omurga üzerine inşa edilmesini sağlamaktadır.
3. Türkiye-BAE ve Türkiye-Suudi Arabistan İlişkilerinde Normalleşme Süreci
2010’lu yılların başında patlak veren kitlesel halk hareketleri, Orta Doğu’daki güç dengelerini altüst ederken bölge devletlerinin dış politika paradigmalarında da sert kırılmalar yarattı. Türkiye’nin dönüşüm süreçlerinde tabandan gelen siyasi meşruiyet arayışlarına ve değişime arka çıkan bir tutum takınması, bölgesel statükoyu ve rejim güvenliğini korumaya odaklanan Körfez ekseniyle—özellikle Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Suudi Arabistan’la—doğrudan bir jeopolitik sürtüşme alanı açtı. Nitekim 2013’te Mısır’daki askerî darbe, tarafların Libya iç savaşında karşıt aktörleri silahlandırması, Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanı çekişmeleri ve 2017’deki Katar ablukası ilişkileri açık bir hesaplaşma zeminine sürükledi.Fakat bu yıpratıcı rekabet ortamı uzun vadede sürdürülebilir olmadı. Washington’ın Orta Doğu’daki güvenlik taahhütlerini kademeli olarak geri çekmesi, Körfez başkentlerinde derin bir stratejik belirsizlik yarattı; sıfır toplamlı çekişmelerin getirdiği ağır iktisadi fatura ise tarafları daha rasyonel ve çıkara dayalı bir çizgiye itti. Nihayetinde Ocak 2021’de toplanan El-Ula Zirvesi ile Katar ablukasının kaldırılması, Körfez içi tıkanıklığı aşmakla kalmadı; Ankara-Abu Dabi-Riyad hattında karşılıklı güven inşasına kapı aralayan asıl diplomatik kırılma noktasını oluşturdu.
3.1. Türkiye-BAE İlişkilerinde Normalleşme Süreci
Ankara ile Abu Dabi arasındaki buzların erimesi, arka planda istihbarat ve diplomasi bürokrasisinin yürüttüğü yoğun temaslarla başladı. Bu zemin arayışı, 24 Kasım 2021’de dönemin Abu Dabi Veliaht Prensi Şeyh Muhammed bin Zayid Al Nahyan’ın Ankara ziyaretiyle ilk somut meyvesini verdi. Görüşmelerde BAE Kalkınma Fonu (ADQ) öncülüğünde enerji, lojistik, liman işletmeciliği ve teknoloji alanlarına 10 milyar dolarlık doğrudan yatırım ayrılması kararlaştırıldı. Taraflar, siyasi güven krizini iktisadi bağları sıkılaştırarak aşma yolunu seçti (Dışişleri Bakanlığı [MFA], 2021).
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 14-15 Şubat 2022’deki Abu Dabi ziyareti ise süreci liderler düzeyinde resmileştirdi. İmzalanan 13 ayrı mutabakat zaptı; iş birliğinin finansal sermaye akışıyla sınırlı kalmayacağını, savunma ve sanayi gibi kritik sektörlere de uzanacağını gösterdi. Bu yöndeki en somut kurumsal adım, 3 Mart 2023’te imzalanıp aynı yılın eylül ayında yürürlüğe giren Kapsamlı Ekonomik Ortaklık Anlaşması (CEPA) oldu. Gümrük vergilerinin %82’sini kademeli olarak sıfırlayan bu anlaşma, ikili ticaret hacmini 5 yıl içinde 25 milyar dolara taşımayı hedefleyerek ekonomik ilişkilere bağlayıcı bir zemin kazandırdı (Ticaret Bakanlığı, 2023).
19 Temmuz 2023 tarihindeki en üst düzey temaslar ise ortaklığın niteliğini değiştirdi; Yüksek Düzeyli Stratejik Konsey mekanizmasının kurulmasıyla ilişkiler resmen "Stratejik Ortaklık" seviyesine yükseltildi (MFA, 2023a). Ziyarette açıklanan 50,7 milyar dolarlık stratejik anlaşma paketi; enerjiden ulaştırmaya ve savunma sanayiine uzanan geniş bir yatırım portföyünü kapsadı. Kurulan ortak komisyonlar ve teknoloji çalışma grupları, 2010’ların yıpratıcı rekabet modelini rafa kaldırarak yerini ortak güvenlik ve karşılıklı kazanıma dayalı dengeli bir iş birliği yapısına bıraktı.
Devamı için...