Devletlerin tarihinde bazı kararlar, yalnızca askerî sonuçlarıyla değil, üstlenilen stratejik maliyetler bakımından da anlam kazanır. 20 Temmuz 1974 tarihinde başlayan Kıbrıs Barış Harekâtı, Türkiye Cumhuriyeti açısından bu nitelikte bir dönüm noktasıdır. Söz konusu karar, yalnızca Kıbrıs Türk toplumunun güvenliğini sağlamaya yönelik bir askerî müdahale değil, aynı zamanda Türkiye'nin uluslararası sistem içerisindeki diplomatik hareket alanını, ekonomik kapasitesini ve ittifak ilişkilerini riske ederek benimsediği kapsamlı bir stratejik tercih niteliğindedir.
1960 Londra ve Zürih düzenlemeleri, Kıbrıs Türklerini adanın kurucu ortaklarından biri olarak tanımlamıştır. Cumhurbaşkanı Yardımcılığı makamı Türk toplumuna tahsis edilmiş, bu makama veto yetkisi tanınmış, Temsilciler Meclisinde yaklaşık yüzde 30 oranında temsil öngörülmüş ve kamu yönetimi ile güvenlik bürokrasisine belirli oranlarda katılım anayasal güvence altına alınmıştır. Dolayısıyla temel sorun, anayasal düzenin tanıdığı hakların mevcut olmaması değil, söz konusu düzenin kısa süre içerisinde fiilen işlevsiz hâle getirilmesidir. 1963 Kanlı Noel olaylarının ardından anayasal ortaklığın çökmesi, Türk toplumunun çok sayıda yerleşim yerinden ayrılmak zorunda kalması ve küçük enklavlarda yaşamaya mecbur bırakılmasıyla bu haklar fiilen kullanılamaz hâle gelmiştir. 15 Temmuz 1974 darbesi ise Enosis hedefini hayata geçirmeye yönelik somut bir girişime dönüşmüş ve Türkiye, garantörlük hakkına dayanarak müdahalede bulunmuştur.
Türkiye bu kararı alırken yalnızca askerî risk üstlenmemiştir. Cumhuriyet'in kuruluşundan itibaren Batı ittifakı içerisinde tesis ettiği diplomatik güvenilirliği, NATO içerisindeki konumu ve ABD ile yürüttüğü savunma ilişkileri de risk altına girmiştir. Başka bir ifadeyle Ankara, Kıbrıs'ta yalnızca askerî güç kullanmakla kalmamış, uluslararası sistemin doğurabileceği diplomatik ve stratejik maliyetleri de peşinen kabul etmiştir.
Müdahalenin ardından uygulanan Amerikan silah ambargosu ve teknoloji kısıtlamaları, Türk Silahlı Kuvvetlerinin modernizasyon sürecini doğrudan etkilemiştir. Yedek parça temininden mühimmat tedarikine kadar birçok alanda yaşanan sorunlar, kritik savunma sistemlerinde dışa bağımlılığın ulusal güvenlik açısından ne ölçüde kırılgan bir yapı oluşturduğunu açık biçimde ortaya koymuştur. 1970'lerin sonu ile 1980'lerin başında hazırlanan Batılı istihbarat değerlendirmelerinde de Türkiye'nin modernizasyon ihtiyacına ve askerî kapasitesindeki yapısal sorunlara dikkat çekilmiştir.
Bununla birlikte söz konusu süreç, Türkiye'nin stratejik özerklik anlayışının gelişiminde de belirleyici bir başlangıç noktası oluşturmuştur. ASELSAN'ın kuruluşuyla başlayan millî savunma sanayii hamlesi, sonraki yıllarda TUSAŞ, HAVELSAN, ROKETSAN, TEI ve çok sayıda yerli şirketin katkısıyla kurumsal bir nitelik kazanmıştır. Günümüzde savunma sanayiinde ulaşılan yüksek yerlileşme oranı, yalnızca teknolojik bir başarı olarak değerlendirilmemelidir. Bu kapasite, 1974 sonrasında edinilen stratejik derslerin ve ambargoların meydana getirdiği kurumsal hafızanın bir ürünüdür.
Kıbrıs bağlamında üstlenilen maliyet, savunma sanayii alanıyla sınırlı kalmamıştır. Türkiye, petrol krizlerinin, yüksek enflasyonun ve ekonomik kırılganlığın belirgin olduğu bir dönemde ilave uluslararası baskılarla karşı karşıya kalmıştır. Bu tecrübe, Ankara'nın sonraki yıllarda tek taraflı askerî müdahalelerin diplomatik maliyetlerini daha dikkatli biçimde hesaplayan bir güvenlik kültürü geliştirmesinde etkili olmuştur. Bosna Savaşı sırasında Türkiye'nin daha etkin bir askerî rol üstlenememesi yalnızca bu faktörle açıklanamaz. Bununla birlikte Kıbrıs sonrasında oluşan maliyet algısının, karar vericilerin hareket alanını etkileyen unsurlardan biri olduğu da göz ardı edilmemelidir.
Harekâtın bir diğer boyutunu toplumsal fedakârlık oluşturmaktadır. O dönemde Türk Silahlı Kuvvetleri, personel ihtiyacını büyük ölçüde zorunlu askerlik sistemi aracılığıyla karşılamaktaydı. Harekâta katılanların önemli bir bölümü, askerliği meslek olarak seçmiş kişilerden değil, vatani hizmet yükümlülüğünü yerine getiren vatandaşlardan oluşmaktaydı. Bu tespit, profesyonel askerlerin fedakârlığını azaltmamakta; aksine 1974'te toplumun geniş kesimlerinin savaşın yükünü doğrudan üstlendiğini ve şehitlik ile gaziliğin yalnızca profesyonel bir mesleğin değil, vatandaşlık sorumluluğunun da parçası olduğunu göstermektedir.
Türkiye'nin Kıbrıs'a ilişkin sorumluluğu 1974 yılında sona ermemiştir. Adadaki askerî caydırıcılığın sürdürülmesi, kamu maliyesine yapılan transferler, altyapı yatırımları, sağlık ve ulaştırma projeleri ile deniz altından içme suyu temini gibi stratejik yatırımlar, yarım asrı aşan bir güvenlik maliyetine dönüşmüştür. Bu nedenle Kıbrıs meselesi, yalnızca bir dış politika başlığı olarak değil, uzun vadeli bir güvenlik ve kamu politikası tercihi olarak değerlendirilmelidir.
Günümüzde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin sahip olduğu siyasal kurumlar, yönetsel makamlar ve uluslararası müzakere süreçlerinde muhatap olabilme konumu, kendiliğinden oluşmuş veya Türkiye'nin güvenlik katkısından bağımsız biçimde sürdürülebilen kazanımlar değildir. Kıbrıs Türk tarafının bugün bir siyasal özne sıfatıyla müzakere masasına oturabilmesi, talepler ileri sürebilmesi ve geleceğine ilişkin seçenekleri tartışabilmesi, Türkiye'nin 1974'te tesis ettiği güvenlik düzeninin ve bu düzeni yarım asırdır askerî, ekonomik ve kurumsal araçlarla korumasının sonucudur. Bu bakımdan Kıbrıs Türk tarafının yalnızca bulunduğu müzakere makamı değil, bu makam üzerinden kullandığı müzakere kapasitesi de Türkiye'nin sağladığı güvenlik ve caydırıcılık zeminine dayanmaktadır.
2004 Annan Planı referandumu, bu tablonun en çarpıcı sınamasıdır. Kıbrıs Türk tarafı yüzde 65 oranında çözüm lehine oy kullanmış, Rum tarafı ise planı yüzde 76 ile reddetmiştir. Buna rağmen Avrupa Birliği üyeliği Rum yönetimine tek taraflı olarak tanınmış, Kıbrıs Türklerine vaat edilen izolasyonların kaldırılması ve doğrudan ticaret düzenlemeleri hayata geçirilmemiştir. Bu tecrübe iki temel sonucu ortaya koymaktadır: Birincisi, uzlaşma iradesi tek başına uluslararası statü üretmemektedir. İkincisi, Kıbrıs Türklerinin karşılaştığı izolasyonun kaynağı Türkiye'nin varlığı değil, tanınmışlık asimetrisinin Rum tarafınca bir baskı aracına dönüştürülmesidir. Dolayısıyla mevcut kısıtların sorumluluğunu güvenlik garantörüne yüklemek, izolasyonu üreten asıl mekanizmayı gözden kaçırmak anlamına gelmektedir.
Türkiye'nin adada yaklaşık 40 bin kişilik askerî varlığını sürdürmesi, geçmişte kurulmuş bir düzenin sembolik biçimde korunmasından ibaret değildir. Bu kuvvet, Kıbrıs Türk tarafının baskı, zorlayıcı diplomasi veya tek taraflı fiilî durumlar karşısında siyasal özne olma niteliğini muhafaza edebilmesinin aktif güvencesidir. Askerî caydırıcılık ortadan kalktığında kaybedilecek olan yalnızca fiziksel güvenlik değildir. Kıbrıs Türklerinin bugün sahip olduğu pazarlık gücü, müzakere eşitliği ve bağımsız karar alma alanı da kısa sürede aşındırılabilir. Güç asimetrisinin yeniden belirleyici hâle gelmesi durumunda Kıbrıs Türk tarafının müzakere eden bir aktör olmaktan çıkarılarak çoğunluk iradesine tabi, korunmasız bir topluluk konumuna sürüklenmesi gerçek bir stratejik risktir.
Devamı için...