Marka Şehirler ve Medeniyet
Sivas ve Divriği 1
Mehmet Sermet MOLU
Öteden beri görmek isterdim, fotoğraflarından, hakkında yazılıp çizilenlerden bildiğim Divriği Ulu Camii’ni. Konakları, günlük yaşamı, insanı dünyada en tabii hali ile görebileceğimiz tek mekan olduğunu düşündüğüm arastası, sakin ve huzurlu sokakları ile Divriği’yi.
İnsanın kaderi -gibi- bazı şeyler zamanını bekliyor ya, nihayet İstanbul’dan yola çıkıyoruz.
Artık yolculuk uzakları yakın etmek üzere her şehrimize uçan uçaklarımız ile ne kadar kolay. Neredeyse bir buçuk saat geçmeden Sivas’tayız.
Burası Selçuklu ve Beylikler Medeniyetinin incelikli ihtişamının şehri. Şaşırtıcı tasarımlarla adeta dantel gibi işlenmiş taşlar, siyah, firuze ve mavisi ile Selçuklu çinilerinin süslediği mimari ve medeniyet diyarı Sivas. Şehrin merkezinde nereye bakarsanız bakın sanat ve tarih göreceksiniz…
Ticaret hayatını canlandıran hanlar, güzellikleri ile hem gözlere safa hem manevi iklimi ile ruhları arındıracak camiler, bilim yuvası medreseler; hepsi ama hepsi buradan fışkıran büyük bir medeniyetin şahitleri…
Bu medreselerin birer heykel edalı taç kapıları, avluları, çinilerinin solmak bilmez renkleri ile eserlerini gördüğümüz mimarlarının sanata hâkimiyetlerine ve gustolarına imrenmemek mümkün mü?..
Yüzlerce yıl sonra inanamaz gözlerle görüp hayranlıkla incelediğimiz bu olağanüstü eserlerin mühendisleri, mimarları, hayal gücü yüksek tasarımcıları bu şehrin kendi çağının zirvesi medreselerinde yetiştiler…
Kimi yorgun yüzlü, kimi bugün bir başka maksatla kullanılıyor olsa da hâlâ ayakta olan eserlerin her birinin neredeyse 800 yaşında olduğuna inanmak öyle zor ki…
Sivas tarihin her döneminde muhteşem şehir.
Burayı o günlerdeki hayatı ile hayal etmek gerek. Şehre uzaklardan zenginlik taşıyan kervanlar, en yetkin medreselerde zamanın en yüksek bilgisi peşinde koşan öğrenciler, öğretmeye adanmış kişilikleri ile ufku geniş hocalar ve gözleri, gönülleri güzelliğe alışkın zevk sahibi şehirliler…
İşte şahane taç kapısı ile Burûciye Medresesi, Firuze ve mavi çinileri ile yine bir şaheser Gök Medrese, günümüze gelebilmiş sadece taç kapısı ile dahi, dâhi bir mimarın eseri olduğunu gururla ilan eden Çifte Minareli Medrese…
Onlar zamanın üniversiteleri olarak şehirde bilime ne kadar önem verildiğini de göstermekteler…
Matematik, geometri ve yüksek seviyeli bir tasarım eğitimi olmadan o hayret verici desenler ile bezenmiş olağanüstü mimari hayata geçirilemezdi.
Elbette insan ruhuna ve manevi âlemine doğrudan dokunan din ilimleri de var. Ama ne astronomi ihmal edilmiş ne de çağın en iyi hekimlerinin yetişeceği devrin üniversiteleri medreselerde tababet tahsili…
Şifahanemizde ciddi tıp eğitimi almış hekimler her derde şifa olmak, dertlilere deva dağıtmak üzere hazırlar. Şifahane; bu kelime ne hoş, medeniyetimizin ne güzel bir isimlendirmesi; insana ümitsizlik ve çaresizlik değil, iyileşme ümidi vermekte.
Divriği : Sivas’ın Benzersiz Mücevheri
Bugün önceliğimiz Divriği. İki saatlik bir otobüs yolculuğu bizi masallardan çıkmış bu güzel eski zaman şehrine ulaştırıyor. Orada bulunmanın sevinci gözlerinden okunan Divriğili dostlarımızın tanıttığı çarşısı, dükkanları, neredeyse her tarafa serpiştirilmiş ölümün hem sadelik hem sanatla kabul edildiğini gösteren kümbetleri ve yüzyıllara meydan okuyan camileri karşılıyor. Ben Beylikler Devrinin mescit ölçeğindeki tüm camilerinin hayranıyım. Özellikle girişteki tek parça masif ağaç sütunlar ile karşılayan etkileyici geniş -methal- mekan, içerideki adeta yüzlerce yılda olgunlaşmış manevi iklime hazırlamakta ziyaretçilerini. Kimi duaya, kimi huzur ile belki de tüm hayatını gözden geçireceği derin bir tefekküre dalmak üzere…
Her inanç mensubunun kendi dinginliğini ve daralmış ruhların aradığı sağaltıcı ortamı bulmak üzere sığınabileceği kutlu mekanlar buralar.
Sırada mesleklerine ve kişiliklerine saygının eseri olarak -Orhan Bey’in sevgili eşine rahmet olsun- her sabah ettikleri yeminleri ile Divriği’li arasta esnafı hanımlar ve büyük şehirlerde varlığını unuttuğumuz sıcacık iş yerleri var.
Şehir sunduğu özgün ortamı ile bizleri, sabırsızlıkla beklediğimiz âna hazırlıyor. İşte karşımızda her ayrıntısı ile tüm zamanların en güzel mimari eserlerinden biri olmayı hak etmiş Ulu Cami ve Şifahanesi…
Mengücükoğlu (veya Mengücek) Beyimiz Ahmet Şah ve eşi Turan Melek Hatun, hakimi oldukları -çinili lahitlerinin altında son uykularını uyudukları- topraklarında emsalsiz, yüzyıllarca güzelliği konuşulacak bir yapı murad etmiş olmalılar.
Ve Ahlatlı Mimar Hürremşah; en başta o güzel, o büyük insan ve hayalleri aşan ufkunun sekiz yüz yıl önce ortaya koyduğu -hâlâ- sıra dışı güzelliğinin göreni âdetâ büyülemekte olduğu eseri bugün bile tüm dünyanın hayranlığını kazanmış; sadece bizim değil tüm dünyanın mirası sayılmakta.
İlginç taş işçiliği, rölyef kabarıklığını da aşan unsurları ile beklenmedik tasarımı, yıldızlarla bezeli tonozlu örtüsü ile dünyadaki en aykırı yapılardan olduğuna şüphe yok. Her noktası hesaplı, bugün dahi tümünün farkına varamadığımız her ayrıntı düşünülmüş.
Simetrik gibi görünen asimetrik ve milyonlarca insanın her birinin farklı olduğunu anlatmak ister gibi hiç tekrarlanmayan, her biri farklı, her birinin bir anlamı olan on binlerce desen…
Şaşkınlık üzerine şaşkınlık…
O sadece karmaşık desenlerden ibaret değil. Matematiğin ve akustik biliminin yüzyıllar önce keşfettiği karmaşık çözümlerin nasıl hayata geçirilebildiğinin canlı şahidi. Okunan Kur’an ya da bir ilâhi, muhteşem akustik ile seslerin en güzeli olarak kulaklara ulaşmakta… İnsanın, dünyanın sırrını henüz keşfedemediği -en gelişmiş mikrofonlardan, hoparlörlerden oluşan- görünmez bir ses sistemi mi var diyesi geliyor.
Büyük mimarımız günün belli zamanlardaki güneş ışıklarının sunduğu espri ile de şaşırtmak istiyor görenleri. Doğru zamanda geldi iseniz namaz kılmakta ve Kur’an okumakta olan iki ayrı figürü hayretle izleyeceksiniz. Bu sadece ‘gölgelerin’ değil insan akıl ve hayalinin de gücü olsa gerek.
Elbette mimarlar ve sanat tarihçileri daha doğru değerlendirecek, ama ben bu caminin kutlu atmosferi içinde -mânen ve maddeten- kaybolurken özellikle eşi benzeri görülmemiş mihrabında -taşkın kabartılar arasındaki düz ve bombeli sadelikler sebebiyle olsa gerek- bir art-deco tadı aldığımı da söylemeliyim. Belki onun için çağlar aşan bir zevk eseri gibi görünmüştür gözüme. Modern anlayışların da seveceği gibi…
Her yapıda güzel sütunlar görebilirsiniz. Ama Ulu Camimiz -ve şifahane- bir başka; her sütun ve her sütun başlığı değişik bir desenle bezeli, her biri ayrı bir heykel gibi işlenmiş şaheser tasarımları ile hayranlıkla izlenecek. Adeta -tüm yapı gibi- bir güzellikler koleksiyonu…
Osmanlı döneminde belki bir depremden sonra güçlendirilmek üzere etrafı yeni bir taş örgü ile kuşatılmış fil payelerindeki motifleri de merak ederim. Keşke onları da görebilmek imkanımız olsaydı. Bu sütunlar bana bugün mimarlar arasında tartışılan bir konuyu da hatırlattı. Bir mimari esere sonradan yapılan ilaveler uyum sağlamak adına eskinin devamı olmalı diyenler ile -yine eskiye saygı gereği- yeniliği hemen fark edilecek bambaşka bir tarzda olmalı fikrini savunanlar var bilirsiniz. Her ikisinin de gerekçeleri haklı… Ama Osmanlı mimarları ikinci görüşü tercih etmişler gibi geliyor bana.
Onun için şık elbiseleri üzerine bir kat elbise daha giyinmiş alımlı bir dilber gibi görünen bu sütunlar mimarımız Hürremşah’ın sütunlarından çok farklılar. Yine de tepeden bir parça açıklık bırakıldığı için görünen kısımları ile ne yapıldığı anlaşılsın istemiş olmalılar. Ama dedim ya, mimar arkadaşlarımız elbette daha iyi değerlendirecekler…
Bir Sessiz Güzellik; Divriği Konakları
Çok kıymetli bir eser yine çok kıymetli bir mevki’e inşa edilir. Ve o mevki sahip olduğu kıymetli eserleri ile önemini, değerini ve varlığını devam ettirir. Divriği ne kıymetli ve önemli bir yer imiş ki, böyle bir dünya şaheserinden nasibi var. O şüphesiz hem camii ve şifahanesi ve hem şehri ile eşsiz bir mücevher.
Heykel alışkanlığının olmadığı medeniyetimizde küçüğü ve büyüğü ile camiler, kümbetler, çeşmeler, köprüler, mütevazı ama vakur mahalle mescitleri birer sanat eseri, bulundukları yerin birer heykelidirler… Onun için şehirlerimizde çok yakın aralıklar ile birkaç caminin aynı veya yakın sokaklarda olduğunu gördüğümüzde şaşırmamalı. İnsanımızın ibadete olduğu gibi gözlere sunulacak güzelliğe de ihtiyacı var…
Elbette şehir yaşantısının en net görülebileceği zevkle inşaa edilmiş konaklar da konut oldukları kadar şehrin süsü sayılmalı.
Yazık ki büyük aileler için düşünülmüş, bakımı zahmetli ve bugünün çekirdek aile yaşantısı için uygun olmamakla önemli bir kısmı harap ve metruk. Ve şüphesiz büyük şehirlere doğru çılgınca diyebileceğimiz kadar vahim ve hâlâ sürmekte olan göç sebebi ile hem boşalmakta hem değersizleşmekte…
Yine de -hiç değilse- bazı özellikli konakların müze, restoran ya da butik otel olarak da olsa yaşıyor olmaları güzel.
Divriği’nin meşhur ve lezzetli, yapımı günler alan pilavının (Divriğili arkadaşlarımıza bin teşekkürle) tadına bakabildiğimiz bir akşam yemeğindeyiz.
Bu şehrin yetiştirdiği ülkemizin önemli bir değeri Nuri Demirağ’ın çocukluk ve gençlik yıllarının hatıraları ile dolu Mühürdarzadeler Konağı’nda…
Sivas’ın kıymetli sanatçısı Esat Yazıcının seslendirdiği en güzel Sivas türküleri eşliğinde… Eski türkülerimizin sözlerinde ne güzellikler ve incelikler saklı. Sonra akşamın bize bir sürprizi daha var; kaşık oyununun iki ustası başka yerde kolay göremeyeceğimiz harika bir gösteri yapıyorlar.
Kültürümüzde evlerin içi ve avluları tüm mahremiyeti ile elbette sahibinin. Ama dış görünüşünde komşunun da -muhitin değerine sahip çıkmak ve güzeli görmek- hakkı olduğu unutulmamış. Bakımsız da olsa hâlâ korunan eski sokakların düzeni, bahçe duvarlarından mevsiminde mor salkımların, mis kokulu hanımellerinin taştığı huzurlu ve komşuya saygılı evleri medeniyetimizin bu güzel yanının kanıtı. Bugünün bencilliklerle örülü anlayışından ne kadar uzak.
İstanbul’da uzun zamandır göremediğim -çocukken neredeyse her nisan yağmurundan sonra çıkan, o zaman alaimisema dediğimiz- gökkuşağını burada olanca güzelliği ile bahar yağmurlarının arkasından gördük. Adeta eski bir dosta kavuşur gibi… Gökdelenlerin istila ettiği İstanbul’da pek çok güzel şey gibi gökkuşağını da mı küstürdük bilmiyorum.
Medeniyetimizde evlerimiz tevazu gereği dışarıdan güzel ama sade, içeride -özellikle de tavanları, dolapları ve ocakları- olabildiğince zevkli ve süslüdür. Bugünün kişiliksiz, ruhsuz, abartılı eşyalarla döşenmiş evlerinin aksine…
Divriği’nin dinginliğin hüküm sürdüğü ruhu ve kişiliği olan evlerini mutlaka içlerinden görmeli. Keşke -mümkün olsa idi de yüz yıl önce döşenmiş ve öylece korunmuş-günlük hayat izleri taşıyan hali ile görebilseydik. Ev sahibinin her şeyi ile yaşamakta olan huzur dolu evine bir komşusu gibi kabul ettiği, bir kahve ikramı ile karşıladığı hatırlı misafirleri olarak…
Şimdi -daha önce varlığından haberdar olmadığım- TUĞUT köyüne gidiyoruz. İstanbul’da ekseriyetle sarayda çalışıp zengin olmuş Tuğut’lular köylerine dönüp nefis konaklar yaptırmışlar. Kasaba büyüklüğünde bile olsa, bir köyde dahi, taşın ve ağacın insan emrine girdiğinde ne güzellikler meydana getirdiğini göreceksiniz. Burası nerdeyse tamamı konaklar ile dolu adeta bir ritüele riayet eder gibi yaşanmış ama bugünkü harap ve metruk halini hak etmeyen sıra dışı bir köy. Mamur ve tamamı meskun, içinde değer bilir halkının yaşadığı hâli ile görmek isterdim.
Keşke -Batı tarzı modern hayatlar yaşanmak ve sanayileşmek üzere- büyük şehirlere göçler teşvik edilirken geride kalan yerleşim yerlerimize bu kadar insafsızca davranılmasa idi.
Büyük şehirlerimizin özellikle de İstanbul’un aldığı akıl almaz göç söz konusu olduğunda bu talan derecesine varmış hareketliliğin -sadece İstanbul’a değil- tüm ülkenin geride kalan köy, kasaba ve şehirlerine -gelişmelerinin ve zenginleşmelerinin önünde engel olarak- büyük zarar verdiğini düşünürüm. Gelişmişlik sağlayacağını zannettiğimiz ve zenginleşmeye sebep olacağını düşündüğümüz şey -bana göre-şehirlerimizin büyük köylere dönüşmesine ülkemizin yeterince zenginleşememesine sebep oldu. Birkaç yüz bin nüfusu ile 20 milyonluk İstanbul’dan daha zengin -Cenevre gibi- Avrupa şehirleri bizleri düşündürmeli…
Büyük şairimiz sevgili Yahya Kemal daha 1930’lu yıllarda ileriyi görüp feverân eder gibi ikaz ederken ne kadar haklıymış. “İstanbul’un imarına Anadolu’dan önce başlamak affedilmez bir hata olur.“
Ve öyle de oldu… İstanbul -son derece kötü bir şekilde- imar, Anadolu ihmal edildi. Sonuç acı verici…