Tokyo'nun Korkusu, Neo-militarizm ve Güvenlik İkilemi
Dr. Hüseyin KORKMAZ
Thomas Hobbes, modern siyaset felsefesinin kurucu metinlerinden Leviathan'da insanları barışa yönelten ilk tutkunun ölüm korkusu olduğunu söyler.
Korku, yüzyıllar boyunca insanoğlunun toplumsal anlamda varoluşunu şekillendiren kadim kuvvetlerden birisi olmuştur.
Bu devletler için de böyledir.
Japonya’nın yeniden silahlandığına dair yoğun haberler devletlerin sürekli güvenlik arayışının somut örneklerinden birisi.
Güvenlik ikilemi…
Robert Jervis, Cooperation Under the Security Dilemma isimli çalışmasında “güvenlik ikilemini“ şöyle bir gerekçeye dayandırıyor:
“Bir devletin kendi güvenliğini artırmak için başvurduğu araçların çoğu, diğerlerinin güvenliğini azaltır.“
Tokyo’nun korkusu tam da bu kavram içinde saklı: Güvenlik ikilemi.
Bu ikilemin bir kısır döngüye neden olmasının temelinde yatan ise “korku“
Japonya, kendisini Çin’in yükselen askeri kapasitesine, Kuzey Kore’nin füze programına ve Tayvan Boğazı’ndaki kırılganlığa karşı güvence altına almaya çalıştıkça bölgedeki diğer aktörler bunu bir tehdit olarak okuyor.
Mearsheimer’ın dediği gibi “devletler birbirlerinin niyetlerinden asla emin olamazlar“.
FT’nin dün yaptığı bir habere göre geçtiğimiz günlerde yapılan Şi-Trump zirvesinde de Japonya’nın silahlanma meselesi gündeme gelmiş.
Haber, Çin devlet başkanı Şi Cinping’in “yeniden silahlanma“ meselesini çok sert biçimde eleştirdiğini belirtiyor.
Japonya, Aralık 2025'te 58 milyar dolarlık bir savunma bütçesini onayladı.
SIPRI tarafından Nisan 2026’da yayımlanan son verilere göre Japonya’nın askeri harcamaları 2025’te %9,7 artarak 62,2 milyar dolara ulaştı.
Bu tutar GSYİH’nin %1,4’üne karşılık geliyor.
Japonya için 1958’den bu yana en yüksek oran.
Tokyo 2027 yılına kadar savunma ve savunmayla bağlantılı harcamaları GSYİH’nin yaklaşık %2’sine çıkarma hedefi doğrultusunda ilerliyor.
Kyushu'nun güneybatı kıyısına yerleştirilen Tip-12 füzeleri, Japon ana karasından Çin topraklarına ulaşabilecek menzile sahip.
Aegis muhriplerine Tomahawk seyir füzeleri entegre ediliyor.
Biraz geriye gidelim…
1947'de yürürlüğe giren Japon Anayasası'nın 9. Maddesi, savaşı ulusun egemen bir hakkı olarak ebediyen reddediyordu.
Bugün ise bu “barışçıl duruş“ revize ediliyor.
Bir devletin "barışsever" kimliğini koruyarak savaş kabiliyetini büyütmesi mümkün mü?
Savunma Bakanı Shinjiro Koizumi, bu paradoksu tek cümlede özetliyor: Savunma bütçesi "asgari gereklilik."
Tokyo bugün dünyanın en tehlikeli bölgesinde bulunuyor.
Kuzeyinde nükleer Rusya, batısında nükleer Kore, karşısında ise kapasitesini her yıl büyüten bir Çin var.
Asıl mesele ise Japonya'nın yetmiş yıllık güvenlik mimarisinin temel direği olan Amerikan şemsiyesi, ilk kez bu kadar güvenilmez görünüyor.
Asahi Shimbun'un 2025 anketinde Japonların yüzde 77'si, kriz anında Washington'ın koruma sağlayacağına kuşkuyla baktığını söylüyor.
Trump dönemiyle sembolleşen "Önce Amerika" çizgisi, müttefiklere basit fakat acı bir ders verdi:
“Büyük güçler çıkarları değiştiğinde bir balans ayarı yapabilir.“
Böylece genişletilmiş caydırıcılık, kâğıt üzerinde kalıyor.
Japonya’nın bugün yaptığı şey, Washington’a duyduğu güvenin azalmasıyla Pekin’den duyduğu korkunun artması arasında sıkışmış bir devletin zaruri davranışı.
Lakin yapısal zorunluluk, sonucu yapısallaştırıyor.
Robert Jervis'in elli yıl önce formüle ettiği güvenlik ikilemi tam burada devreye giriyor.
Bir devlet kendini güvende hissetmek için silahlanıyor ve rakibi de bu silahlanmayı saldırı hazırlığı olarak okuyarak o da silahlanıyor.
Kimsenin istemediği fakat herkesin beslediği bir sarmal başlıyor.
Bu nedenle Japonya’nın militarizasyonunu yalnızca milliyetçi bir sapma ya da tarihsel hafızanın geri dönüşü olarak okumak eksik kalabilir.
Asıl mesele yapısal.
Realist dünyada niyetler geçici kapasite ise kalıcı.
Asıl tuhaf olan, bu dönüşümün anayasal bir revizyon olmadan yürütülmesi.
Biraz açalım…
1947 Anayasası’nın 9. maddesi hâlâ yürürlükte: Japonya, savaşı egemen bir hak olarak reddeden o tarihsel metni muhafaza ediyor.
Dokunulmasına gerek de yok zaten.
Hukuki yorumun şişip büyüyerek metni içeriden boşaltması, Japon siyasi kültürünün eski bir mahareti: “anlamı koruyormuş gibi yaparak anlamı
dönüştürmek.“
2014’te Anayasa’nın 9. maddesine getirilen yeni yorum (kolektif meşru müdafaanın sınırlı biçimde kabulü), 2015 güvenlik mevzuatıyla kolektif
meşru müdafaa alanının genişletilmesi, 2022 Ulusal Güvenlik Stratejisi’nde “karşı saldırı kapasitesi“nin resmî doktrine dâhil edilmesi…
Başbakan Takaichi’nin 7 Kasım 2025’te Tayvan senaryosunu Japonya açısından “varoluşsal kriz“ çerçevesine yerleştiren açıklaması ve 2026 savunma bütçesi…
Bunların hiçbiri tek başına anayasal düzeni altüst eden bir kopuş gibi görünmüyor.
Fakat yan yana geldiklerinde, Japonya’nın savaş sonrası pasifist güvenlik kimliğini adım adım aşındıran stratejik bir devrime işaret ediyor.
Aklıma Carl Schmitt’in Political Theology isimli eseri geliyor.
Schmitt orda “Egemen, istisna hâline karar verendir.“ diyordu.
Hint-Pasifik bölgesinde yaşanan ve bölgesel aktörlerin olağanüstü durum olarak değerlendirdikleri bu an Japon devletini “istisnalar“ yapmaya zorluyor.
Pekin'in bakış açısından Japonya'nın "barışsever ulus" söylemi artık boş bir retorik.
Çin bu yeni durumu Japonya’nın yeniden militarizasyonu şeklinde yorumluyor.
Shangri La Diyalogu konferansında konuşan Japonya Savunma Bakanı Shinjiro Koizumi ise Çin’in Tokyo’ya yönelttiği “neo-militarizm“ suçlamasını reddederek Çin’in hızlı ve şeffaf olmayan askeri modernizasyonunu eleştiriyor.
Tam bir güvenlik ikilemi…
Bugün Japonya'nın açmazı eğer silahlanmazsa caydırıcılığını kaybedeceği yönünde.
Diğer yandan silahlanırsa bölgesel güvenlik ikilemi derinleşiyor.
Bu maalesef büyük güç rekabetinin ikincil aktörlere dayattığı klasik bir trajedi.
Kissinger, 2023 yılında “Japonya beş yıl içinde nükleer silah edinmeye yönelik adımlar atabilir“ demişti.
Bu olur mu bilinmez ama güvenlik ikilemini bir devleti nereye sürükleyeceği belli olmaz.
Japonların büyük bir kısmı Henry Kissinger’ın şu sözlerini de hatırlayacaktır:
“Amerika’nın kalıcı dostları ya da düşmanları yoktur. Sadece çıkarları vardır.“
Barışçı duruş Japonya için Amerikan gücünün mutlak üstünlüğü altında mümkündü.
Artık değil. Çin ile içine girdiği büyük güç rekabetinde debelenen ABD, yorgun ve meşgul bir hegemon artık.
Dolayısı ile Tokyo'nun korkusu, Doğu Asya'nın önümüzdeki on yılını şekillendirecek gibi görünüyor.
Hobbes’un Leviathan'da yazdığı gibi: “Kılıçsız ahitler salt sözlerden ibarettir; insanı korumaya yetecek hiçbir gücü yoktur.“
Görünen o ki Tokyo artık kendi kılıcını çekmeye çalışıyor.
X/@drhkorkmaz