HÜRMÜZ KIŞI
“İran-İsrail/ABD Ekseninde Küresel Güç Rekabetinin Ekonomi ve Hukuk Üzerindeki Soğuk Savaşı“
H Emre GÜRLER
GİRİŞ
Son yıllarda Ortadoğu’da giderek tırmanan İran–İsrail/ABD gerilimi, 2026 yılı itibarıyla yeni bir evreye girmiş ve Hürmüz Boğazı’nın fiilen kapatılmasıyla birlikte küresel sistemin en kırılgan noktalarından birini doğrudan hedef almıştır. Bu gelişme, yalnızca askeri bir karşılaşma ya da bölgesel bir güç mücadelesi olarak değerlendirilemez. Aksine, söz konusu kriz, küresel enerji güvenliğini, uluslararası deniz ticaretini ve uluslararası hukukun temel ilkelerini aynı anda sarsan çok katmanlı bir sistemik kırılma olarak ortaya çıkmaktadır. Bu bağlamda “Hürmüz Kışı“ olarak kavramsallaştırılabilecek bu süreç, yalnızca bir metafor değil; enerji akışının kesintiye uğradığı, küresel ekonominin kırılganlaştığı, ticaret yollarının tıkandığı, hukuki normların fiilen askıya alındığı ve uluslararası hukukun sınandığı bir dönemi ifade etmektedir.
Küresel düzen, tarih boyunca enerji hatlarının güvenliği ile şekillendi. Bugün ise bu düzen, Basra Körfezi’nin dar bir boğazında yeniden sınanıyor: Hürmüz Boğazı. İran ile İsrail arasında tırmanan gerilim ve Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) doğrudan veya dolaylı müdahil olduğu çatışma dinamikleri, yalnızca bölgesel bir güvenlik sorunu olmaktan çıkmış; küresel ekonomiyi ve uluslararası hukuku sarsan çok katmanlı bir krize dönüşmüştür. Nitekim 2026 itibarıyla İran’ın boğazı “kapalı“ ilan etmesi ve gemi trafiğinin ciddi biçimde azalması, “Hürmüz Kışı“ metaforunun artık somut bir durumu tanımladığını göstermektedir. Çalışmamızda Hürmüz Boğazı özelinde hukuki ve ekonomik etkiler ele alındıktan sonra söz konusu askeri gerilimin taraflarının objektif şekilde hukuki bakış açısıyla ayrı ayrı analizleri yapılmaktadır.
I. Enerji Jeopolitiğinin Donma Noktası
Dünya petrol ticaretinin yaklaşık üçte birinin ve günlük yaklaşık 20 milyon varil petrolün geçtiği Hürmüz Boğazı, küresel enerji sisteminin en kritik “chokepoint“lerinden biridir. Aynı zamanda küresel LNG ticaretinin yaklaşık beşte birinin de bu dar geçide bağımlı olduğu düşünüldüğünde, Hürmüz yalnızca bölgesel değil, küresel bir enerji damarını temsil etmektedir. Bu nedenle İran’ın boğaz üzerindeki askeri ve coğrafi avantajı, onu klasik güç dengelerinin ötesinde bir stratejik aktör haline getirmektedir. İran’ın bu boğaz üzerindeki fiili ve hukuki etkisi, çatışma anlarında küresel arz zincirini doğrudan tehdit eder. İsrail’in İran hedeflerine yönelik saldırıları veya ABD’nin bölgedeki askeri varlığı, İran’ın boğazı kapatma veya geçişleri sınırlama yönündeki stratejik kartını masaya sürmesine neden olmaktadır.
Halihazırda yaşandığı üzere, bu ihtimalin gerçekleşmesi hallerinde, petrol fiyatlarında ani ve keskin artışlar kaçınılmazdır. Ancak daha kritik olan, piyasalardaki “beklenti etkisi“dir. Fiziksel bir kapanma yaşanmasa bile, sigorta maliyetlerinin yükselmesi, tanker rotalarının değişmesi ve navlun ücretlerinin artması, küresel ticareti fiilen daraltır. Bu durum, özellikle enerji ithalatına bağımlı ekonomilerde enflasyonist baskıyı artırırken, gelişmekte olan ülkelerde ödeme dengesi krizlerini tetikleyebilir.
Hürmüz Boğazı’nın stratejik önemi, onun yalnızca dar bir su yolu olmasından değil, küresel enerji sisteminin merkezinde yer almasından kaynaklanmaktadır. Basra Körfezi’nden dünya piyasalarına taşınan petrol ve doğalgazın büyük kısmı bu geçitten geçmektedir. Günlük yaklaşık 20 milyon varil petrol akışının sağlandığı bu hat, dünya enerji ticaretinin yaklaşık beşte birine karşılık gelmektedir. Daha geniş bir perspektiften bakıldığında, küresel petrol ticaretinin yaklaşık %25–30’unun ve sıvılaştırılmış doğalgazın önemli bir bölümünün bu boğazdan geçtiği görülmektedir. Dolayısıyla bu geçidin kesintiye uğraması, klasik bir arz-talep dengesizliğinden çok daha öte, küresel ölçekte bir ekonomik şok anlamına gelmektedir.
2026 yılı Mart ayı itibarıyla ve Nisan ayı içerisinde birden çok defa İran’ın Hürmüz Boğazı’nı “kapalı“ ilan etmesi ve bu doğrultuda ticari gemilere yönelik fiili müdahalelerde bulunması, küresel piyasalarda derhal yankı bulmuştur. ABD Kongre Araştırma Servisi’nin güncel raporuna göre, bu süreçte boğazdan geçen gemi trafiğinde ciddi bir düşüş yaşanmış ve enerji piyasalarında büyük bir belirsizlik ortaya çıkmıştır. Bu gelişmelerin doğal sonucu olarak petrol fiyatlarında ani sıçramalar meydana gelmiş, enflasyonist baskılar artmış ve küresel ekonomik büyüme üzerinde aşağı yönlü riskler belirginleşmiştir. Özellikle enerji ithalatına yüksek derecede bağımlı olan Avrupa ve Asya ekonomileri açısından bu durum, doğrudan bir makroekonomik kırılganlık anlamına gelmektedir.
II. Ekonomik Savaşın Hukuki Araçları: Uluslararası Yaptırımlar ve Karşı Tedbirler
İran–ABD geriliminin en belirgin boyutlarından biri ekonomik yaptırımlardır. ABD’nin İran’a uyguladığı tek taraflı yaptırımlar, uluslararası hukukta “ikincil yaptırımlar“ tartışmasını doğurmuştur. Bu yaptırımlar, yalnızca İran’ı değil, İran ile ticaret yapan üçüncü devletleri ve şirketleri de hedef alarak küresel ticaretin doğasını değiştirmektedir.
Bu bağlamda, yaptırımların hukuki niteliği sorgulanmaktadır. Devletler uluslararası hukukun genel ilkeleri çerçevesinde bu tür geniş kapsamlı ekonomik önlemleri uygulayabilir mi? Avrupa Birliği gibi aktörler, “blocking statute“ mekanizmalarıyla bu yaptırımlara karşı direnç geliştirmeye çalışsa da, küresel finans sisteminin dolar merkezli yapısı ABD’nin elini güçlendirmektedir.
Buna karşılık jeopolitik olarak İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatma girişimi, klasik güç dengesizliklerini dengelemeye yönelik bir stratejik hamle olarak değerlendirilebilir. Konvansiyonel askeri güç açısından ABD ve İsrail’e kıyasla dezavantajlı olan İran, Hürmüz Boğazı gibi kritik bir geçidi kontrol ederek küresel maliyet üretme kapasitesine sahiptir. Bu durum literatürde “asimetrik güç kullanımı“ olarak tanımlanmakta ve zayıf aktörlerin güçlü rakiplerine karşı geliştirdiği etkili stratejilerden biri olarak kabul edilmektedir. İran’ın bu hamlesi, yalnızca doğrudan askeri karşılık vermek yerine, küresel ekonomik sistemi boyunduruk altına alarak dolaylı bir caydırıcılık mekanizması kurma çabası olarak da okunabilir.
Bu süreçte büyük güçlerin tutumu da krizin seyrini belirleyen önemli bir faktör haline gelmiştir. ABD, uluslararası deniz ticaretinin serbestliğini sağlama iddiasıyla askeri müdahale seçeneğini gündemde tutarken, Çin daha temkinli bir yaklaşım sergileyerek enerji güvenliğini koruma odaklı diplomatik çözümleri ön plana çıkarmaktadır. Rusya ise her iki tarafla ilişkilerini dengelemeye çalışarak krizi jeopolitik bir fırsat olarak değerlendirmektedir. Bu çok kutuplu güç dengesi, Hürmüz krizini yalnızca bölgesel bir çatışma olmaktan çıkarıp küresel bir rekabet alanına dönüştürmektedir.
III. Deniz Hukukunun Sınandığı Alan: Geçiş Serbestisi mi, Egemenlik mi?
Hürmüz Boğazı’nın kapatılması yalnızca ekonomik bir mesele değildir; aynı zamanda uluslararası hukukun en temel normlarının sınandığı bir krizdir. Uluslararası deniz hukuku bakımından Hürmüz Boğazı, “uluslararası boğaz“ statüsüne sahip olup, transit geçiş rejimine tabidir. Bu statü, tüm gemilere kesintisiz ve engellenemez bir geçiş hakkı tanımaktadır. 1982 Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi (UNCLOS, 1982) çerçevesinde düzenlenen bu hak, kıyı devletlerinin tek taraflı müdahaleleriyle askıya alınamaz. Dolayısıyla İran’ın boğazı kapatma yönündeki girişimi, genel kabul gören hukuki yorumlara göre açıkça uluslararası hukuka aykırıdır. Nitekim akademik çalışmalar da, İran’ın bu tür bir blokaj girişiminin hukuki meşruiyetinin bulunmadığını ve transit geçiş hakkının ihlal edilemeyeceğini vurgulamaktadır.
Hürmüz Boğazı’ndaki gerilim, uluslararası deniz hukukunun en temel ilkelerinden biri olan “zararsız geçiş“ ve “transit geçiş“ rejimlerini yeniden tartışmaya açmaktadır. Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi çerçevesinde boğazlardan geçiş serbestisi esastır. Ancak İran, sözleşmeye taraf olmamakla birlikte, fiili kontrolü üzerinden ve bir uluslararası hukuk mekanizması olarak tartışmalı persistent objector (ısrarlı itirazcı) doktrini kapsamında egemenlik iddialarını güçlendirmeye çalışmaktadır.
İran’ın Hürmüz politikası kapsamında Persistent Objector doktrinini hukuki bir kalkan mı, stratejik bir araç mı olarak mı kullandığı tartışmalıdır. İran’ın Hürmüz Boğazı üzerindeki hukuki pozisyonu, klasik uluslararası deniz hukuku tartışmalarının ötesine geçen bir örnek teşkil etmektedir. Bu bağlamda en dikkat çekici tartışma, İran’ın “persistent objector“ doktrinine dayanarak, uluslararası teamül hukuku kapsamında kabul edilen transit geçiş rejiminden kendisini muaf tutup tutamayacağıdır.
Uluslararası hukukta persistent objector doktrini, bir devletin oluşmakta olan bir teamül kuralına başından itibaren açık, tutarlı ve sürekli şekilde itiraz etmesi halinde, o kural ile bağlı olmayabileceğini öngörür. Bu doktrin, özellikle devlet rızasına dayalı uluslararası hukuk sisteminin esnekliğini yansıtan önemli bir mekanizmadır. Ancak bu doktrinin uygulanabilmesi için üç temel şart aranır; (1) İtirazın erken dönemde başlaması, (2) Sürekli ve tutarlı olması, (3) Açık ve net şekilde ifade edilmesi.
İran, uzun yıllardır uluslararası boğazlarda “transit geçiş“ rejimine mesafeli yaklaşmakta ve bunun yerine daha sınırlayıcı bir anlayışı savunmaktadır. Özellikle belirli noktalar dikkat çekmektedir; şöyle ki, İran, 1982 BM Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne taraf değildir, boğazlardan geçişin “zararsız geçiş“ ile sınırlı olması gerektiğini savunmaktadır, yabancı savaş gemilerinin geçişini önceden izne bağlama eğilimindedir. Bu yaklaşım, İran’ın transit geçiş rejimini hiçbir zaman tam anlamıyla kabul etmediğini göstermektedir. Dolayısıyla İran, teorik olarak kendisini persistent objector olarak konumlandırmaya çalışmaktadır. İran’ın Hürmüz Boğazı konusundaki tutumu ilk bakışta bu kriterleri karşılıyor gibi görünmektedir. Kritik soru şu ki, Hürmüz’de bu doktrin gerçekten geçerli mi? İşte tartışmanın en çarpıcı noktası burasıdır. Her ne kadar İran’ın itirazı süreklilik arz etse de Hürmüz Boğazı gibi kritik uluslararası geçitler söz konusu olduğunda persistent objector doktrininin uygulanabilirliği ciddi biçimde tartışmalıdır. Bunun temel nedeni ise, transit geçiş hakkının, yalnızca teamül hukuku değil, aynı zamanda küresel kamu düzenine ilişkin bir norm olarak görülmesidir. Başka bir ifadeyle, bazı hukukçulara göre Hürmüz gibi boğazlarda geçiş serbestisi erga omnes (tüm devletlere karşı ileri sürülebilir hak) niteliği taşır. Hatta bazı yorumlara göre jus cogens’e (emredici norm) yakın bir işlev görür. Eğer bu yorum kabul edilirse, İran’ın persistent objector olması hukuki sonuç doğurmaz. Çünkü bir devlet, küresel sistemin işleyişi için zorunlu kabul edilen bir normdan tek taraflı olarak kaçınamaz.
Bu noktada İran’ın persistent objector argümanının saf bir hukuki pozisyon olmaktan ziyade, jeopolitik bir araç olarak kullanıldığı ileri sürülebilir. Çünkü İran hukuki belirsizliği bilinçli şekilde sürdürmekte, geçiş rejimini tartışmalı hale getirerek pazarlık gücü yaratmakta, kriz anlarında bu belirsizliği stratejik avantaja dönüştürmektedir. Bu durum, uluslararası hukukun klasik sınırlarını zorlayan bir pratik ortaya çıkarmaktadır. İran’ın pozisyonu, hukuki normları reddetmekten çok, onları esneterek güç üretme stratejisi olarak okunabilir. İran’ın Hürmüz Boğazı’na ilişkin tutumu, persistent objector doktrininin sınırlarını test eden en çarpıcı örneklerden biridir. Ancak mevcut analizler ışığında şu güçlü sonuca ulaşmak mümkündür; İran’ın persistent objector iddiası, teknik olarak tartışılabilir olsa da Hürmüz gibi küresel bir enerji arterinde tam anlamıyla geçerli kabul edilmesi oldukça zordur. Çünkü mesele yalnızca hukuki bağlılık değil; küresel sistemin işleyişidir. Bu nedenle İran’ın pozisyonu, klasik anlamda bir “itirazcı devlet“ olmaktan ziyade, hukuki belirsizliği stratejik avantaja çeviren bir aktör olarak değerlendirilebilir. Esasen bu durumda denebilir ki İran Hürmüz’de yalnızca bir kurala itiraz etmiyor; kuralların kim tarafından ve hangi güçle yazıldığını yeniden tartışmaya açıyor.
Bu noktada ortaya çıkan hukuki gerilim şudur: Bir devlet, ulusal güvenlik gerekçesiyle uluslararası bir boğazı sınırlayabilir mi? ABD ve müttefikleri, geçiş serbestisinin uluslararası teamül hukuku kapsamında korunması gerektiğini savunurken, İran güvenlik tehdidini gerekçe göstererek bu serbestiyi sınırlama eğilimindedir. Bu çatışma, sadece teorik bir tartışma değil; aynı zamanda fiili askeri müdahaleleri meşrulaştırma aracı haline gelmektedir.
Bununla birlikte İran’ın bu eylemlerini tamamen hukuki temelden yoksun görmek de analitik açıdan yetersiz kalacaktır. İran, söz konusu müdahalelerini egemenlik hakkı, ulusal güvenlik ve özellikle meşru müdafaa çerçevesinde temellendirmektedir. İsrail ve ABD tarafından gerçekleştirilen saldırılar karşısında kendisini savunma hakkına sahip olduğunu ileri süren İran, bu bağlamda Hürmüz Boğazı’nı bir baskı aracı olarak kullanmaktadır. Ancak burada kritik nokta, meşru müdafaa hakkının kapsamıdır. Uluslararası hukukta meşru müdafaa, sınırsız bir yetki tanımamakta; özellikle üçüncü devletlerin haklarını ihlal edecek ölçüde genişletilmesini kabul etmemektedir. Bu nedenle İran’ın eylemleri, meşru müdafaa çerçevesini aşan ve küresel ticareti hedef alan bir müdahale olarak değerlendirilmektedir.
IV. Sigorta, Taşıma ve Ticaret Hukuku: Görünmeyen Kriz
Krizin bir diğer önemli boyutu ise deniz ticareti ve sigorta hukuku alanında ortaya çıkan etkilerde görülmektedir. Hürmüz Boğazı’ndaki risk seviyesinin artmasıyla birlikte deniz sigortası piyasasında ciddi dalgalanmalar yaşanmıştır. Savaş riski primlerinin hızla yükselmesi, sigorta şirketlerinin bölgeyi yüksek riskli alan ilan etmesi ve bazı poliçelerin geçersiz hale gelmesi, deniz taşımacılığı maliyetlerini dramatik biçimde artırmıştır. Bu durum, yalnızca enerji taşımacılığını değil, küresel tedarik zincirlerinin tamamını etkileyen bir maliyet baskısı yaratmaktadır. Büyük denizcilik şirketlerinin operasyonlarını askıya alması ve bazı gemilerin bölgede mahsur kalması, krizin ekonomik boyutunun ne denli derin olduğunu göstermektedir.
Hürmüz’deki gerilim, deniz ticaret hukukunun teknik ama hayati alanlarını da etkilemektedir. Savaş riski primlerinin artması, P&I Kulüplerinin kapsam daraltması ve taşıyıcıların “force majeure“ (mücbir sebep) hükümlerine daha sık başvurması, ticari sözleşmelerde ciddi uyuşmazlıklara yol açmaktadır.
Özellikle deniz taşımacılığı sözleşmelerinde riskin hangi noktada devredildiği, savaş durumlarının sözleşme ihlali sayılıp sayılmayacağı ve sigorta kapsamının sınırları gibi konular, mahkemelerin ve tahkim merkezlerinin önüne son zamanlarda daha sık gelmektedir. Bu durum, uluslararası ticaret hukukunun kriz anlarında ne kadar esnek ve dayanıklı olduğu sorusunu gündeme getirmektedir.
V. Hürmüz Kışı’nın Küresel Sonuçları
“Hürmüz Kışı“, yalnızca bölgesel bir çatışmanın metaforu değildir; aynı zamanda küresel sistemin kırılganlığının bir yansımasıdır. Enerji arzına bağımlı ekonomik yapı jeopolitik risklere karşı aşırı hassastır. Hukuki düzen ise bu krizleri yönetmekte zaman zaman yetersiz kalmaktadır.
Bu bağlamda üç temel sonuç öne çıkmaktadır:
(1) Enerji çeşitlendirmesi zorunluluğu: Devletler, tek bir boğaza bağımlı enerji sistemlerinin risklerini daha açık şekilde görmektedir.
(2) Uluslararası hukukun siyasallaşması: Hukuki normlar, güç dengeleri doğrultusunda esnetilmekte veya göz ardı edilmektedir.
(3) Küresel ticaretin yeniden yapılandırılması: Alternatif rotalar, bölgesel ticaret blokları ve yeni lojistik stratejiler ön plana çıkmaktadır.
Sonuç olarak “Hürmüz Kışı“, modern uluslararası sistemin en temel zafiyetlerini açığa çıkaran bir krizdir. Bu kriz, küresel ekonominin dar boğazlara ne denli bağımlı olduğunu, uluslararası hukukun büyük güç rekabeti karşısında ne ölçüde etkisizleşebildiğini ve enerji güvenliğinin artık yalnızca ekonomik değil aynı zamanda stratejik bir mesele haline geldiğini göstermektedir. Hürmüz Boğazı’nda yaşananlar, küresel düzenin sürdürülebilirliği açısından ciddi bir uyarı niteliği taşımaktadır. Çünkü bu kriz, yalnızca bir su yolunun kapanması değil; aynı zamanda küresel ticaretin, hukukun ve güvenliğin kesiştiği noktada ortaya çıkan sistemik bir kırılmadır.
Ve belki de bu sürecin en çarpıcı gerçeği şudur: Dünya ekonomisinin kaderi, hâlâ birkaç kilometrelik dar bir su yoluna bağlıdır.
VI. Hukuki Perspektiften Gerilimin Taraflarının Analizi
Çalışmanın bu analiz kısmında politik, ekonomik ve özellikle hukuk perspektifinden objektif bir duruş ile tarafların aksiyonları eksileriyle artılarıyla değerlendirilmektedir. Analizler öncelikle her bir taraf özelinde tek tek yapılmakta ve ardından çalışmanın sonuç kısmında ortak değerlendirme ile ele alınmaktadır.
A. İsrail ve ABD Analizi
İran–İsrail–ABD üçgeninde bugün yaşanan kriz, çoğu Batılı yorumcunun sunduğu gibi yalnızca “İran kaynaklı bir güvenlik tehdidi“ değildir. Aksine, mevcut tablo dikkatle okunduğunda, krizin temel hızlandırıcılarının İsrail’in bölgesel saldırganlığı ve ABD’nin seçici hukuk anlayışı olduğu görülmektedir. Hürmüz Boğazı etrafında oluşan kırılganlık, çoğu zaman İran’ın olası kapatma tehdidi üzerinden tartışılmakta; fakat bu tehdidi doğuran yapısal nedenler özellikle görünmez kılınmaktadır. Oysa taraf aksiyonları birlikte okunduğunda çok daha sarsıcı bir gerçek ortaya çıkmaktadır. Şöyle ki, Hürmüz’deki kriz, yalnızca bir boğaz krizi değil; İsrail’in stratejik istikrarsızlaştırma siyaseti ile ABD’nin norm koyucu değil norm eğip büken güç siyaseti arasındaki ortak ürünüdür.
İsrail bakımından mesele, salt İran’a dönük güvenlik refleksi olarak açıklanamayacak kadar geniştir. İsrail’in İran’a yönelik saldırıları yalnızca iki devlet arasındaki askeri gerilimi artırmamış; bölgesel ve küresel güvenlik mimarisini sarsacak yeni bir evre başlatmıştır. İsrail saldırıları, Ortadoğu’daki güç dengesini bozmakta, çatışmayı doğrudan başka bir evreye taşımakta ve küresel enerji güvenliğini tehdit etmektedir. Daha da önemlisi, İsrail’in İran saldırıları, ABD-İran müzakerelerini sabote eden ve tüm bölgeyi ateşin içine çekmeyi amaçlayan bir “stratejik istikrarsızlaştırma“ politikası olarak değerlendirilmektedir.
Burada dikkat çekici olan, İsrail’in güvenlik üretmediği; tersine, güvenlik krizini derinleştirerek kendi saldırgan kapasitesini meşrulaştıran bir siyaset izlemesidir. Başka bir ifadeyle, İsrail tehditleri bertaraf eden değil, tehdidi büyütüp sonra o tehdide karşı daha fazla güç talep eden bir aktör gibi hareket etmektedir. İran’ın nükleer programı, bölgesel milis ağları veya füze kapasitesi ne kadar tartışmalı olursa olsun, İsrail’in önleyici saldırı (uluslararası hukukta tartışmalı “pre-emptive strike“) adı altında yürüttüğü çizginin sonucu diplomatik çözüm değil, çatışmanın kurumsallaştırılmasıdır. Bu nedenle İsrail’in eylemleri, klasik anlamda savunmacı değil; sistematik biçimde gerilimi tırmandıran, rakibini daha sert tepkiye zorlayan ve sonra bu tepkiyi yeni askeri hamleler için gerekçeye dönüştüren bir stratejik mimari üretmektedir. Bu yönüyle İsrail, yalnızca bir taraf değil, krizin başlıca çoğaltıcılarından biridir.
ABD cephesinde ise daha sofistike ama bir o kadar da problemli bir tablo vardır. ABD kendisini Hürmüz’de “serbest geçiş“, “uluslararası düzen“ ve “deniz ticaretinin güvenliği“nin hamisi olarak sunmaktadır. Ancak hukuki açıdan çıkan en net sonuç şudur ki ABD, savunduğu deniz hukuku rejimine kendisi taraf olmadan, onu kendi çıkarları doğrultusunda uygulayan ve yorumlayan bir güçtür. ABD, 1982 tarihli Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne taraf olmamasına rağmen Hürmüz’de transit geçiş rejimini kendi lehine yorumlamakta, İran’ın bu konudaki itirazlarını protesto etmekte ve “Ulaşım Serbestliği Programı“ çerçevesinde fiilen teamül yaratmaya çalışmaktadır. Yani ABD’nin pozisyonu, hukuki tutarlılıktan çok jeostratejik faydacılığa dayanmaktadır.
Bu durum kilit bir soru doğurmaktadır. Şöyle ki, taraf olmadığı bir sözleşmenin hükümlerini, yalnızca güç sahibi olduğu için başkalarına dayatan bir devlet gerçekten hukukun savunucusu sayılabilir mi? ABD’nin Hürmüz’deki serbest geçiş ısrarı, ilkesel bir deniz hukuku hassasiyetinden ziyade, Körfez’deki petrol akışını ve kendi askeri dolaşımını güvence altına alma arzusuna dayanmaktadır. Savunma literatürüne ilişkin metinlerde de bu açıkça görülmektedir. ABD’nin Körfez’deki temel çıkarları petrol akışının sürekliliği, kendi gemilerinin serbest dolaşımı ve anti-Amerikan güçlerin etkisinin bastırılması olarak sıralanmaktadır. Başka bir deyişle, ABD’nin Hürmüz’de savunduğu şey evrensel hukuk değil; enerji jeopolitiği üzerindeki kendi vesayetinin devamıdır.
Bu nedenle ABD’nin söylemi ile pratiği arasında açık bir ikiyüzlülük bulunmaktadır. Washington, İran’ın boğazı kapatma tehdidini “uluslararası hukuka aykırı“ diye mahkum ederken, kendi askeri yığınağını, üs ağını ve bölgedeki kuvvet projeksiyonunu sanki hukuk dışı değilmiş gibi doğal göstermektedir. Oysa aynı zamanda ABD’nin Bahreyn başta olmak üzere geniş bir askeri varlık üzerinden Körfez güvenliğini fiilen kendi çıkar mimarisine bağladığı görülmektedir. Bu durum, güvenlik üretmekten çok, bölgeyi sürekli askerileştirerek her krizi yeni bir müdahale gerekçesine dönüştüren bir hegemonik döngü yaratmaktadır.
İsrail ile ABD arasındaki ilişki ise bu krizin en yıkıcı katmanını oluşturmaktadır. Çünkü burada yalnızca iki müttefik devletin çıkar ortaklığından değil, hukuk dışı eylemin bir aktör tarafından gerçekleştirilip diğer aktör tarafından stratejik kalkanla korunmasından söz ediyoruz. İsrail’in İran’a yönelik saldırgan çizgisi ABD desteğiyle birleştiğinde bölgesel denge tamamen altüst olmakta, İran’ın tehdit algısı derinleşmekte ve Tahran daha sert misilleme seçeneklerine yönelmektedir. Bu nedenle bugün Hürmüz’de ortaya çıkan tıkanma, yalnızca İran’ın tehdidinin sonucu olarak değil; İran’ı bu tehdidi masaya sürecek noktaya iten İsrail-ABD stratejik basıncının sonucu olarak okunmalıdır.
Bu noktada en çarpıcı tespit şudur ki, ABD ve İsrail, İran’ın olası sert tepkilerini kendi saldırgan politikalarının gerekçesi gibi sunarken, aslında o tepkinin siyasal ve askeri ön koşullarını büyük ölçüde kendileri üretmektedir. Yani kriz, Batı anlatısının iddia ettiği gibi tek yönlü bir “İran irrasyonalitesi“ değil; aksine, İsrail’in saldırı yoluyla diplomasi alanını daraltması ve ABD’nin bu saldırganlığı kurumsal olarak koruması sonucu ortaya çıkan karşılıklı ama asimetrik bir tırmanıştır.
Ekonomik açıdan da ABD ve İsrail’in rolü yıkıcıdır. Çünkü Hürmüz’de belirsizlik yaratan şey yalnızca fiili kapatma değildir; kapatma ihtimalini doğuran savaş atmosferidir. Sadece tehdit düzeyindeki bir gerilimin bile petrol fiyatlarını, sigorta primlerini ve küresel tedarik zincirlerini sarsmaya yettiği açıkça görülmektedir. Dolayısıyla İsrail’in İran’a yönelik doğrudan saldırıları ve ABD’nin bu baskıyı destekleyen yaptırım/müdahale çizgisi, küresel ekonomi üzerinde dolaylı fakat ağır bir maliyet üretmektedir. Bu maliyetin faturası ise saldırıyı planlayan güçlerden çok, enerji ithalatçısı ülkeler, kırılgan ekonomiler ve küresel Güney tarafından ödenmektedir. Buradaki ahlaki ve siyasal eşitsizlik son derece çarpıcıdır. Krizi çıkaran merkez, bedeli çevreye ödetmektedir.
Hukuk boyutunda da benzer bir seçicilik vardır. İsrail’in saldırıları birçok aktör tarafından açık uluslararası hukuk ihlali olarak değerlendirilirken, ABD’nin buna verdiği örtülü veya açık destek, uluslararası hukuk düzenini normatif değil bloksal hale getirmektedir. Yani hukuk artık evrensel bir sınır değil; kimin ihlal ettiğine göre farklı uygulanan bir araç haline gelmektedir. Bu, yalnızca İran meselesi bakımından değil, uluslararası düzenin bütün meşruiyeti bakımından aşındırıcıdır. Çünkü güçlü müttefikler hukuku ihlal ettiğinde sessiz kalan, rakip devletler benzer eylemde bulunduğunda ise hukuk dilini sertleştiren bir sistem, hukuku korumaz; onu araçsallaştırır. Bu bağlamda ABD ve İsrail’in ortak çizgisi, uluslararası hukuku savunmak değil, onu stratejik seçicilikle yönetmek anlamına gelmektedir.
Sonuç olarak, ABD ve İsrail aleyhine en güçlü analiz hattı şu cümlede düğümlenebilir: Hürmüz’deki kriz, çoğu anlatının iddia ettiği gibi yalnızca İran’ın tehdidinden değil, İsrail’in saldırgan istikrarsızlaştırma siyaseti ile ABD’nin seçici hukuk ve askerî üstünlük siyaseti arasındaki birleşimden doğmuştur. İsrail çatışmayı genişleterek diplomatik çözümü dinamitlemekte; ABD ise hukuku evrensel ilke olarak değil, enerji akışını ve bölgesel tahakkümünü koruyan bir araç olarak kullanmaktadır. Bu nedenle Hürmüz Kışı, aslında İran’ın tek başına yarattığı bir soğuma değil; Washington ile Tel Aviv’in bölgeyi uzun süreli stratejik donma noktasında tutan politikalarının ürünüdür.
Bugün Hürmüz’de tehlikeye giren yalnızca tankerlerin rotası değildir; uluslararası hukukun inandırıcılığı, küresel ekonominin kırılgan dengesi ve Batı’nın “kurallara dayalı düzen“ iddiasının ahlaki zemini de aynı sularda ağır yara almaktadır. Çünkü boğazı daraltan yalnızca coğrafya değil; ABD ile İsrail’in bölgeyi sürekli kriz üreten bir jeopolitik laboratuvara çevirmesidir.
Devamı için...