Suriye'de son bir haftada olan biten, sıradan bir dış politika haberi değil, bir devletin yeniden doğuşuna dair bir sınav. Ağustos ayının son haftasında iki hat aynı anda ilerledi. Washington, Şam yönetimiyle ekonomik ve diplomatik ilişkileri normalleştirecek adımlar attı. Suriye Demokratik Güçleri ise kendi feshini ilan ederek askeri ve idari yapısını merkezi devlet kurumlarına devretti. Bu iki gelişme ayrı ayrı okunduğunda birer dış haber niteliği taşır, birlikte okunduğunda ise Şam'da devletin yeniden inşa edilme biçimine dair çok daha çarpıcı bir tabloyu ortaya koyar. Aynı hafta içinde ilerleyen bu iki sürecin birbirinden bağımsız olduğunu düşünmek, gelişmelerin siyasi mantığını tamamen gözden kaçırmak anlamına gelir.
Devlet inşası literatürü açısından burada iki farklı süreç iç içe geçiyor. Birincisi Max Weber'den bu yana bilinen klasik soru, devletin meşru şiddet tekelini elinde tutup tutmadığıdır. Suriye Demokratik Güçleri'nin bağımsız bir askeri yapı olarak feshedilip merkezi ordu ile birleşmesi, bu tekeli kağıt üzerinde genişletiyor. İkincisi ise rejim meşruiyeti sorunu, yani Şam yönetiminin hem içeride farklı toplumsal kesimleri hem dışarıda uluslararası aktörleri ikna edecek bir yönetişim modeli kurup kuramayacağı. Yaptırımların gevşemesi ile Suriye Demokratik Güçleri entegrasyonunun aynı hafta ilerlemesi rastlantı değil, bu iki sürecin Washington tarafından da birbirine bağlı görüldüğünün açık kanıtı.
24 Ağustos'ta ABD, Suriye'yi tam 47 yıldır bulunduğu teröre destek veren devletler listesinden çıkardığını açıkladı (Al Jazeera). Aynı süreçte Heyet Tahrir eş-Şam'ın küresel terör örgütü statüsü ve hazine bakanlığının uyguladığı özel lisans yükümlülüğü de kaldırıldı (BBC). TASS'ın aktardığına göre bu adım, Başkan Trump'ın Şam'a yönelik yaptırımları gevşetme sözünün somut karşılığıydı ve Nusra Cephesi olarak da bilinen örgütün terör listesinden çıkarılmasını da kapsadı (TASS). Interfax de benzer şekilde genel lisans uygulamasının sona erdirildiğini doğruladı (Interfax). Lakin Washington bu gevşemeye rağmen El Kaide bağlantısını sürdürdüğü belirtilen iki eski HTS mensubuna yeni yaptırımlar uyguladı, bu da normalleşmenin kayıtsız şartsız ilerlemediğinin en net göstergesiydi.
Güvenlik cephesinde tablo çok daha çarpıcıydı. Suriye Demokratik Güçleri, askeri, güvenlik ve idari yapılarının merkezi devlet kurumlarına entegrasyonu çerçevesinde feshedildiğini duyurdu. Bunu izleyen günlerde Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara, Suriye Demokratik Güçleri'nin eski komutanı Mazlum Abdi'yi cumhurbaşkanlığı danışmanı olarak atadı (Al Jazeera). TASS'ın haberine göre bu atama, Abdi'nin 25 Ağustos'ta duyurduğu feshin doğrudan devamı niteliğinde gerçekleşti (TASS) ve Şam'ın Kürt kökenli komuta kadrosunu tamamen dışlamak yerine yeni sisteme dahil etme tercihini yansıtıyor. Bu, on yılı aşkın bir çatışma sonrasında dikkat çekici bir jest.
Rus basınının aktardığı ayrıntılar sürecin perde arkasını çok daha görünür kılıyor. İzvestiya'ya göre entegrasyon süreci aslında yeni değil, ocak ayında Suriye Demokratik Güçleri ile yeni hükümet arasında imzalanan bir anlaşmaya dayanıyor (İzvestiya) ve bu anlaşma askerlerin kademeli olarak orduya katılmasını, petrol gelirlerinin paylaşılmasını ve Kürtçenin resmi dil olarak tanınmasını öngörüyordu. Kommersant da benzer şekilde entegrasyonun ocak ayındaki mutabakattan bu yana aşama aşama ilerlediğini doğruluyor (Kommersant). Bu ayrıntılar, Ağustos'taki fesih ve atama kararlarının aniden alınmış tek seferlik adımlar olmadığını, aylar öncesinden planlanan bir sürecin nihayet görünür hale gelen aşamaları olduğunu ortaya koyuyor.
Uluslararası tepkiler de sürecin nasıl okunduğunu gösteriyor. İngiltere, Suriye Demokratik Güçleri'nin feshedilmesini memnuniyetle karşıladığını açıkladı (Anadolu Ajansı). Türkiye ise beklenen çizgide kalarak istikrarlı ve birleşik bir Suriye vurgusu yaptı (Anadolu Ajansı). Al Jazeera, TASS, İzvestiya ve Kommersant'ın SANA kaynaklı haberleri, atamanın feshin duyurulmasından yalnızca üç gün sonra geldiğini aktardı, bu da sürecin rastgele değil, önceden planlanmış bir sıralama izlediğine işaret ediyor.
Buradan bakıldığında iki hat arasındaki bağlantı hiç de tesadüfi değil. Şam yönetiminin dışarıda ekonomik alan kazanabilmesi, içeride devlet otoritesini daha görünür ve tekil bir merkezden yönetilir hale getirmesine bağlı. Yaptırımların gevşemesi ile Suriye Demokratik Güçleri'nin resmi kurumlara dahil edilmesi aynı hafta içinde ilerledi, bu da Washington'ın ekonomik normalleşme ile güvenlik entegrasyonunu birbirine bağlı iki koşul olarak gördüğünü düşündürüyor. Dolayısıyla Şam'daki her ekonomik açılım adımı, aslında gizliden gizliye bir güvenlik ve kurumsallaşma sınavına dönüşüyor.
Lakin resmi kurumlara entegrasyon, sahadaki güç ilişkilerinin bir gecede değiştiği anlamına gelmiyor. Suriye Demokratik Güçleri adının kapanması ile silahlı personelin gerçekten tek bir emir komuta zincirine bağlanması, yerel idari yapıların Şam'a uyum sağlaması ve petrol gelirlerinin nasıl paylaşılacağının netleşmesi birbirinden tamamen farklı aşamalar. Bu nedenle önümüzdeki dönemde yalnızca yeni atamalara değil, komuta düzeninin fiilen nasıl işleyeceğine, kuzeydoğudaki idari yetkilerin hangi ölçüde merkeze devredileceğine ve yerel güvenlik birimlerinin Şam'ın emirlerini sahada gerçekten uygulayıp uygulamadığına bakmak gerekecek.
Silahsızlanma, terhis ve yeniden entegrasyon literatüründeki deneyimler acımasız bir gerçeği hatırlatıyor, isim değişikliğinin kurumsal gerçekliğe dönüşmesi genellikle yıllar alır. Silahlı grupların merkezi orduya katılımı sırasında komuta kademesinin kime bağlı kalacağı, yerel birliklerin merkezi emirlere sahada ne ölçüde uyacağı ve ekonomik kaynakların kimin denetiminde paylaşılacağı netleşmedikçe, geçmişteki benzer süreçler sık sık kağıt üzerinde kalmıştı. Suriye örneğinde de fesih kararının kalıcı bir sonuç doğurup doğurmayacağı, büyük ölçüde bu teknik ayrıntıların sahada nasıl çözüleceğine bağlı olacak.
Türkiye açısından dosyanın önemi doğrudan sınır güvenliğiyle ilişkili, hatta belki de bölgedeki hiçbir aktör için bu kadar doğrudan değil. Ankara uzun süredir YPG ve Suriye Demokratik Güçleri'nin ayrı bir askeri yapı olarak varlığının sona ermesini ve Suriye'de merkezi devlet otoritesinin güçlenmesini savunuyor. Bu bağlamda fesih kararı olumlu bir gelişme olarak okunabilir. Öte yandan Türkiye açısından belirleyici olan isim değişikliği değil, askeri kapasitenin ve karar mekanizmasının gerçekten merkezi kurumlara bağlanıp bağlanmadığı olacak. İngiltere'nin kararı memnuniyetle karşılaması da Batılı aktörlerin Suriye'nin toprak bütünlüğü ve kurumsal birleşme başlığında Ankara'ya yakınlaşan bir pozisyon almaya başladığını gösteriyor.
ABD açısından ise çok daha karmaşık bir denge söz konusu. Washington bir yandan Suriye'nin ekonomik izolasyonunu azaltırken, diğer yandan geçmişte güvenlik alanında birlikte çalıştığı Kürt unsurların yeni devlet düzenine nasıl dahil olacağını da yakından izlemek zorunda. Nitekim iki eski HTS mensubuna yönelik yeni yaptırımlar, Washington'ın genel gevşemeye rağmen seçici bir denetim çizgisini sürdürdüğünü gösteriyor. Bu ikili tutum, ABD'nin Şam'a güvenmekle birlikte sürecin her aşamasını tek tek denetlemeyi tercih ettiğine işaret ediyor.
Bölgesel düzeyde de Suriye'deki entegrasyon modelinin nasıl ilerlediği yakından izlenecek. Irak'ta Kürdistan Bölgesel Yönetimi ile Bağdat arasındaki ilişki, benzer bir merkez-çevre dengesinin onlarca yıldır nasıl müzakere edildiğine dair bölgesel bir referans noktası oluşturuyor. Suriye'de Mazlum Abdi'nin danışmanlık düzeyinde sisteme dahil edilmesi, Irak modelindeki federal özerklikten çok daha merkeziyetçi bir formülü işaret ediyor. Bu tercihin bölgedeki diğer Kürt siyasi aktörleri ve komşu ülkeler tarafından nasıl karşılanacağı, Şam'ın kurduğu modelin sürdürülebilirliği açısından belirleyici bir değişken olarak öne çıkıyor.
Önümüzdeki dönemde izlenecek göstergeler nettir. Birincisi, petrol gelirlerinin paylaşımına ilişkin mutabakatın kağıt üzerinde kalmayıp fiilen uygulanıp uygulanmayacağı. İkincisi, Kürtçenin resmi dil olarak tanınmasının yerel yönetim pratiğine ne ölçüde yansıyacağı. Üçüncüsü ise Mazlum Abdi'nin danışmanlık rolünün sembolik mi kalacağı yoksa karar süreçlerinde gerçek bir ağırlık taşıyıp taşımayacağı. Bu üç eksen, entegrasyonun kağıt üzerinde mi kalacağını yoksa kalıcı bir devlet kapasitesine mi dönüşeceğini belirleyecek.
Suriye dosyasında bundan sonra asıl soru Suriye Demokratik Güçleri'nin var olup olmadığı değil, devletin yeniden merkezileşmesinin hangi siyasi sözleşme üzerinden ilerleyeceği. Ekonomik normalleşme, güvenlik kurumlarının birleşmesi ve yerel aktörlerin sisteme katılımı birbirini destekleyen biçimde ilerlerse Şam, on yılı aşkın bir çöküşün ardından ilk kez daha bütünlüklü bir devlet kapasitesi kurabilir. Bu üç alandan biri geride kalırsa ise merkezileşme yeni bir istikrar üretmek yerine eski gerilimleri farklı kurumların içine taşır, yalnızca adı değişmiş bir kırılganlık üretir. Bu nedenle Ankara dahil bölgesel aktörlerin süreci yalnızca güvenlik başlığıyla değil, ekonomi, yerel yönetim ve temsil mekanizmalarıyla birlikte değerlendirmesi gerekecek. Suriye'nin önümüzdeki yıllardaki istikrarı büyük ölçüde bu üç eksenin ne kadar dengeli ilerleyeceğine bağlı olacak, aksi halde Şam yalnızca bir savaşın değil, kendi devlet inşası girişiminin de enkazıyla baş başa kalabilir.
Devlet inşası literatürü açısından burada iki farklı süreç iç içe geçiyor. Birincisi Max Weber'den bu yana bilinen klasik soru, devletin meşru şiddet tekelini elinde tutup tutmadığıdır. Suriye Demokratik Güçleri'nin bağımsız bir askeri yapı olarak feshedilip merkezi ordu ile birleşmesi, bu tekeli kağıt üzerinde genişletiyor. İkincisi ise rejim meşruiyeti sorunu, yani Şam yönetiminin hem içeride farklı toplumsal kesimleri hem dışarıda uluslararası aktörleri ikna edecek bir yönetişim modeli kurup kuramayacağı. Yaptırımların gevşemesi ile Suriye Demokratik Güçleri entegrasyonunun aynı hafta ilerlemesi rastlantı değil, bu iki sürecin Washington tarafından da birbirine bağlı görüldüğünün açık kanıtı.
24 Ağustos'ta ABD, Suriye'yi tam 47 yıldır bulunduğu teröre destek veren devletler listesinden çıkardığını açıkladı (Al Jazeera). Aynı süreçte Heyet Tahrir eş-Şam'ın küresel terör örgütü statüsü ve hazine bakanlığının uyguladığı özel lisans yükümlülüğü de kaldırıldı (BBC). TASS'ın aktardığına göre bu adım, Başkan Trump'ın Şam'a yönelik yaptırımları gevşetme sözünün somut karşılığıydı ve Nusra Cephesi olarak da bilinen örgütün terör listesinden çıkarılmasını da kapsadı (TASS). Interfax de benzer şekilde genel lisans uygulamasının sona erdirildiğini doğruladı (Interfax). Lakin Washington bu gevşemeye rağmen El Kaide bağlantısını sürdürdüğü belirtilen iki eski HTS mensubuna yeni yaptırımlar uyguladı, bu da normalleşmenin kayıtsız şartsız ilerlemediğinin en net göstergesiydi.
Güvenlik cephesinde tablo çok daha çarpıcıydı. Suriye Demokratik Güçleri, askeri, güvenlik ve idari yapılarının merkezi devlet kurumlarına entegrasyonu çerçevesinde feshedildiğini duyurdu. Bunu izleyen günlerde Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara, Suriye Demokratik Güçleri'nin eski komutanı Mazlum Abdi'yi cumhurbaşkanlığı danışmanı olarak atadı (Al Jazeera). TASS'ın haberine göre bu atama, Abdi'nin 25 Ağustos'ta duyurduğu feshin doğrudan devamı niteliğinde gerçekleşti (TASS) ve Şam'ın Kürt kökenli komuta kadrosunu tamamen dışlamak yerine yeni sisteme dahil etme tercihini yansıtıyor. Bu, on yılı aşkın bir çatışma sonrasında dikkat çekici bir jest.
Rus basınının aktardığı ayrıntılar sürecin perde arkasını çok daha görünür kılıyor. İzvestiya'ya göre entegrasyon süreci aslında yeni değil, ocak ayında Suriye Demokratik Güçleri ile yeni hükümet arasında imzalanan bir anlaşmaya dayanıyor (İzvestiya) ve bu anlaşma askerlerin kademeli olarak orduya katılmasını, petrol gelirlerinin paylaşılmasını ve Kürtçenin resmi dil olarak tanınmasını öngörüyordu. Kommersant da benzer şekilde entegrasyonun ocak ayındaki mutabakattan bu yana aşama aşama ilerlediğini doğruluyor (Kommersant). Bu ayrıntılar, Ağustos'taki fesih ve atama kararlarının aniden alınmış tek seferlik adımlar olmadığını, aylar öncesinden planlanan bir sürecin nihayet görünür hale gelen aşamaları olduğunu ortaya koyuyor.
Uluslararası tepkiler de sürecin nasıl okunduğunu gösteriyor. İngiltere, Suriye Demokratik Güçleri'nin feshedilmesini memnuniyetle karşıladığını açıkladı (Anadolu Ajansı). Türkiye ise beklenen çizgide kalarak istikrarlı ve birleşik bir Suriye vurgusu yaptı (Anadolu Ajansı). Al Jazeera, TASS, İzvestiya ve Kommersant'ın SANA kaynaklı haberleri, atamanın feshin duyurulmasından yalnızca üç gün sonra geldiğini aktardı, bu da sürecin rastgele değil, önceden planlanmış bir sıralama izlediğine işaret ediyor.
Buradan bakıldığında iki hat arasındaki bağlantı hiç de tesadüfi değil. Şam yönetiminin dışarıda ekonomik alan kazanabilmesi, içeride devlet otoritesini daha görünür ve tekil bir merkezden yönetilir hale getirmesine bağlı. Yaptırımların gevşemesi ile Suriye Demokratik Güçleri'nin resmi kurumlara dahil edilmesi aynı hafta içinde ilerledi, bu da Washington'ın ekonomik normalleşme ile güvenlik entegrasyonunu birbirine bağlı iki koşul olarak gördüğünü düşündürüyor. Dolayısıyla Şam'daki her ekonomik açılım adımı, aslında gizliden gizliye bir güvenlik ve kurumsallaşma sınavına dönüşüyor.
Lakin resmi kurumlara entegrasyon, sahadaki güç ilişkilerinin bir gecede değiştiği anlamına gelmiyor. Suriye Demokratik Güçleri adının kapanması ile silahlı personelin gerçekten tek bir emir komuta zincirine bağlanması, yerel idari yapıların Şam'a uyum sağlaması ve petrol gelirlerinin nasıl paylaşılacağının netleşmesi birbirinden tamamen farklı aşamalar. Bu nedenle önümüzdeki dönemde yalnızca yeni atamalara değil, komuta düzeninin fiilen nasıl işleyeceğine, kuzeydoğudaki idari yetkilerin hangi ölçüde merkeze devredileceğine ve yerel güvenlik birimlerinin Şam'ın emirlerini sahada gerçekten uygulayıp uygulamadığına bakmak gerekecek.
Silahsızlanma, terhis ve yeniden entegrasyon literatüründeki deneyimler acımasız bir gerçeği hatırlatıyor, isim değişikliğinin kurumsal gerçekliğe dönüşmesi genellikle yıllar alır. Silahlı grupların merkezi orduya katılımı sırasında komuta kademesinin kime bağlı kalacağı, yerel birliklerin merkezi emirlere sahada ne ölçüde uyacağı ve ekonomik kaynakların kimin denetiminde paylaşılacağı netleşmedikçe, geçmişteki benzer süreçler sık sık kağıt üzerinde kalmıştı. Suriye örneğinde de fesih kararının kalıcı bir sonuç doğurup doğurmayacağı, büyük ölçüde bu teknik ayrıntıların sahada nasıl çözüleceğine bağlı olacak.
Türkiye açısından dosyanın önemi doğrudan sınır güvenliğiyle ilişkili, hatta belki de bölgedeki hiçbir aktör için bu kadar doğrudan değil. Ankara uzun süredir YPG ve Suriye Demokratik Güçleri'nin ayrı bir askeri yapı olarak varlığının sona ermesini ve Suriye'de merkezi devlet otoritesinin güçlenmesini savunuyor. Bu bağlamda fesih kararı olumlu bir gelişme olarak okunabilir. Öte yandan Türkiye açısından belirleyici olan isim değişikliği değil, askeri kapasitenin ve karar mekanizmasının gerçekten merkezi kurumlara bağlanıp bağlanmadığı olacak. İngiltere'nin kararı memnuniyetle karşılaması da Batılı aktörlerin Suriye'nin toprak bütünlüğü ve kurumsal birleşme başlığında Ankara'ya yakınlaşan bir pozisyon almaya başladığını gösteriyor.
ABD açısından ise çok daha karmaşık bir denge söz konusu. Washington bir yandan Suriye'nin ekonomik izolasyonunu azaltırken, diğer yandan geçmişte güvenlik alanında birlikte çalıştığı Kürt unsurların yeni devlet düzenine nasıl dahil olacağını da yakından izlemek zorunda. Nitekim iki eski HTS mensubuna yönelik yeni yaptırımlar, Washington'ın genel gevşemeye rağmen seçici bir denetim çizgisini sürdürdüğünü gösteriyor. Bu ikili tutum, ABD'nin Şam'a güvenmekle birlikte sürecin her aşamasını tek tek denetlemeyi tercih ettiğine işaret ediyor.
Bölgesel düzeyde de Suriye'deki entegrasyon modelinin nasıl ilerlediği yakından izlenecek. Irak'ta Kürdistan Bölgesel Yönetimi ile Bağdat arasındaki ilişki, benzer bir merkez-çevre dengesinin onlarca yıldır nasıl müzakere edildiğine dair bölgesel bir referans noktası oluşturuyor. Suriye'de Mazlum Abdi'nin danışmanlık düzeyinde sisteme dahil edilmesi, Irak modelindeki federal özerklikten çok daha merkeziyetçi bir formülü işaret ediyor. Bu tercihin bölgedeki diğer Kürt siyasi aktörleri ve komşu ülkeler tarafından nasıl karşılanacağı, Şam'ın kurduğu modelin sürdürülebilirliği açısından belirleyici bir değişken olarak öne çıkıyor.
Önümüzdeki dönemde izlenecek göstergeler nettir. Birincisi, petrol gelirlerinin paylaşımına ilişkin mutabakatın kağıt üzerinde kalmayıp fiilen uygulanıp uygulanmayacağı. İkincisi, Kürtçenin resmi dil olarak tanınmasının yerel yönetim pratiğine ne ölçüde yansıyacağı. Üçüncüsü ise Mazlum Abdi'nin danışmanlık rolünün sembolik mi kalacağı yoksa karar süreçlerinde gerçek bir ağırlık taşıyıp taşımayacağı. Bu üç eksen, entegrasyonun kağıt üzerinde mi kalacağını yoksa kalıcı bir devlet kapasitesine mi dönüşeceğini belirleyecek.
Suriye dosyasında bundan sonra asıl soru Suriye Demokratik Güçleri'nin var olup olmadığı değil, devletin yeniden merkezileşmesinin hangi siyasi sözleşme üzerinden ilerleyeceği. Ekonomik normalleşme, güvenlik kurumlarının birleşmesi ve yerel aktörlerin sisteme katılımı birbirini destekleyen biçimde ilerlerse Şam, on yılı aşkın bir çöküşün ardından ilk kez daha bütünlüklü bir devlet kapasitesi kurabilir. Bu üç alandan biri geride kalırsa ise merkezileşme yeni bir istikrar üretmek yerine eski gerilimleri farklı kurumların içine taşır, yalnızca adı değişmiş bir kırılganlık üretir. Bu nedenle Ankara dahil bölgesel aktörlerin süreci yalnızca güvenlik başlığıyla değil, ekonomi, yerel yönetim ve temsil mekanizmalarıyla birlikte değerlendirmesi gerekecek. Suriye'nin önümüzdeki yıllardaki istikrarı büyük ölçüde bu üç eksenin ne kadar dengeli ilerleyeceğine bağlı olacak, aksi halde Şam yalnızca bir savaşın değil, kendi devlet inşası girişiminin de enkazıyla baş başa kalabilir.