Çok Kutuplu Küresel Düzen ve NATO 3.0
Dr. Hüseyin KORKMAZNATO liderleri 7-8 Temmuz'da Ankara'da toplanıyor.
2004 İstanbul Zirvesi'nden yirmi iki yıl sonra Türkiye'de ve ilk kez başkentte.
Bu zirvenin kavramsal karşılığı ise net: NATO 3.0.
Şöyle özetleyelim.
NATO 1.0 Soğuk Savaş'tı. Belirgin bir düşman, net ve keskin bir cephe, kolektif savunma.
NATO 2.0 ise bir bakıma kriz yönetimiydi. Balkanlar, Afganistan, Libya. NATO’nun yönünü belli ölçülerde kaybettiği ve akıllı savunma gibi maliyeti düşürmeye çabalayan stratejilerin etkin olduğu dönem.
NATO 3.0 ise ön planda akut tehdit Rusya arka planda ise asıl meydan okuma olarak kodlanan Çin ile rekabeetin gölgesinde şekillenecek. Ayrıca kesif bir külfet tartışmasının ittifakın merkezine oturduğu dönem olacak gibi görünüyor.
Buradaki asıl kırılma şurada.
Tartışma artık külfet paylaşımından “külfet kaydırmaya“ evrilmiş durumda.
ABD; büyük güç rekabeti, nükleer caydırıcılık, stratejik istihbarat ve küresel güç projeksiyonuna odaklanırken konvansiyonel savunma yükü Avrupa'ya devrediliyor.
Bahse konu yeni düsturun adı da konuldu: "Bağımlılık yerine ortaklık."
Tercümesi şu: Amerikan şemsiyesi kapanmayacak ama artık herkesi ıslanmaktan da korumayacak.
Mayıs ayında Pekin'de gördüğümüz fotoğrafın devamı olarak yorumlamak mümkün.
Rakibiyle "yapıcı stratejik istikrar" formülüne razı olan yorgun hegemon, şimdi müttefiklerine "elinizi cebinize atın ve kendi
kabiliyetinizi üretin" diyor.
Arka plandaki asıl meydan okuma Çin demiştik.
Çin'in NATO metinlerindeki serencamını 2019'dan beri adım adım yazalım.
2019 Londra: Çin ilk kez metne girdi ve “fırsat-zorluk ikilemi“ içerisinde ele alındı.
“Çin’in artan etkisi ve uluslararası politikaları, birlikte ele almamız gereken hem fırsatlar hem de zorluklar sunmaktadır.“
2021 Brüksel: ton sertleşti. "Sistemik meydan okuma."
2022 Madrid: Sistemik meydan okuma, on yılda bir güncellenen stratejik konseptin içine derc edildi. Bu zirvede ayrıca Çin ve
Rusya arasında derinleşen stratejik ortaklık ve kurallara dayalı düzeni baltalama yönündeki girişimlere işaret edildi.
2023 Vilnius: sistemik meydan okuma teyit edildi, Çin-Rusya ortaklığına dair endişe sürdürüldü.
2024 Washington: Çin doğrudan Rusya'nın Ukrayna'ya karşı savaşının "kesin/belirleyici kolaylaştırıcısı“ ilan edildi.
2025 Lahey: Zirvenin beş paragraflık kısa bildirisinde Çin’e hiç atıf yapılmadı.
Yedi yılda stratejik zorluktan sistemik meydan okumaya uzanan bir tanımlama ölçeği.
Ne var ki Lahey'de bu tırmanış aniden kesildi. Kısa bildiride Çin'e hiçbir atıf yoktu. Trump'ın Pekin'le rekabeti dondurma arayışı, ittifakın doktriner dilinde bir askıya alma dönemine girildiğini işaret ediyor olabilir.
Asıl paradoks ise burada.
Washington ikili düzlemde Pekin'le rekabeti "dondururken" ittifakın doktriner dili Çin'i rakip olarak kodlamaya devam edecek
mi?
Ankara Zirvesi bu makası nasıl yönetecek? Zirvenin görünmeyen ama en kritik dosyalarından birisi de bu olacak.
Peki Türkiye nerede duruyor?
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'ın Singapur'da çizdiği çerçeve önemli bir kerteriz sunuyor.
Fidan'ın mesajının omurgası şuydu: Çok kutuplu düzende Türkiye seyirci olmaktan ziyade bölgesel kurucu aktör olmak istiyor.
Fidanın da deyimi ile "uluslararası sistem artık sabit bir takımyıldızı değil."
Başat aktörler stratejik feragate sürüklenirken diğerleri fail olma/aktör olma kapasitesinden vazgeçmemeli.
Bu iddia “stratejik özerklik“ olarak rafine edilebilir.
Öte yandan bu güçlü iddianın retorikten ziyade bir kapasiteye dayandığını da not etmek elzem.
Türkiye; NATO'nun ikinci büyük ordusu, savunma sanayiinde yüzde 82'ye ulaşan yerlilik oranı ve 10 milyar doları aşan ihracatıyla ittifak içinde güvenlik tüketen değil tam aksine güvenlik üreten bir aktöre dönüştü.
Üstelik doğu ve güney kanatlarının gündemlerini aynı anda okuyabilen tek müttefik: Karadeniz’den Suriye'ye ve ordan Afrika’ya uzanan bir hat.
NATO 3.0'ın aradığı müttefik profili tam da bu aslında. Yani kendi güvenliğini üretebilen, özerkliğini ittifak kapasitesine dönüştürebilen bir devlet.
Şimdi asıl iddiama geleyim.
Öncelikle şerhimi düşeyim. Türkiye'nin stratejik özerklik arayışını romantik bir "üçüncü yol" hikâyesi olarak okumamak
gerekiyor.
Bu, küresel fetret devrinin orta ölçekli güçlere dayattığı yapısal bir davranış: “dengeleme“.
Literatürdeki benzerlerinden biri riskten korunma. Ama dengeleme daha farklı. Riskten kaçınırken nötrleşmekten ziyade daha
fazla sorumluluk alan ve çok kutuplu küresel düzende ortaya çıkan boşlukları dolduran bir manevra yönetimi söz konusu.
Mantık son derece basit. Başat güçlerin güvenilirliği aşınıyorsa tek bir güce yaslanmak yerine feragat edilen alanlarda
sorumluluğu üstlenmek.
Özetle “aktif diplomasi“ ve “bölgesel sahiplenme“.
İran savaşı bu dersi herkese verdi. Japonya'nın silahlanması, Körfez'in çeşitlenen ortaklıkları, Hindistan'ın çok yönlülüğü aynı
yapısal basıncın farklı tezahürleri.
Türkiye'ninki de öyle.
Ankara, NATO masasında oturmaya devam ediyor. Çünkü Carney'nin Davos'ta hatırlattığı düstur ortada: “Masada değilseniz, menüdesiniz.“
Ama aynı Ankara; Şanghay İşbirliği Örgütü'yle de diyalog kuruyor ve Avrasya ile ekonomik derinlik de arıyor.
Çok kutuplu küresel düzende bu bir çelişki değil.
Stratejik özerklik söylemine eşlik eden bir dengeleme pratiği.
Daha önceki yazılarımdan birinde de ifade ettiğim gibi “Türkiye'nin diplomatik aklı; aktif diplomasi ve bölgesel sahiplenme ile belirsizlik çağında dış politikasını dengelemeye çalışıyor ve manevra alanını korumayı hedefliyor.“
Hatta bir adım ileri gidelim.
Ankara, kutuplaşmanın sertleştiği her eşikte kendine bir ara koridor açmayı hedeflemekte, özerkliğin kendisinden ziyade
özerkliğe zemin hazırlayacak bir manevra alanını muhafaza etmeye çalışıyor.
İşin ironik tarafı şu: NATO 3.0'ın "bağımlılık yerine ortaklık" formülü, Türkiye'nin yıllardır eleştirilen bu çizgisini fiilen
meşrulaştırıyor. Dün "eksen kayması" olarak kodlanan davranış, bugün ittifakın aradığı müttefik modeli haline dönüşmüş
durumda.
Elbette bu stratejinin de sınırları var.
Unutmayalım ki dengeleme, ancak kutuplar arası boşluk var oldukça çalışır. Rekabet sertleşir ve bloklar kristalize olursa bu
alan daralır herkesten tarafını net bir şekilde seçmesi istenebilir.
O zaman bu söylem de pratik te sınanabilir fakat küresel konjonktür en azından an itibari ile böyle bir momentuma sahip değil.
İkinci sınır kapasite: F-35 ve CAATSA yaptırımlarının hatırlattığı gibi özerklik iddiası sürekli yatırım ister.
Sonuç olarak Ankara Zirvesi iki şeyi aynı anda gösterecek.
Birincisi, NATO külfet kaydırma sürecini caydırıcılık boşluğu yaratmadan yönetmeye çalışacak. Bu çerçevede yüzde 5
savunma hedefi daha somut bir hale getirilebilir. Avrupa’nın daha fazla sorumluluk üstleneceği yeni bir savunma planlama
döngüsü öne çıkacaktır.
Kısacası bu zirvede NATO’nun son üç yıldaki taahhütlerinin somuta dönüştürüp dönüştüremeyeceği sorusuna yanıt aranacak.
İkinci olarak Türkiye, bu dönüşümün hem test alanı hem de model ülkesi olacaktır.
İttifakın merkezine yürürken ittifak dışı seçeneklerini de büyüten bir aktör.
Savunma sanayisinde yaşanan gelişmeler ile Ankara’nın Avrupa’nın güvenliği içindeki rolü yeniden çerçevelenecek.
1952’deki iki kutuplu dünya pozisyon dayatıyordu.
2026'da ise çok kutuplu küresel düzene doğru evrilen küresel fetret devri ise boşluklar üretiyor ve Ankara bu kez kendi masasını kurmaya çalışıyor.
Dolayısı ile Türkiye, kutuplar arası boşluklarda kendisine bir manevra alanı inşa etmeye çabalıyor.
Türkiye'nin yaptığı tam olarak budur.
X/@drhkorkmaz