Küresel Fetret Devri ve Büyük Güç Rekabeti
Dr. Hüseyin KORKMAZ
Geçtiğimiz günlerde Pekin’de cereyan eden iki zirve, müesses küresel düzenin tökezleyişinin ve içine girdiğimiz fetret devrinin derinleştiğini gösteren diplomatik fotoğrafları olarak geçti hafızalara.
Aklıma ABD'nin Ulusal Güvenlik Stratejisi belgesinde kullandığı retorik geldi.
Hatırlayacaksınız bu belgede ABD, hegemonik yükü "müttefiklerine yıkarken" diğer yandan Batı yarımkürede hakimiyetini tahkim edeceğini belirten bir yaklaşımı ilan etmişti.
Evdeki hesap çarşıya uymasa da bu bize hegemonun yorgun olduğunu göstermişti.
Yine bu yıl yayınlanan Münih Güvenlik Raporu da 'Yıkım Altında' (Under Destruction) başlığıyla aynı tınıya sahipti
İki belge iki kıtada aynı şeyi farklı kelimelerle söyledi bir bakıma.
Batı, kendi inşa ettiği düzeni taşımaktan yorulmuş durumda artık.
Küresel fetret devri dediğimiz bu hegemonik geçişin belki de en sessiz dönemi.
Yönetilemeyen ama "idare edilen" bir dönem.
Belki de realistlerin dediği gibi "anarşinin" üzerinde demoklesin kılıcı gibi sallandığı küresel düzen yönetilemez ancak idare edilebilir.
Mevcut durumda bir güç yükselirken diğerinin araçları ve kapasitesi aşınıyor.
Bu dinamik, bir tukidides tuzağına neden olur mu tartışılır ancak hegemonik geçiş literatürünün büyük güç rekabetini böyle bir "kıran kırana" rekabet şeklinde okuduğu kesin.
Modelski'nin uzun hegemonik döngülerinde, Gilpin'in hegemonik savaşlarında, hatta Mearsheimer'ın saldırgan realizminde nihayetinde bir galip, bir mağlup ve onların inşa ettiği yeni bir düzen var.
Oysa 21. yüzyılın büyük güç rekabeti bu klasik kalıba sığmıyor.
İçinde bulunduğumuz dönem ne tek kutuplu anın devamı ne de tam manasıyla çok kutuplu yeni bir düzenin doğuşu. Gramsci'nin meşhur
tabiriyle "eskinin ölüp yeninin doğamadığı" uzun bir fetret devri yaşıyoruz.
Anti parantez Gramsci bunu bu sözlerle bu bağlamda söylemiyor aslında ama bu başka bir yazının konusu.
Yorgunluğun refleksleri
Hülasa öne sürdüğüm argüman kısaca şu şekilde: Bu uzun fetret devri büyük ihtimalle yeni bir hegemonun zaferinden ziyade rekabet eden tüm kutupların kademeli yorgunluğuyla son bulacak.
Önümüzdeki onyılları belirleyecek olan kimin daha uzun süre dayanabileceği olacak.
Hegemonik geçiş literatürü belki de bu noktada yetersiz kalıyor olabilir.
Çünkü bu yaklaşım "yorgunluk" unsurunu dışarda bırakırken "yükselen güç-aşınan güç" diyalektiği üzerinden tarafların yeterli enerji ve iradeye sahip olduğunu varsayıyor.
Oysa bugün karşı karşıya olduğumuz tablo daha farklı.
Kavga etmek isteyen ama bunun maliyetini taşımak istemeyen aktörlerin oluşturduğu bir çıkmazın içindeyiz.
ABD'nin son Ulusal Güvenlik Stratejisi bu yorgunluğun bir tür itiraf metni olarak okunabilir.
"Atlas omuzlarındaki dünyayı taşımaktan vazgeçti" derken aslında "esnek realizm" söylemi altında stratejik bir geri çekilmenin meşruiyeti öne çıkıyor.
Münih Güvenlik Raporu'nun "Yıkım Altında" başlığı ise aynı yorgunluğun Avrupa tarafındaki tezahürü.
Batı, sahip olduğu rolün altında ezilen ve bu rolü taşımak istemeyen ama yerine ne koyacağını da bil(e)meyen bir özne olarak karşımıza çıkıyor.
Trump'ın son dönemde ortaya koyduğu tüm pratikler gücün rasyonel bir stratejisinden ziyade tükenmiş bir hegemonun savunma reflekslerini andırıyor.
Şu hatırlatmayı yapmakta fayda var:
ABD'nin yorgunluğu mutlak bir çöküş değil.
Kapasite hâlâ büyük.
Sorun, mevcut kapasitenin hangi stratejik yaklaşım ve hangi siyasal irade etrafında kullanılacağındaki belirsizlik.
Sabrın stratejisi
Pekin tarafında ise tablo çok farklı.
Anlatalım...
Çin'in stratejik üstünlüğü bekleme kapasitesinden ileri geliyor.
Çin'in son dönemde gündeme getirdiği üç temel hamle (Küresel Medeniyet Girişimi, Küresel Kalkınma Girişimi ve Küresel Güvenlik Girişimi ) klasik anlamda bir hegemonya inşası değil.
Daha çok mevcut düzenin restorasyonu niteliğinde.
Hatta Sun Tzu'nun "en iyi savaş savaşılmadan kazanılan savaştır" prensibinin makro ölçekli bir uygulaması olarak okunabilir.
Son ŞİÖ zirvesinde sergilenen kurumsal müktesebat ve askeri geçit törenleri ise bir gövde gösterisi olmaktan ziyade "biz buradayız ve
dayanıyoruz" mesajının somutlaşması.
Bu strateji, Clausewitz'in "sürtünme" (friction) dediği şeyi kendi avantajına çevirme sanatı şeklinde yorumlanabilir.
Karşı tarafın hamleleri zamanın akışında erirken Pekin sadece pozisyonunu koruyor.
Ezcümle, savaş alanına çıkmadan rakibinin kendi yorgunluğuna yenilmesini bekleyen klasik bir Doğu stratejisi.
Rusya'nın durumu daha da öğretici.
Ukrayna savaşı klasik hegemonik geçiş teorilerine göre Moskova'nın düşüşünü hızlandırması gereken bir bataklık.
Oysa Rusya, savaşın uzamasını bir yenilgi olarak değil bir tür dayanıklılık göstergesi olarak sunabiliyor.
Batı toplumlarındaki destek yorgunluğu, Trump'ın Kiev'e karşı pazarlıkçı tutumu ve Avrupa'nın stratejik dağınıklığı, Moskova'nın stratejisini
doğrulayan göstergeler olarak öne çıkıyor.
Düzensiz düzen
Peki bu uzun fetret devri nasıl bir küresel düzen üretecek?
Birkaç senaryo mümkün.
İlki Amitav Acharya'nın "çok salonlu tiyatro" metaforuyla resmettiği bölgeselleşmiş bir düzen.
Her büyük güç kendi ön bahçesinde söz sahibi, küresel düzeyde ise kimse tam manasıyla belirleyici değil.
Acharya’nın anlatmak istediği Küresel düzen'in artık Batı merkezli tek anlatıdan ibaret olmadığı ve farklı bölgelerin kendi düzen tasavvurlarını, kurumlarını ve normlarını ürettiği yönünde.
İkincisi daha karanlık bir ihtimal: kurumsal düzenin tedrici olarak aşındırıldığı bir "kararsız düzen".
Burada uluslararası kurumlar formel olarak duruyor ama içleri boşalıyor. BM Güvenlik Konseyi, DTÖ hatta NATO gibi yapılar görünüşte var
oluyor ama meşruiyetlerini ve etkinliklerini yitiriyorlar.
Üçüncüsü ise Hobbes'un öngördüğü "doğa durumu"nun küresel ölçekte bir tezahürü.
Düzensizliğin kendisi düzene dönüşüyor. Kuralların eksikliği zamanla yeni bir norm olarak yerleşiyor.
Hangi senaryonun ağırlık kazanacağı sadece büyük güçlerin yorgunluk seviyelerine değil aynı zamanda orta güçlerin manevra kabiliyetine de bağlı.
Türkiye dahil pek çok bölgesel aktör için bu denklem hem fırsat hem de risk içeriyor.
Fırsat çünkü hegemonun çekildiği coğrafyada inisiyatif alabilen bölgesel güçlerin illa ki daha hızlı yol alacağı kesin.
Ancak riskleri de söz konusu. Örneğin hegemonik boşluk olduğu varsayılarak yapılacak hamleler bir anda maliyeti yüksek taahhütlere neden
olabilir.
Sonuç olarak küresel fetret devri ne bir başlangıç ne de bir son.
Daha çok yeni bir hâlin adı yani küresel düzenin kendi inşasını erteleyerek var ettiği bir ara durum.
Eski Atlas yorgun, yeni Atlas kararsız.
Bu boşlukta dünyayı taşıyacak omuzlardan ziyade yükü azaltanların stratejisi belirleyici olacak.
X/@drhkormaz