Tahıl mı Balık mı? Kara ve Deniz Güçlerinin Jeopolitik Evrimi

Makale

Geçenlerde okuduğum ilk baskısı 2017 yılında yapılan Amerikalı antropolog James C. Scott’un ‘’Tahıla Karşı (Against the Grain: A Deep History of the Earliest States’’, Koç Üniversitesi Yayınları) adlı kitap insanlık tarihinin en önemli dönüm noktalarından biri olan tarım devrimi ve ilk yerleşik devletlerin ortaya çıkışını yeniden değerlendiriyor. Yani avcı toplayıcı insanın yerleşik hayata geçtikten sonra devletin ve kurumsallaşmanın nasıl ortaya çıktığını izah ediyor....

Tahıl mı Balık mı? Kara ve Deniz Güçlerinin Jeopolitik Evrimi


E. Amiral Cem GÜRDENİZ

Tarihin en önemli çelişkisi toprağa bağlı yaşam biçimi ile denize açılan yaşam biçimi arasında ortaya çıkmıştır.

Geçenlerde okuduğum ilk baskısı 2017 yılında yapılan Amerikalı antropolog James C. Scottun ‘’Tahıla Karşı (Against the Grain: A Deep History of the Earliest States’’, Koç Üniversitesi Yayınları) adlı kitap insanlık tarihinin en önemli dönüm noktalarından biri olan tarım devrimi ve ilk yerleşik devletlerin ortaya çıkışını yeniden değerlendiriyor. Yani avcı toplayıcı insanın yerleşik hayata geçtikten sonra devletin ve kurumsallaşmanın nasıl ortaya çıktığını izah ediyor. Scott, avcı toplayıcı göçebelikten yerleşik topluma geçmenin dönüm noktası olan tahıl üretiminin Mezopotamya başta olmak üzere ilk uygarlıkların gelişimindeki rolünü öncelikle otoritenin güçlenmesi için araç olduğu değerlendirmesini yapıyor. Böylece devletlerin vergi toplama, nüfusu denetleme ve merkezi otorite kurma kapasitesindeki rolünü inceliyor. Scott, tahılın gıda güvenliği ve ticarette yerini almasının halklara değil devlete fayda sağladığını iddia ediyor. Geleneksel görüşte insanların tarıma geçerek daha güvenli, daha zengin ve daha gelişmiş bir uygarlık kurma iddiasının aksine Scott avcı-toplayıcı yaşamın birçok açıdan daha sağlıklı ve daha esnek olduğunu savunuyor. Ona göre tahıl tarımı özellikle devletlerin ortaya çıkmasını kolaylaştırdı. Çünkü buğday, arpa ve pirinç gibi tahıllar ölçülebilir, depolanabilir ve vergilendirilebilir ürünlerdi. İlk devletler büyük ölçüde vergi toplamak, iş gücünü denetlemek, ordu kurmak ve nüfusu kontrol etmek amacıyla tahıl üretimine dayandı. Neticede Scottun tezi yerine günümüze tahıl üreten kıta devleti pratiği ile gelindi. Ancak gücünü tahıldan alan kıta devletinin karşısına zaman içinde gücünü denizden ve balıktan alan deniz devleti çıktı.

Kıta ve Deniz Mücadelesi.

Scott avcı toplayıcı ile yerleşik tahıl devleti arasındaki çelişkiye dikkat çekse de tarihin en önemli çelişkisi toprağa bağlı yaşam biçimi ile denize açılan yaşam biçimi arasında ortaya çıkmıştır. Başka bir ifadeyle insanlık tarihi, Kara Güçleri ile Deniz Güçleri arasındaki uzun ve kesintisiz rekabetin tarihidir. Bu rekabet askerî veya ekonomik olduğu kadar insanın mekânla kurduğu ilişkinin de tarihidir. Günümüz jeopolitik mücadelesine baktığımızda kıta ile denizin ya da tahıl ile balığın ilişkisinin yansımalarını görüyoruz. İnsanlık tarihinin jeopolitik süreci çoğu zaman tarım devrimi, devletlerin doğuşu ve imparatorlukların yükselişi üzerinden anlatılır. Kara, sınırları belirlenmiş, ölçülebilir ve denetlenebilir bir alan sunar. Karada savunmayı kolaylaştırmak için doğal sınırlara erişmek hedeftir. Akarsu, dağlar, tepeler ve deniz kıyısına erişim ile en azından savunmanın bir yakası emniyete alınır. Denize erişen kıta devleti yeni bir meydan okuma ile karşılaşır. Deniz sürekli hareket halinde olan, sınırları değişken, kontrol edilmesi zor bir dünyanın temsilcisidir. Karadaki doğa hareketlerine göre deniz çok daha düzensiz ve tahmini zor doğa dinamiklerine bağımlıdır. Bu nedenle kara gücü düzen, hiyerarşi ve merkeziyetçilik üretirken, deniz gücü hareketlilik, ticaret ve dışarı ile etkileşim üretmiştir.

Sümerlerin tahıl ambarları etrafında şekillenen devlet düzeni ile Fenikelilerin limanlar ve gemiler üzerinden kurduğu ticaret ağları arasında ortaya çıkan farklılık, bugün de devam etmektedir. Küresel tedarik zincirlerinden deniz dibi enerji kaynaklarına; balıkçılıktan deniz yetki alanlarından Mavi Vatana kadar uzanan güncel tartışmaların kökleri aslında beş bin yıl öncesine uzanmaktadır. Bu nedenle jeopolitiği anlamak için yalnızca devletlerin sınırlarına değil, o devletleri doğuran ekonomik ve coğrafi koşullara da bakmak gerekir.

Sümerler ve Tahılın Kontrolü

Tarihte ilk büyük devlet organizasyonları Mezopotamyada ortaya çıktı. En parlak dönemini MÖ 3500-2000 arasında yaşayan Sümerler yalnızca şehir devletleri (Uruk, Ur, Lagaş, Kiş) kurmadılar, aynı zamanda merkezi yönetimin, bürokrasinin ve kayıt sistemlerinin temellerini attılar. Bu gelişmenin merkezinde ise tahıl bulunuyordu. Sümerler tahılı kontrol eden ilk uygarlık oldu. Türkiyenin yetiştirdiği en önemli Sümerologlardan merhume Muazzez İlmiye Çığ’a göre Sümerler, yazıyı geliştiren, şehir devletleri kuran ve hukuk, eğitim, edebiyat ile devlet yönetimi alanlarında insanlık tarihinin temellerini atan ilk büyük uygarlıklardan biridir. James C. Scott’ın kitabında dikkat çektiği gibi, tahıl sıradan bir tarım ürünü değildir. Tahıl ölçülebilir, depolanabilir, taşınabilir ve vergilendirilebilir bir üründür. Devletlerin ortaya çıkması açısından bu özellikler son derece kritiktir. Çünkü devlet, ancak sayabildiği ve vergilendirebildiği nüfus üzerinde kalıcı egemenlik kurabilir. Ona göre tahıl üretimi insan topluluklarını belirli bölgelerde yaşamaya zorladı. Böylece insanlar hareket eden avcı-toplayıcı gruplar olmaktan çıkarak devletin denetleyebildiği yerleşik nüfuslara dönüştüler. Bu dönüşüm yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda siyasiydi. Devlet ilk kez insanları düzenli olarak kayıt altına alma, vergi toplama ve zorunlu iş gücü sağlama ve gerektiğinde ordu kurma imkânına kavuşmuştu.

Scotta göre Sümerlerde yazının ortaya çıkışı da bu ihtiyaçla ilişkiliydi. Çiviyazısının ilk örnekleri destan yazmak veya felsefe üretmek için değil, tahıl stoklarını, işçi sayılarını ve vergi kayıtlarını takip etmek için geliştirilmişti. Yazı böylece kültürel bir araç olmadan önce bürokratik bir araç olmuştu. Ambarlar ise bu sistemin stratejik merkezlerdi. Çünkü tahıl yalnızca ekonomik değer üretmez, aynı zamanda siyasi güç üretir. Ambarları kontrol eden yönetici sınıf, toplumun yaşam kaynaklarını da kontrol eder. Bu nedenle Sümer tipi devlet, esas olarak tahıl etrafında şekillenen bir kontrol ve denetim mekanizmasıdır. Kısacası güç, toprağa ve toprağın ürettiği kaynağa dayanır. Nüfus sabittir, kayıt altındadır ve merkezi otoritenin gözetimi altındadır.

Denizin Hareketliliği ve Fenikeliler

Sümerlerin temsil ettiği kara düzeninin karşısında Fenikeliler Doğu Akdenizde Levant kıyılarında farklı bir uygarlık modeli geliştirdi. Denizcilik, gemi inşa ve ticarette öne çıkan ve en parlak dönemlerini MÖ 1200-800 arasında yaşayan Fenikeliler Sur, Sayda ve Biblosta liman şehirleri kurdular. Grek ve Latin alfabelerinin başlangıcını gerçekleştirdiler. Onların gücü toprağın statiği ve büyüklüğünden değil, denizin sunduğu hareketlilikten kaynaklanıyordu. Fenikeliler geniş tarım havzalarına sahip değildi. Gıda güvenliği deniz kaynaklarına bağımlıydı. Buna karşılık Akdeniz boyunca limanlar, ticaret merkezleri ve koloniler kurarak tarihin ilk büyük deniz ticaret ağlarından birini oluşturdular.

Kartacadan İspanya kıyılarına, Sicilyadan Doğu Akdenize kadar uzanan bu ağ, kara merkezli devletlerden farklı bir güç modeli yarattı. Antik çağın tarihçisi Bodrumlu (Halicarnassus) Herodot (MÖ 450), Pers donanmasındaki en iyi gemilerin Fenikeliler tarafından sağlandığını yazarak onların denizcilikteki üstünlüğünü vurgulamıştı. Yine Amasyada yaşayan Roma Döneminin ünlü tarihçisi İyonyalı Strabon (MÖ 30) Fenikelilerin Akdenizi aşan kolonileri sayesinde denizlerin hâkimi haline geldiğini belirtir. Fenikeliler yalnızca tüccar değil, denizi stratejik güç unsuruna dönüştüren ilk büyük denizci uygarlıklardan biriydi. Denizcilik dünyasında güç, bağlantıların yoğunluğuyla ölçülür. Bu kapsamda Fenikeliler için önemli olan bir bölgeyi işgal etmek değildi. O bölgenin ticaretini yönlendirmek esastı. Diğer yandan denizin en büyük avantajı hareketlilik olmakla beraber bu özellik devletin dinamik kontrolünü zorlaştırır. Kıta devleti insanları sayabilir, vergilendirebilir ve kayıt altına alabilir. Ancak denizde sürekli dolaşan tüccarları, gemicileri ve ticari bağlantıları aynı ölçüde kontrol etmek mümkün değildir. Zira kontrol için kayıt gerekir. Sümerlerin tahılı ve vergiyi kontrol için MÖ 3000 civarında buldukları Sümer çivi yazısı muhasebe ve kayıt için karmaşık bir sistemken, 2000 yıl sonra ortaya çıkan Fenike alfabesi ticaret için hızlı iletişimi kolaylaştıran bir alfabe idi. Bu açıdan bakıldığında Fenike modeli için, tarihin ilk küreselleşme deneyimlerinden birisidir denebilir.

İmparatorlukların Kıta ve Deniz Dengesi

Tarih boyunca kalıcı güç olmayı başaran imparatorluklar yalnızca kara veya yalnızca deniz gücüne dayanmadılar. Başarılarının sırrı, bu iki gücü bir araya getirebilmeleriydi. Roma bunun en başarılı örneklerinden biridir. Roma İmparatorluğu başlangıçta denizden uzaktı. Geniş tarım havzalarını kontrol ederek güçlü bir kıta (kara) devleti oluşturmuş, Roma, MÖ 264te Batı Akdenizin denetimi için komşusu Fenikelilerin torunları denizci Kartaca ile muazzam bir mücadeleye girişti. Kartacalılar başlangıçta fırtınanın içine çektikleri Romanın ilk donanmasını, 100 bin denizcisi ile birlikte denizin dibine gönderdiler. Roma buna daha büyük bir donanma inşa ederek karşılık verdi. Bu da iki yıl sonra başka bir fırtınada denizin dibini boyladı. Bunun üzerine Roma, üçüncü armadasını gönderdi ama onun da yazgısı değişmedi. Nihayet dördüncü donanma MÖ 241de savaşı kazandı, çünkü Kartaca, uğradığı büyük kayıpların yerini dolduramamıştı. Roma daha sonra Akdenizi Mare Nostrum yani Bizim Denizhâline getirerek deniz ticaretini de kendi sistemine bağladı. Dolayısı ile Romanın gücü ne yalnızca lejyonlardan ne de yalnızca donanmasından gelmiştir. Gücü, tahıl ambarları ile limanları aynı stratejik sistem içinde birleştirmesinden kaynaklanmıştır.

Benzer durum 15 ve 16. yüzyıllarda Osmanlı İmparatorluğu için de geçerliydi. Anadolu, Balkanlar ve Mezopotamyanın verimli tarım alanları Osmanlı’nın kara gücünü beslerken, İstanbul Boğazı, Çanakkale, Ege ve Doğu Akdeniz üzerindeki hakimiyet imparatorluğa deniz gücü kazandırmıştı. Osmanlı’nın yükseliş döneminde gerek İstanbul gerekse Garp Ocakları Donanması ile oluşturulan deniz gücü muazzam kara gücünü dengelemiş ve onu üç kıtaya yayılan bir güç haline getirmişti. 1571de yaşanan İnebahtı yenilgisinden sonra deniz gücü hızla küçüldü ve imparatorluğun önce duraksama ve sonradan çöküş dönemini tetikledi.

İngiliz İmparatorluğu ise bu sentezin başka bir biçimini temsil eder. İngiltere bir ada devleti olarak sınırlı kara kaynaklarına rağmen deniz yollarını kontrol ederek küresel bir sistem kurmuştur. Ancak bu sistem de sonuçta kara üzerindeki üretim merkezleriyle bağlantılı olduğu ölçüde sürdürülebilmiştir. Birinci Dünya Savaşı tahminlerden 2 yıl daha fazla uzayınca küçük ada devletinin tüm ticaret ağları ve akışı bozuldu. Bu durum finansal dengeleri alt üst etti ve borçlanma hızlandı. Sonunda savaş jeopolitik olarak kazanıldı ancak ekonomik çöküntü Pax Britannica nın sonunu getirdi. Fransa tarihi boyunca hem kıta hem deniz gücü olmaya gayret etti. ABD günümüzde kıta gücünden öte deniz gücü olarak süper güç varlığını korumuş olsa da soğuk savaş sonrası hızla donanmasını küçültmüş olmanın zorluklarını yaşıyor. Çin ise tam aksine uzun yıllar kıta gücü iken bugün gerçek anlamda süper bir denizi gücü kurabilmiştir.

Kısacası tarih bize tek yönlü güç modellerinin uzun ömürlü olmadığını göstermektedir. Kalıcı güç, kara ve denizin birlikte yönetilebilmesinden doğmaktadır.

Küresel Dolaşım Stratejileri

Bugünün dünyasında egemenlik yalnızca kara sınırlarını korumaktan ibaret değildir. Deniz ulaştırma hatlarının güvenliği, enerji koridorlarının kontrolü, deniz yetki alanlarının korunması ve küresel ticaret ağlarına erişim de egemenliğin ayrılmaz parçaları hâline gelmiştir. Günümüzde dünya ekonomisinin yaklaşık yüzde 90’ı deniz ticareti üzerinden taşınmaktadır. Ham petrol ve LNG ile başta tahıl olmak üzere her türlü dökme yük, konteyner taşımacılığı ve kritik deniz boğazları küresel sistemin omurgasını oluşturmaktadır. Bu nedenle modern çağın jeopolitiği, büyük ölçüde denizlerin ve lojistik koridorların kontrolü etrafında şekillenmektedir. Çinin Kuşak ve Yol Girişimi, Amerika Birleşik Devletlerinin küresel deniz hakimiyeti, Rusyanın sıcak denizlere erişim arayışı ve Hint-Pasifik stratejileri, aslında aynı tarihsel mücadelenin güncel versiyonlarıdır.

Bugün denizler aynı zamanda veri dolaşımının da ana arterleri haline gelmiştir. Küresel internet trafiğinin büyük bölümü denizaltı fiber optik kablolar üzerinden taşınmaktadır. Bu nedenle deniz tabanı artık bilgi egemenliğinin de sahasıdır. Modern deniz gücü, savaş gemileri, ticaret filosu ve limanların yanında bu kritik altyapıları koruyabilme kapasitesiyle de ölçülecektir. Geleceğin büyük güçleri yalnızca deniz yüzeyine değil, deniz tabanına da hâkim olabilen devletler olacaktır.

Küresel Gıda Güvenliği Dengesi

Bugün deniz gücünün önemi yalnızca enerji nakil hatlarının veya ticaret yollarının güvenliğinden ibaret değildir. Aynı zamanda gıda güvenliğinin ve özellikle protein güvenliğinin temel belirleyicisidir. Dünya nüfusunun yaklaşık 8,2 milyara ulaştığı günümüzde, Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü’ne (FAO) göre küresel kalori tüketiminin yaklaşık yüzde 45i doğrudan tahıl ürünlerinden sağlanmaktadır. Buğday, pirinç ve mısır insanlığın temel beslenme omurgasını oluşturmaktadır. Ancak bu tahılın önemli bir bölümü üretildiği ülkelerde tüketilmemekte, okyanuslar ve denizler üzerinden taşınarak küresel pazarlara ulaşmaktadır. Dünya ticaretindeki tahıl sevkiyatlarının yaklaşık yüzde 90’ı deniz yoluyla yapılmaktadır. Benzer şekilde tarımın vaz geçilmez parçası gübrenin kendisi ve ham maddesi de denizler üzerinden sevk edilmektedir. Örneğin dünya gübre ihtiyacının 3te biri Hürmüz Boğazından geçmektedir. ABD ve İsrailin İrana saldırısı sonrası Hürmüz Boğazının kapanması sonucunda önümüzdeki dönemde ciddi bir gübre açığı ve özellikle Afrikada kıtlık bekleniyor.

Benzer şekilde küresel protein güvenliğinin önemli bir unsuru olan balık ve su ürünleri tüketimi de hızla artmaktadır. Bugün dünya nüfusunun yaklaşık 3 milyarı günlük hayvansal protein ihtiyacının en az yüzde 20sini denizlerden sağlamaktadır.

Bu nedenle deniz yollarının kesintiye uğraması yalnızca ekonomik kriz değil, aynı zamanda doğrudan gıda ve protein krizidir. Karadeniz Tahıl Koridorunun Rusya-Ukrayna Savaşı sırasında dünya piyasalarında yarattığı dalgalanma bunun en güncel örneğidir. Deniz ticaret filosu bu nedenle yalnızca ekonomik bir araç değil, ulusal güvenliğin, gıda arzının ve toplumsal istikrarın da stratejik teminatıdır. Geçmişte tahıl ambarlarını koruyan devletler nasıl ayakta kaldılarsa, bugün de denizlerdeki ticaret filolarını, limanlarını ve ulaştırma hatlarını koruyabilen devletler gıda güvenliklerini ve ekonomik bağımsızlıklarını sürdürebileceklerdir. Başka bir ifadeyle, 21. yüzyılda tahıl ambarlarının güvenliği artık kara surlarından çok deniz ulaştırma hatlarının emniyetine bağlıdır.

Geleceğin Jeopolitiğinde Kıta ve Deniz Dengesi

Dünya tarihinde kıta güçleri (örneğin Almanya, Rusya) devleti genişletirken, denizci güçler (Hollanda, İngiltere) dünyayı birbirine bağlamıştır. Roma ve Osmanlı gibi devletler ise bu iki mirası aynı potada eriterek tarih sahnesinde uzun süre kalabilmiştir. Bugün de durum farklı değildir. Sadece kara gücüne dayanan devletler küresel dolaşımın dışında kalma riskiyle karşı karşıyadır. Sadece Yunanistan gibi deniz ticaretine dayanan yapılar ise güçlü bir siyasi ve ekonomik dayanak olmadan kırılgan hale gelirler. Bu nedenle geleceğin jeopolitiği, tahıl ambarları ile gemi ambarlarını aynı stratejik akılda buluşturabilen devletler tarafından şekillendirilecektir. Beş bin yıl önce Mezopotamya (Sümer) ile Doğu Akdeniz (Fenike) arasında başlayan mücadele, bugün enerji hatlarında, deniz yetki alanlarında, küresel tedarik zincirlerinde ve Mavi Vatan gibi doktrinlerde yaşamaya devam etmektedir. Geleceğin egemenleri yalnızca toprağı yönetenler ya da yalnızca denizleri kontrol edenler olmayacaktır. Asıl belirleyici olan, kara gücünün düzeni ile deniz gücünün hareketliliğini aynı jeopolitik vizyon içinde buluşturabilen devletler olacaktır. Bu sentez, geçmişte olduğu gibi gelecekte de büyük güç olmanın temel şartı olmaya devam edecektir.

Sonuç

Türkiye üç tarafı denizlerle çevrili olmasına rağmen uzun yıllar jeopolitik düşüncesini büyük ölçüde kara merkezli geliştirmiştir. Oysa Türkiyenin dış ticaretinin büyük bölümü deniz yoluyla yapılmakta, enerji güvenliği deniz ulaştırma hatlarına bağlı bulunmakta ve ekonomik refahı denizlerdeki faaliyetlerden doğrudan etkilenmektedir. Bu nedenle 21. yüzyılda Türkiye açısından vizyon yalnızca deniz yetki alanlarını korumak değildir. Güçlü bir ticaret filosu, gelişmiş liman altyapısı, deniz dibi madenciliği, deniz teknolojileri, deniz bilimleri, balıkçılık kapasitesi, canlı kaynakların kullanımı ve deniz güvenliği alanlarında bütüncül bir strateji geliştirmek zorunludur. Mavi Vatan bu nedenle yalnızca bir deniz yetki alanı veya güvenlik doktrini değil, aynı zamanda Türkiyenin ekonomik bağımsızlığını, gıda güvenliğini ve stratejik egemenliğini destekleyen bir kalkınma ve gelecek vizyonudur.

Mavi Vatan yaklaşımı bu bağlamda değerlendirildiğinde, yalnızca bir deniz yetki alanı politikası değildir. Aynı zamanda Türkiyenin tarihsel olarak kara merkezli devlet reflekslerini deniz merkezli bir stratejik vizyonla tamamlamaya yönelik girişimidir. Mavi Vatan yaklaşımı, Sümer tipi kıta temelli güç ile Fenike tipi dolaşım mantığını birleştirme çabası olarak da okunabilir. Devletin üretici, düzenleyici ve koruyucu kapasitesi ile denizin sunduğu hareketlilik aynı stratejik çerçevede buluşturulmaktadır

(SUBSTACK)
 
Bu içerik Marka Belgesi altında telif hakları ile korunmaktadır. Kaynak gösterilmesi, bağlantı verilmesi ve (varsa) müellifinin/yazarının adı ile unvanının aynı şekilde belirtilmesi şartı ile kısmen alıntı yapılabilir. Bu şartlar yerine getirildiğinde ayrıca izin almaya gerek yoktur. Ancak içeriğin tamamı kullanılacaksa TASAM’dan kesinlikle yazılı izin alınması gerekmektedir.

Alanlar

Kıtalar ( 5 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 2863 ) Etkinlik ( 228 )
Alanlar
TASAM Afrika 80 666
TASAM Asya 100 1157
TASAM Avrupa 23 664
TASAM Latin Amerika ve Karayip... 16 68
TASAM Kuzey Amerika 9 308
Bölgeler ( 4 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1415 ) Etkinlik ( 56 )
Alanlar
TASAM Balkanlar 24 297
TASAM Orta Doğu 25 630
TASAM Karadeniz Kafkas 3 297
TASAM Akdeniz 4 191
Kimlikler ( 2 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1308 ) Etkinlik ( 78 )
Alanlar
TASAM İslam Dünyası 58 786
TASAM Türk Dünyası 20 522
TASAM Türkiye ( 1 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 2071 ) Etkinlik ( 85 )
Alanlar
TASAM Türkiye 85 2071

İktisadi düşünce tarihi, uzun süre boyunca Batı Avrupa ve Kuzey Amerika merkezli bir epistemolojik hattın tekelinde şekillenmiş; Batı dışı toplumların entelektüel üretimleri ise genellikle "gecikmiş", "çeperde kalmış" ya da "taklitçi" formlar olarak marjinalleştirilmiştir. ;

Modern sanayi stratejileri ve bölgesel kalkınma literatürünün karşı karşıya kaldığı en müzmin patolojilerden biri, küçük ve orta ölçekli işletmelerin (KOBİ) küresel oligopolistik piyasa yapıları ve hissedar odaklı büyük ölçekli entegre holdingler karşısında yaşadığı "ölçek sefaleti" ve buna bağlı ge...;

Modern makroekonomik sistemlerin ve ulusal kalkınma modellerinin karşı karşıya kaldığı en akut yapısal hastalıklardan (patolojilerden) biri, reel sektör bünyesinde üretilen katma değerin ve artı değerin (surplus), spekülatif finansal enstrümanlar (türev piyasalar, gölge bankacılık ve rantiye mekaniz...;

İktisat tarihi ve jeopolitik literatür, coğrafi kaderin ve doğal kaynak kısıtlarının toplumlar üzerindeki belirleyici etkisini sıklıkla vurgular. Bu bağlamda Malta, ekonomi-politik bir paradoksun en somut ve uç örneklerinden birini teşkil eder. ;

Modern iktisat yazını, piyasa mekanizmalarını tarih dışı, soyut ve kendi kendini dengeleyen kusursuz otomatlar olarak kurgulama eğilimindedir. Neoklasik paradigmanın bu mekanik yaklaşımı, iktisatçıyı steril denklemler kuran pasif bir gözlemciye indirgerken; piyasanın yarattığı toplumsal, ahlaki ve i...;

Modern iktisat yazını, uzunca bir süredir beşerî ve ahlaki kurucu köklerinden (Moral Sciences) koparak, toplumsal gerçekliği sadece doğrusal denklemlere ve matematiksel optimizasyon modellerine indirgeyen soğuk bir mekanizasyon sarmalına sürüklenmiştir.;

Polonya, Doğu ve Batı Avrupa’nın jeopolitik, kültürel ve iktisadi kesişim noktasında yer alan, tarihi boyunca büyük yıkımlar, egemenlik kayıpları ve köklü rejim değişiklikleriyle sınanmış bir coğrafyadır. Bu dinamik ve trajik tarihsel arka plan, Polonya’da şekillenen iktisadi düşüncenin de kendine h...;

Çağdaş politik ekonomi ve inovasyon iktisadının özgün isimlerinden biri olan Mariana Mazzucato, Haziran 2026'da Allen Lane etiketiyle yayımlanan son eseri "The Common Good Economy: A New Compass" ile iktisat literatürüne önemli bir metodolojik müdahalede bulunmaktadır. ;

Doğu Akdeniz Programı 2023-2025

  • 17 Tem 2023 - 19 Tem 2023
  • Sheraton Istanbul City Center -
  • İstanbul - Türkiye

5. Denizcilik ve Deniz Güvenliği Forumu

  • 23 Kas 2023 - 24 Kas 2023
  • İstanbul Kent Üniversitesi Kağıthane Kampüsü -
  • İstanbul - Türkiye

7. Türkiye - Körfez Savunma ve Güvenlik Forumu

  • 23 Kas 2023 - 24 Kas 2023
  • İstanbul Kent Üniversitesi Kağıthane Kampüsü -
  • İstanbul - Türkiye

9. İstanbul Güvenlik Konferansı (2023)

  • 23 Kas 2023 - 24 Kas 2023
  • İstanbul Kent Üniversitesi Kağıthane Kampüsü -
  • İstanbul - Türkiye

İstanbul Siber-Güvenlik Forumu

Bilgi teknolojilerinin hızlı gelişimi, aynı büyüklükteki güvenlik sorunlarını beraberinde getirmiştir. İnternetin ilk yıllarında bilgi güvenliğinin üç önemli bileşeni olan “erişilebilirlik, gizlilik, bütünlük” kavramlarından “erişilebilirlik” öne çıkmış; önce internetin gelişmesi ve işletilmesi düşünülmüş, “gizlilik ve bütünlük” geri planda kalmıştır.

  • 03 Kas 2022 - 03 Kas 2022
  • Ramada Hotel & Suites by Wyndham İstanbul Merter -
  • İstanbul - Türkiye

Teknolojideki hızlı gelişmeler, toplumun ilgilendiği tüm alanlarda büyük değişim ve dönüşümlere neden olmaktadır. Bilim, teknoloji, ekonomi, siyaset, güvenlik, sosyoloji ve kültür alanlarındaki değişim ve dönüşümler, olayların ve sonuçların algılanmasını güçleştirmektedir.

Teknolojideki hızlı gelişmeler, toplumun ilgilendiği tüm alanlarda büyük değişim ve dönüşümlere neden olmaktadır. Bilim, teknoloji, ekonomi, siyaset, güvenlik, sosyoloji ve kültür alanlarındaki değişim ve dönüşümler, olayların ve sonuçların algılanmasını güçleştirmektedir.

Teknolojideki hızlı gelişmeler, toplumun ilgilendiği tüm alanlarda büyük değişim ve dönüşümlere neden olmaktadır. Bilim, teknoloji, ekonomi, siyaset, güvenlik, sosyoloji ve kültür alanlarındaki değişim ve dönüşümler, olayların ve sonuçların algılanmasını güçleştirmektedir. Değişimin çok hızlı ve ola...

Teknolojideki hızlı gelişmeler, toplumun ilgilendiği tüm alanlarda büyük değişim ve dönüşümlere neden olmaktadır. Bilim, teknoloji, ekonomi, siyaset, güvenlik, sosyoloji ve kültür alanlarındaki değişim ve dönüşümler, olayların ve sonuçların algılanmasını güçleştirmektedir.

21. yüzyılın kuşkusuz en önemli paradigma değişimlerinden birini küreselleşme süreci oluşturuyor. Bu süreçle beraber siyasal, sosyal, ekonomik pek çok alanda köklü değişimler yaşandı, yeni yol ve yöntemler keşfedildi, eski yöntemler yeniden inşa edildi; sonuçta yepyeni bir anlayışla karşı karşıya ka...