Orta Doğu, yıllardır jeopolitik değişikliklerden en çok etkilenen bölgelerden biri olarak kalmaktadır. 21. yüzyılın başından bu yana bölge, güvenliği tehdit edecek birçok durumla karşı karşıya kalmıştır. Günümüzde, Orta Doğu’nun çeşitli bölgelerinde yaşanan değişikliklere, İsrail-İran ekseni boyunca gerçekleşmekte olan eylemler daha çok etki etmektedir. 2010 yılından itibaren İran, uluslararası toplumla daha kapsamlı entegrasyon yolunda ilk adımlarını atmaya başlamıştır. Özellikle İran’ın uranyum zenginleştirme faaliyetleri konusu, ABD, Birleşik Krallık ve diğer büyük güçlerle ilişkilerinde temel noktalardan biri olmuştur. 2015 yılında bu konuda anlaşmalar yapılmış ve Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın denetimi altında İran’ın barışçıl amaçlı uranyum zenginleştirmesine yönelik bir dizi kısıtlama kaldırılmıştır [1]. Ancak 2018’den itibaren ABD’nin anlaşmalardan çekilmesi, İran’ın Avrupa ülkeleri ile arasındaki ilişkilerde çıkmaza yol açmıştır. O dönemden bu yana İran, geleneksel politika çizgisini yeniden izlemeye başlamıştır.
Ortadoğu’da nükleer silahlara sahip olan İsrail ile bu silahlara sahip olmayı hedefleyen İran arasında devam eden ve geniş kapsamlı sonuçları olan kriz, güvenlik dinamiklerini yeniden şekillendiren kilit faktörlerden biri olarak görülebilir. İran-İsrail ekseni boyunca gelişen kapsamlı kriz, bölgedeki diğer devletlerin ulusal çıkarları için ek risklere yol açmaktadır. Bölgede önemli bir etkiye sahip olan Amerika Birleşik Devletleri’nin müdahalesi, durumu daha da olumsuz bir yöne taşımıştır. Günümüzde İran, topraklarında ABD askeri üslerine ev sahipliği yapan bölge ülkelerine yönelik doğrudan saldırılar düzenlemeye devam etmektedir. Son yıllarda Ortadoğu’daki güvenlik ortamı giderek daha karmaşık hale gelmiştir. Güvenlik kavramı, askeri alanın ötesine taşmaktadır. Enerji ihracatı, deniz taşımacılığı, siber güvenlik ile su ve tuzdan arındırma altyapısı artık ulusal güvenliğin ayrılmaz bileşenleridir. Özellikle Körfez bölgesinde su altyapısı ve petrol sektöründeki tesisler başlıca stratejik hedefler haline gelmiştir [2]. Bu faktör, Orta Doğu’daki değişen güvenlik dinamiklerini etkileyen sorunların sayısını artırmaktadır.
İran’ın Körfez ülkeleriyle olan ilişkilerindeki gelişmeler, güvenlik ile ilgili konular doğrultusunda dikkat çekmeye devam etmektedir. Orta Doğu’daki güvenlik sistemi artık “ABD’nin güvenlik garantilerinin üst düzeyde olduğu, İran ile rekabet ve İsrail’in askeri üstünlüğü“nden oluşan geleneksel modelden uzaklaşmaktadır. Devletlerarası ilişkiler üzerinde ciddi etkileri olan küresel ekonomideki olaylar, güvenlik sisteminin çok kutuplu, parçalanmış ve istikrarsız bir modele doğru ilerlediğini göstermektedir. Körfez ülkeleri daha fazla stratejik özerklik ararken İran, yeni caydırıcı yetenekler geliştirmeye çalışmaktadır. İsrail ise bölgesel askeri üstünlüğünü sağlamlaştırmak için çalışmalarını sürdürmektedir. Dolayısıyla gelecekteki güvenlik mimarisi için kilit soru artık sadece “kim daha güçlü?“ değildir. Asıl mesele, “kim bölgesel gerilimlerin tırmanmasını yönetebilir ve yeni bir kolektif güvenlik mekanizması kurabilir?“ sorusu olacaktır. Bölgede devam eden içsel değişimler giderek daha önemli hale gelecektir. Ülkeler arasındaki ilişkilerin değişen yapısı, siyasi, ekonomik, askeri reformlar, yönetim değişimleri ve teknoloji alanında yaşanan hızlı gelişmeler bölgesel güvenliğin dinamiklerini etkilemektedir.
İran-Suudi Arabistan Rekabetinin Bölgesel Güvenliğe Etkileri
İran-Suudi Arabistan ilişkileri, Orta Doğu’nun bölgesel güvenliğinin şekillenmesinde önemli rolü ile fark yaratan etkenlerden biridir. Ülkeler arasında zaman zaman farklı konular yüzünden gerilimlerin yaşandığının şahidi olmaktayız. Yaşanan gerilimler doğrultusunda iki ülke arasında uzun yıllara dayalı siyasi ve ideolojik etkenleri kendisinde barındıran rekabet ortamı oluşturulmuştur. İki ülke arasında devam eden rekabet, bölgenin diğer aktörleri ile ilişkileri doğrudan etkileme kapasitesine sahiptir. İran-Suudi Arabistan çatışmasının 1979 yılında gerçekleşen İslam Devrimi’nden bu yana devam ettiğini söyleyebiliriz. Bu dönem zarfında her iki ülke için farklı kayıplara yol açan olaylar gerçekleşmiştir. İkili rekabet sebebinden Afganistan’dan Suriye ve Lübnan’a uzanan geniş bölgeyi etkileyecek uzun süreli istikrarsızlık dönemi yaşanmıştır [3].
İki ülke arasında rekabetin başlıca konusunu, askeri, ekonomi ve diğer alanları etkileyecek bölgesel nüfuzun artırılması yönünde atılan adımlar olarak değerlendirebiliriz. İran’ın asıl hedefi, kendi imkanlarından yararlanarak Orta Doğu’daki etki alanını genişletmeye çalışmaktır. Suudi Arabistan ise bölge ülkeleri ile işbirliğini derinleştirmekle, Arap dünyası ve Körfez bölgesindeki liderlik konumunu daha da güçlendirmeyi hedefleyen politika izlemektedir. Bu bağlamda iki ülke arasında rekabetin boyutu büyümeye devam ediyor. İran’ın Suudi Arabistan için hem stratejik hem de ideolojik bir tehdit unsuru olduğunu da ifade etmek gerekir. Ocak 2016’da önde gelen Şii din adamı Şeyh Nimr el-Nimr’in idam edilmesinin ardından protestocular tarafından Tahran’daki Suudi Büyükelçiliği’ne saldırı yapılmıştır. Saldırının ardından İran ile Suudi Arabistan arasındaki diplomatik ilişkiler kesilmiştir [4].
İki ülke arasındaki gergin ortamı yumuşatmak için farklı zamanlarda çok taraflı toplantılar düzenlenmiştir. Ülke resmileri tarafından zaman zaman olumlu ilişkilerin sürdürülmesine yönelik destek ifade edildiğinin de şahidi olmaktayız. 2021 yılında İran’ın desteklediği bazı gruplar tarafından Suudi Arabistan’ın farklı enerji şirketlerine karşı bir dizi eylem gerçekleştirilmiştir [5]. Aynı zamanda, olumsuz etkilere rağmen iki ülke arasındaki ilişkileri normalleştirmek amacıyla çeşitli adımlar da atılmıştır. 2023 yılında Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in önderliği sayesinde iki ülke arasında diplomatik anlaşma imzalanmıştır. Anlaşmaya göre her iki ülke, büyükelçiliklerini yeniden açmayı ve 1998 ile 2001 yıllarında imzalanan işbirliği ve güvenlik anlaşmalarını yeniden yürürlüğe koymayı kabul etmiştir [6].
2024-2025 yıllarına baktığımızda, ilişkilerde normalleşme eğilimlerinin olduğunu görmekteyiz. 2026 yılının ilk aylarından itibaren İsrail-İran çatışmasının etki alanının genişlemesi ve ABD’nin de dahil olmasıyla ilişkiler olumsuz, çok yönlü bir çerçeve kazanmıştır [7]. Suriye’de Esad rejiminin çöküşü ve Lübnan’da Hizbullah’ın zayıflaması gibi faktörler, Suudi Arabistan’a rekabet için avantaj sağlayacak etkenler gibi görülse de Yemen’deki Husilerin yaygın faaliyetleri devam etmektedir. Bu negatif gelişmeler doğrultusunda Suudi Arabistan’ın İran ile işbirliği yönündeki eğilimini sürdürmeye çalışmaktadır. Bunun nedeni, Suudi Arabistan’ın ekonomik gücünü korumak ve ticaretini sürdürmek için Hürmüz Boğazı’nı kullanmak zorunda olmasıdır. 2026 yılı kapsamında İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatması, Suudi Arabistan ekonomisini ciddi risklerle karşı karşıya koymuştur. Öte yandan Suudi Arabistan’ın İran’a karşı alternatif yollar kullanma konusunda da olumlu düşüneceğini söylememiz mümkün. İki devlet arasındaki rekabet çerçevesinin genişlemesi, bölgenin güvenliği için ek sorunlar yaratmaktadır. Özellikle İran’ın yeni silahlar tasarlamak için uranyum zenginleştirme eylemleri, bölgesel güvenlik dinamiklerinde değişikliğe yol açmaktadır. İran’ın nükleer silaha sahip olması, bölgenin istikrarsızlığı adına büyük tehditler oluşturmaktadır. Bu etken, bölgenin gelecekte nükleer silahsız bölge statüsüne ulaşma olasılığını sıfıra indirmektedir.
Özellikle İran’ın nükleer silah elde etmesi, desteklediği güçlerin bu tür silahlara dolaylı yollarla erişimini artıracaktır. Bu durumu tetikleyen başlıca neden, İran hükümetinin idari yapısının güvenilir ve kalıcı dayanaklara sahip olmamasıdır. Bölgede güvenliği sağlamaya yönelik hakim paradigmanın uzun süredir ABD’nin müdahalesine dayandığını belirtmek önemlidir. İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde Körfez ülkeleri, ekonomik ve askeri bir süper güç olan ABD ile kurdukları ittifaka büyük ölçüde güvenmişlerdir. 1979 devrimi ve Şah’ın devrilmesinden kısa bir süre sonra ABD, Körfez’deki askeri varlığını genişletti. Körfez ülkeleri, ABD’den silah satın alarak ve ABD askerlerini bölgeye getirerek güvenliklerinin sağlanacağına umut ettiler [8].
Ancak Suudi Arabistan’ın önderliğinde devletler, ABD tarafından desteklenen güvenlik yapısının ulusal çıkarlarını korumada yeterince etkili olmadığı konusunda hemfikirdir. Devletler artık bölgesel güvenliğin, bölge dışındaki aktörlerin etki mekanizması ile değil, bölgeye doğrudan erişimi olan güçlerle işbirliği yoluyla sağlanabileceğine inanmaktadır. Bu bakış açısı, bölgedeki yeni gelişmelerin ortaya çıkışında kendini göstermektedir. Değişimin yeni örneği kısmında 7 Ağustos 2026 tarihinde Mekke’de Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan tarafından imzalanan Mekke Savunma Anlaşması’nı değerlendirmeliyiz [9]. Anlaşma, yalnız güvenliğin sağlanması konusuna değil, hem de birlikte karar alma becerisini güçlendirmeye odaklanmaktadır. Anlaşmanın bir diğer temel amacı, dış etkenlere karşı ortak savunma mekanizmasının oluşturulmasıdır. İran-Suudi Arabistan rekabeti bağlamında Mekke Anlaşması, öncelikle Suudi Arabistan’ın güvenlik stratejisindeki dönüşümün açısından değerlendirilebilir. İran’ın askeri kapasitesi, füze ve insansız hava aracı teknolojisi, bölgedeki devlet dışı aktörlerle olan bağları Suudi Arabistan’ı için önemli güvenlik sorunları oluşturmaktadır. Yemen’deki Husi milislerinin Suudi Arabistan’ı ve bölgesel iletişim hatlarını hedef alan saldırıları yeniden başlamıştır. Bölgede farklı güvenlik politikalarını izleyen ve Türkiye, Pakistan gibi bölgesel aktörlerin askeri ve stratejik kapasitelerini de içeren daha geniş bir güvenlik ağının oluşturulması büyük önem taşımaktadır. Mekke Anlaşması, İran için doğrudan bir tehdit olarak algılanmasa bile İran’ın bölgesel güvenlik hesaplamalarını etkileyebilecek gelişme niteliğindedir [10].
Sonuç
İran yanlısı güçlerin faaliyetleri, bölgenin güvenliğini olumsuz sonuçlara yol açacak eylemlere maruz bırakmaktadır. Bölgedeki tehlikeli olayların sayısını azaltmak, kalıcı barış ve güvenliğin sağlanması için uygulanabilir çözümler üretmek gerekmektedir. Bölgesel konuları dahilinde barındıran ve bölgenin güvenliğini destekleyecek modelin kurulması büyük önem taşımaktadır. Bu model, karşılıklı saygı, ulusal egemenliğin ve toprak bütünlüğünün korunması, devletlerin iç işlerine karışmama gibi ilkeleri içermelidir. Ancak modelin kurulması adına bazı adımların atılması gerekmektedir. Bu modelin kurulmasının önüne çıkan en büyük engellerden biri, İran tarafından desteklenen Yemen’deki Husi güçleridir. Husi milislerinin yakın zamanda Kızıldeniz’de Suudi Arabistan’ın ham petrol tankerine saldırmış olması bu fikri desteklemektedir.
Öncelikle iki ülke arasında ilişkilerin daha olumlu hale getirilmesi adına İran yanlısı Husi gruplarının Suudi Arabistan’a yönelik saldırıları tamamen ortadan kaldırılmalıdır. İran, ilişkilerin düzenlenmesi konusunda gerçekten kararlıysa, Husilere yönelik belirli dengeleyici politikalar uygulamak zorundadır. İran Husi gruplarını açıkça desteklediğini söylese de, bu grup kendi kuralları doğrultusunda hareket etmektedir. İran’ın bu yönde atabileceği adımları değerlendirdiğimizde, Husilerin Suudi Arabistan’a yönelik saldırılarını sınırlamayı amaçlayan müzakerelerin yapılmasının daha uygulanabilir bir seçenek olduğu görülmektedir. Sonuç olarak, İran da bölgedeki kendi çıkarlarını göz önünde bulundurduğundan, Husileri tamamen kendinden uzaklaştırmak istememektedir. Bu nedenle onlara desteğini sürdürecektir. İran’ın temel hedefi, durum üzerinde daha fazla kontrol sahibi olmasını sağlayacak bir politika izlemek olacaktır.
Devamı için...