Bu soruya tafsilatlı bir cevap vermek için güncel jeopolitik gelişmelerin ötesine geçen yapısal hususlara bakmak elzem. John Mearsheimer'ın saldırgan realizmi bu noktada bize teorik bir araç seti olarak yön gösterebilir. Mearsheimer'a göre uluslararası sistem anarşiktir yani devletlerin üzerinde bir otorite yoktur. Klasik tanımlamasını hatırlarsak uluslararası siyasetin acımasız dünyasında, bir devletin başı belaya girerse arayacak bir ‘911’ acil numarası yok.
Yine saldırgan realizme göre büyük güçler hayatta kalmak (survival) için güçlerini maksimuma çıkarmak zorundadır ve hiçbir devlet bir başka devletin niyetlerinden emin olamaz. Bu koşullarda en rasyonel strateji, rakibin kapasitesini doğrudan çatışmaya girmeden aşındıracak bir yaklaşım izlemektir. İran savaşı bağlamında Çin, tam da böyle bir yaklaşım içerisindedir.
Bu yazıda saldırgan realizm çerevesinde İran savaşının Çin için üç ayrı kazanım yarattığını öne sürüyorum: hegemonun yıpratılması, bölgesel güç dengesinin yeniden kurgulanması ve ittifak mimarisinin sarsılması.
Yıpranan Hegemon ve Stratejik Fayda
İran savaşı ile ABD’nin Çin’i çevreleme kapasitesinin zayıflaması Çin’e dolaylı fayda sağlıyor. Çünkü ABD’nin deniz gücü, diplomatik mesaisi ve kriz yönetim kapasitesi Ortadoğu’ya angaje kaldıkça Hint-Pasifik’teki odaklanması görece yıpranıyor. İran örneğinde Washington’un maliyetli bir Ortadoğu angajmanına sürüklenmesinden fayda üreten Çin stratejik avantaj alanını genişletiyor. Bu nedenle Pekin’in ABD'nin kendi stratejik enerjisini Ortadoğu'da har vurup harman savurduğunu seyretmekle yetindiğini söylemek mümkün.