Gök Altı’nın Dinamiği ve Statik İllüzyonun Sonu
Dünya iktisat tarihi ve siyasal düşünce perspektifinden bakıldığında Çin, 16. yüzyıldan 20. yüzyılın ortalarına kadar uzanan süreçte, bir medeniyetin kendi mükemmeliyetinin ve ölçeğinin yarattığı "atalet" (inertia) ile bu ataletin dışsal bir şokla parçalanması arasındaki gerilimin en çarpıcı örneğini teşkil eder. Bu çalışma, 1500 yılında dünyanın en büyük iktisadi gücü ve gümüş yutağı olan bir imparatorluğun, nasıl olup da 19. yüzyılda Adam Smith’in tabiriyle "durağan" bir yapıya hapsolduğunu ve 1949 yılına kadar süren o sancılı "Araf" döneminden nasıl bir radikal kopuşla çıktığını analiz etmeyi amaçlamaktadır.
Çalışmanın kuramsal omurgasını iki ana aks oluşturmaktadır:
Birincisi, Çin’in içsel dinamiğidir. Ming ve Qing hanedanları döneminde Çin, dışarıdan bakıldığında istikrarlı bir "Asr-ı Saadet" yaşamaktaydı. Ancak bu istikrar, Mark Elvin’in "Yüksek Seviyeli Denge Tuzağı" olarak tanımladığı, nüfusun ve mevcut verimliliğin teknolojik sıçramayı gereksiz kıldığı bir kilitlenmeyi barındırıyordu. Bu durum, Konfüçyüsçü bürokrasinin toplumsal uyumu kutsayan yapısıyla birleşince, sistemin esneme kabiliyeti kaybolmuş; kurumlar, değişen dünya şartlarına adapte olamayan birer prangaya dönüşmüştür.
İkincisi ise, Batı düşüncesinin Çin’e yönelik felsefi ve sosyolojik teşhisidir. 18. ve 19. yüzyılın dev düşünürleri için Çin, Avrupa’nın "ilerleme" (progress) idealinin antitezidir. Adam Smith için Çin, yasaların sınırına ulaşmış bir "duraklama" örneğidir. Hegel için "zamanın donduğu", bireysel özgürlüğün henüz doğmadığı bir çocukluk evresidir. John Stuart Mill için bireyselliğin ve karakter çeşitliliğinin feda edildiği bir "gelenek despotizmi" laboratuvarıdır. Karl Marx ve Max Weber için ise bu yapı, ya Asya Tipi Üretim Tarzı’nın (ATÜT) bitkisel hayatıdır ya da rasyonel kapitalizmin önündeki aşılmaz bir kültürel bariyerdir.
1839 Afyon Savaşları ile başlayan süreç, bu "donmuş" yapının fiziksel ve zihinsel olarak parçalanmasını temsil eder. 19. yüzyılın yıkıcı dış müdahaleleri, Çin’i tarihin dışından alıp tarihin en kanlı ve dinamik süreçlerinin içine fırlatmıştır. 1900-1949 arası dönem, bu büyük yıkımın ardından gelen bir "doğum sancısı"dır. Bu süreçte Çin, bir yandan sömürgeci güçlerle ve Japon işgaliyle boğuşurken, diğer yandan kendi binlerce yıllık genetiğini (merkeziyetçilik, devletin kutsallığı) modern ideolojilerle harmanlayacağı yeni bir yol aramıştır.
Bu çalışma; Smith’in iktisadi öngörülerinden Hegel’in tarih felsefesine, Marx’ın sınıf analizinden Weber’in din sosyolojisine kadar uzanan geniş bir yelpazede, Çin’in 1949’da "Halkın Cumhuriyeti" olarak ayağa kalkışına kadar geçen o muazzam dönüşümü, kurumsal atalet ve devrimci kopuş ekseninde ele alacaktır.
I. Zirvedeki Donma ve İlk Teşhisler (1500-1800)
Giriş: "Gök Altı"nın Statik İllüzyonu
16.yüzyıldan itibaren Çin (Ming ve ardından Qing hanedanları), dışarıdan bakan bir gözlemci için dünyanın en müreffeh, en düzenli ve en büyük imparatorluğudur. Ancak bu ihtişam, içerisinde "atalet" olarak adlandıracağımız sistemik bir kilitlenmeyi barındırmaktaydı. Bu dönem, Çin’in hem küresel gümüşün nihai yutağı haline geldiği bir iktisadi zirveyi hem de Batı düşüncesinin (Smith ve Hegel nezdinde) Çin’i "tarih dışı" ilan ettiği bir zihinsel donmayı temsil eder.
1.1. İktisadi Miras: Gümüş Bağımlılığı ve "Yüksek Seviyeli Denge Tuzağı"
Ming Hanedanı'nın 1570'lerde hayata geçirdiği "Tek Kamçı" (Single Whip) reformu, vergi sistemini basitleştirerek tüm ödemelerin gümüşle yapılmasını zorunlu kılmıştır. Bu hamle, Çin ekonomisini küresel bir ticaret döngüsüne eklemlemiş; Amerika (Potosi) ve Japonya gümüşü, Manila üzerinden Çin’e akmaya başlamıştır.
Ancak bu parasal bolluk, teknolojik bir sıçramayı tetiklemek yerine Mark Elvin’in "Yüksek Seviyeli Denge Tuzağı" (High-Level Equilibrium Trap) olarak tanımladığı duruma yol açmıştır. Nüfusun hızla artması (1700'lerde 150 milyondan 1790'larda 300 milyona), emeği o kadar ucuzlatmıştır ki; hiçbir girişimci, üretimi artırmak için makineleşmeye (inovasyona) ihtiyaç duymamıştır. Çin, mevcut kurumları ve teknolojisiyle ulaşılabilecek "en üst verimlilik sınırına" dayanmış, ancak bu sınırdan öteye geçecek "yıkıcı yaratıcılık"tan mahrum kalmıştır.
1.2. Adam Smith ve "Durağan Eyalet" (Stationary State) Analizi
Adam Smith, Ulusların Zenginliği (1776) adlı eserinde Çin’i, bir ülkenin mevcut yasaları çerçevesinde ulaşabileceği "tam zenginlik" derecesine ulaşmış, ancak artık ilerlemeyen bir toplum olarak tasvir eder:
"Çin uzun zamandan beri dünyanın en zengin, yani en bereketli, en iyi işlenen, en çalışkan ve en kalabalık ülkelerinden biri gibi görünmektedir. Ancak, görünüşe göre, uzun süredir durağan (stationary) bir haldedir." [1]
Smith’e göre bu duraklamanın iki ana sebebi vardır:
1.Dış Ticaret Fobisi: Çin’in deniz ticaretinden çekilmesi ve yabancı uluslarla rekabeti reddetmesi, teknolojik transferi ve pazar genişlemesini engellemiştir.
2.Kurumsal Güvensizlik: Smith, Çin'deki mülkiyet haklarının keyfiliğine dikkat çeker. "Küçük sermaye sahiplerinin emniyette olmadığı, büyüklerin ise her an bir memurun hışmına uğrayabileceği" bir sistemde, sermaye birikimi rasyonel bir yatırıma dönüşemez.
1.3. Hegel: "Zihnin Çocukluk Evresi" ve Donmuş Tarih
Smith’in kurumsal ve iktisadi teşhisini, G.W.F. Hegel felsefi bir zemine taşır. Hegel için Çin, "Tarih Felsefesi"nde (1837) zamanın akmadığı, "saf tözellik" içinde hapsolmuş bir başlangıç noktasıdır.
Hegel’e göre Çin’de "Özne" (birey) yoktur; sadece "Töz" (İmparator/Devlet) vardır. Hegel’in meşhur ifadesiyle: "Çin’de sadece bir kişi özgürdür, o da İmparator’dur" [2]. Bu mutlak birlik hali, toplumda bir iç gerilim veya diyalektik bir çatışma yaratamadığı için "tarihsel ilerleme" de mümkün olmamaktadır. Hegel’e göre Çin, dışarıdan (Batı’dan) bir müdahale gelmediği sürece kendi içinde sadece bir "mekanik döngü" (hanedan değişimleri) yaşamaya mahkûmdur.
Sonuç: "Asr-ı Saadet"in Görünmez Prangaları
1800 yılına yaklaşırken Çin, kâğıt üzerinde dünyanın en büyük ekonomisidir. Ancak bu büyüklük, Smith’in işaret ettiği "yasaların yetersizliği" ve Hegel’in vurguladığı "zihinsel donmuşluk" ile sarmalanmıştır. Konfüçyüsçü bürokrasi, toplumsal uyumu (harmony) sağlamada ne kadar başarılıysa, değişimi yönetmede o kadar felç halindedir. "Gök Altı"ndaki bu sessizlik, yaklaşmakta olan İngiliz buharlı gemilerinin ve afyon sandıklarının yaratacağı fırtınanın sessizliğidir.