Doğrudan halk oyu ile değil, üye devletlerin önerisi ve Avrupa Parlamentosu’nun onayıyla göreve gelen Avrupa Birliği Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in 19 Nisan 2026’da Hamburg’da yaptığı konuşmada sarf ettiği “Avrupa kıtasını tamamlamalıyız ki Rus, Türk veya Çin etkisine girmesin“ifadesi, basit bir dil sürçmesi olarak geçiştirilemez. Bu sözler, Avrupa Birliği’nin zihniyet dünyasına dair daha derin bir yaklaşımın dışavurumudur. Diğer yandan Fransa Cumhurbaşkanı Macron, Avrupa Konseyi zirvesinde Yunanistan’a Ege Denizi için “Egemenliğiniz tehdit altındaysa gerekeni yapın, biz yanınızdayız“ diyor. Güney Kıbrıs için ise daha da ileri giderek “Kıbrıs’a saldırı Avrupa’ya saldırıdır“ ifadesini kullanıyor. Fransa açık açık başkan düzeyinde Türkiye’yi tehdit ediyor. Açık açık Güney Kıbrıs haydut devletinin oldu bittilerine, Ege ve Doğu Akdeniz’de Yunanistan ve Güney Kıbrıs’ın Türkiye’nin hak ve çıkarlarını yok etmesine yardım edeceğini teyit ediyor. İşte tam bu karmaşanın ortasında Türkiye AB üyesi olmayan İngiltere ile tam da 23 Nisan Egemenlik kazanımımızın 106. Yıldönümünde Londra’da Türkiye–Birleşik Krallık Stratejik Ortaklık Çerçeve Belgesi imzalanıyor. Adeta tarihin ciddi bir şakası gibi!
Hortlatılan Medeniyetler Çatışması.
Bu çerçevede Türkiye, ilk kez AB’nin en üst seviyedeki makamı tarafından açık biçimde Rusya ve Çin ile birlikte Avrupa kamuoyuna sistemik bir tehdit gibi sunulmaktadır. Türkiye’nin yaşamsal jeopolitik çıkarları olan iki alanda (Kıbrıs ve Ege/Doğu Akdeniz) nükleer bir güç olan Fransa da aynı günlerde açık açık Türkiye’ye düşmanlık ilan etmektedir. Bu söylemlerin zamanlaması da dikkat çekicidir. Bu açıklama, Akdeniz’in öte yakasında Basra Körfezi ve Kızıldeniz’de eskatolojik ve emperyal karakter taşıyan saldırgan bir savaş sürerken, soykırım ve savaş suçlarıyla anılan İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’nun Türkiye karşıtı çizgisini sertleştirdiği bir döneme denk gelmektedir. Ortaya çıkan tablo, Huntington’ın “medeniyetler çatışması“ mantığının Avrupa siyasetinde fırsat bulduğunda şuur altından satıh yapmak üzere güç kazandığını göstermektedir. Her ne kadar Brüksel’deki resmi sözcüler bu ifadeleri Batı Balkanlara yönelik şeklinde yumuşatmaya çalışsa da ortaya çıkan gerçek değişmemektedir. Avrupa Birliği, Türkiye’yi artık yalnızca bir aday ülke ya da müttefik olarak değil, aynı zamanda potansiyel bir jeopolitik rakip ve denetlenmesi gereken bir güç olarak görmektedir. Bu yaklaşım, birliğin genişleme stratejisinin özünü de açığa çıkarmaktadır. Batı Balkanlar’daki 6 ülkenin (Arnavutluk, Bosna-Hersek, Kosova, Karadağ, Kuzey Makedonya ve Sırbistan) AB’ye dahil edilmesi, yalnızca ekonomik ve siyasi entegrasyon süreci değil, aynı zamanda kıta üzerindeki Türk ve Rus etki alanının sınırlandırılması ve dış aktörlerin medeniyet dışı aktörler olarak sistem dışına itilmesi anlamına gelmektedir. Üstün Avrupalı nasıl olur da Türk, Rus ve Çin etkisi altına girebilir? Kafa yapısı bu!
Nitekim bu açıklamadan yalnızca birkaç gün sonra Avrupa Parlamentosu’nda, Gazze’deki insani durum ve Batı Şeria’daki yerleşimci şiddeti gerekçe gösterilerek Slovenya, İspanya ve İrlanda tarafından sunulan, Avrupa Birliği’nin İsrail ile olan ortaklık anlaşmasının askıya alınmasına yönelik teklif reddedilmiştir. Bu karar, Avrupa’nın değerler söylemi ile jeopolitik tercihleri arasındaki çelişkiyi bir kez daha ortaya koymuştur. Bu zihniyet, Avrupa’nın stratejik bilinçaltının güncel bir yansımasıdır. İkinci Dünya Savaşında yaşanan soykırıma benzer bir suçu işleyen İsrail’e 27 ülke içinde sadece 3 devlet karşı çıkabiliyor ya da Ukrayna’da Banderacı neo-Nazi yapıya son Ukraynalıya kadar Ruslarla savaşmaları için 106 milyar avroluk yardım paketi aynı günlerde onay alabiliyor. (Bu paketi Macaristan Orban zamanında bloklamıştı şimdi Magyar ile bu blokaj kaldırıldı.)