ÖZET
Bu makale, jeostratejik güvenlik ve iklim emperyalizmi çerçevesinde su kaynaklarının küresel ekonomi-politikasını incelemeyi, tarihsel materyalist bir perspektifle kapitalizmin doğa ile toplum arasındaki ilişkileri nasıl yapılandırdığını ve bu ilişkilerde ortaya çıkan tahakküm biçimlerini tartışmayı amaçlamaktadır. Kapitalist dünya-ekonomisinin merkez–yarı-çevre–çevre hiyerarşisi bağlamında, özellikle küresel Güney’e ait doğal kaynakların stratejik denetimi belirginleşmekte ve bu süreç, suyu yalnızca biyofiziksel bir varlık olmaktan çıkararak finansallaştırılan, özelleştirilen ve güvenlikleştirilen kritik bir meta hâline getirmektedir.
Ulusötesi sermaye blokları, devlet–özel sektör ittifakları, küresel finans kurumları ve çok uluslu şirketler, iklim krizini meşrulaştıran söylemler üreterek çok boyutlu tahakküm mekanizmalarını kurumsallaştırmaktadır. Borçlandırma politikaları, yeşil altyapı yatırımları ve uluslararası düzenlemeler, çevre ülkelerde finansal, teknolojik ve askerî bağımlılıkları derinleştirmekte; iklim politikaları ise ekolojik sürdürülebilirlik söylemlerini aşarak sermayenin mekânsal yeniden ölçeklenmesini ve yeni jeopolitik hiyerarşilerin inşasını mümkün kılan ideolojik ve ekonomik araçlara dönüşmektedir.
Makale, kapitalist üretim biçiminin doğa üzerindeki tahakkümünü Marx’ın tarihsel materyalist perspektifi ışığında tartışmakta, iklim emperyalizminin tarihsel süreklilikleri ile güncel dönüşümlerini somut örnekler üzerinden analiz etmektedir. Bu bağlamda su kaynakları üzerindeki jeostratejik rekabet, hidropolitik kırılganlıklar ve iklim krizine yönelik güvenlik söylemleri, kritik iktidar alanları olarak görünür hâle gelmektedir. Analiz, yalnızca küresel Güney’i değil, Arktik’ten Ortadoğu’ya, Afrika’dan Alt-Sahra’ya uzanan geniş coğrafyada suyun, ekonomik çıkarlar, enerji stratejileri ve askeri planlamalarla kesişen kritik jeostratejik konumunu bütünsel bir çerçevede ortaya koymaktadır.
Giriş
Günümüzün çok boyutlu ve birbirine bağlı küresel krizleri, tarihsel materyalizmin doğa-toplum ilişkisi üzerine sunduğu ontolojik ve epistemolojik çerçeve ışığında kavranmadıkça, yüzeysel veya parçalı yaklaşımlarla analiz edilmeye devam edecektir. Marx’ın felsefi mirasında doğa ile toplum arasındaki ilişki, insan pratiklerinin hem kurucu bir unsuru hem de bu pratiklerin içinde şekillendiği temel maddi gerçeklik olarak kavranmaktadır. Bu çerçevede doğa, durağan ve kendinde bir varlık alanı olarak değil; toplumsal üretim süreçleriyle sürekli yeniden kurulan, tarihsel ve diyalektik bir gerçeklik olarak ele alınmaktadır. Bununla birlikte kapitalist üretim biçiminin doğa üzerindeki tahakkümü, Marx’ın materyalist ontolojisi içinde dahi bütünlüklü biçimde çözümlenememiş; doğa-toplum diyalektiği çoğu zaman kapitalist değer teorisi ve üretim süreçlerine içkin sınırlı bir perspektifle ele alınmıştır. Bu epistemolojik sınırlılık, ekolojik krizlerin ve sürdürülemez üretim pratiklerinin ideolojik ve yapısal kaynaklarının kavranmasını zorlaştırmakta; söz konusu krizlerin emperyalist dünya sistemiyle kurduğu yapısal ilişkileri de görünmez kılmaktadır.
Emperyalizm, Avrupa’nın erken modern dönemde başlayan tarihsel dönüşümü içinde şekillenmiş ve XIX. yüzyılda kapitalist üretim ilişkilerinin olgunlaşmasıyla sistematik bir dünya düzeni niteliği kazanmıştır. Bu yeni kapitalizm aşaması, yazında farklı biçimlerde adlandırılmıştır: finans kapitalizm, neokapitalizm veya geç kapitalizm gibi. Ancak Lenin’in “emperyalizmin en saf ekonomik özü tekelci kapitalizmdir“ saptaması, bu sistemin ekonomik temelini açıklığa kavuşturmakta; emperyalizmi tekelci sermayenin hâkimiyeti üzerinden kavramsallaştırmayı mümkün kılmaktadır. Bu hâkimiyet, devletlerin aktif desteği ve hegemonik güçler tarafından şekillendirilen yapılar aracılığıyla ekonomik, ekolojik ve teknolojik sahalarda küresel ölçekte yeniden üretilmektedir. Lenin’in yaklaşımı biçim ve yapısal dönüşümler geçirmiş olsa da özünü koruyarak; toprak, doğal kaynaklar, ücretli ve ücretsiz emek, pazarlar, ticarileştirilen kamu hizmetleri, bilgi ve fikri mülkiyet gibi yeni mülkiyet biçimlerini ve siber uzayı kapsayacak şekilde genişlemiştir.
Bu süreçte kapitalist üretim mantığı, doğayı salt bir meta üretim sürecine indirgerken, doğa-toplum diyalektiği tarihsel materyalizm içinde çoğunlukla soyutlanmış ve indirgemeci yaklaşımlarla ele alınmıştır. Bu durum, çevresel krizlerin yalnızca ekolojik boyutlarının değil, aynı zamanda ekonomik, politik ve toplumsal kökenlerinin bütüncül biçimde kavranmasını güçleştirmektedir. Kapitalizmin doğa üzerindeki tahakkümü, Marx’ın analizinde üretim süreçlerinin nesnel biçimi olarak ortaya çıkmakta; ancak sermaye birikimi yasaları, doğa ile toplum arasındaki metabolik ilişkinin (Stoffwechsel) bozulmasına yol açarak biyosferin ekolojik dengesini tehdit eden derin bir “ekolojik uçurum“ yaratmaktadır. Özellikle insan-doğa etkileşiminin yoğun olduğu çevresel alanlarda, yeni ekonomik baskı ve çatışma biçimleri ortaya çıkmaktadır.
İklim emperyalizmi ve onun güncel görünümü olan yeşil sömürgecilik —ya da “yenilenebilir enerji sömürgeciliği“—, yağma, mülksüzleştirme ve ötekileştirme ilişkilerinin yenilenebilir enerji çağında da yeniden üretildiğini göstermektedir. Buna karşın, kapitalist üretim tarzının yol açtığı ekolojik yıkım akademik ve uygulamacı tartışmalarda çoğunlukla emperyalizm kavramı dışında ele alınmakta ve “yönetilebilir seviye“ çerçevesiyle sınırlandırılmaktadır; bu yaklaşım, çevresel krizin yapısal ve tarihsel kökenlerini görünmez kılmaktadır.
“Yönetilebilir seviye“ kavramı, çevresel krizlere yönelik kalkınmacı yaklaşımlarda belirginleşen neoliberal direnç (resilience) mantığını yansıtır ve felaketleri yönetme ile onlara yanıt verme stratejilerinin şekillenmesinde oynadığı rolü ortaya koyar. Bu yönetsel yaklaşım, farklı düzeylerdeki hükümet, eğitim ve finans kurumları ile toplum arasında yeni ilişki ağlarının kurulmasına yol açarken; toplum, bu süreçte yeni bir biyopolitika rejiminin işleyişine tabi kılınmaktadır. Sonuçta, sosyo-çevresel maliyetler çevre ülkelere ve kırılgan topluluklara kaydırılırken, küresel düzeyde bir bölgenin enerji ihtiyaçları diğerlerinin önüne geçirilmekte; fosil yakıtlardan yeşil enerjiye geçişe rağmen, aynı enerji yoğun üretim ve tüketim kalıpları ile eşitsizlik, yoksullaşma ve mülksüzleşmeye yol açan politik, ekonomik ve toplumsal yapılar değişmeden varlığını sürdürmektedir.