Çaresizliğin jeopolitiği: Münih Güvenlik Raporu ve Yıkım Çağı
Dr. Hüseyin KORKMAZ
Münih güvenlik raporu yayınlandığı tarihlerde raporun bir özetini yapmış ama ne anlama geldiği ve ileriye dönük neler olabileceği bağlamında bir şerh düşmemiştim.
Bu yazıda Batı’nın ontolojik yorgunluğunu, yaşanan siyasi tıkanmayı, kurumsal aşınmayı ve derin çaresizlik duygusunu bahse konu rapor üzerinen analiz etmeye çalışacağım.
Münih Güvenlik Raporu, jeopolitik bir durum tespitinden ziyade Batı medeniyetinin ruhsal otopsisi niteliğinde adeta. Bu yılki rapor, başlığıyla müsemma bir "çaresizlik halini" masaya yatırıyor: "Under Destruction" (Yıkım Halinde).
Raporun satır aralarında dolaştığınızda, karşınıza çıkan tablo, salt askeri veya ekonomik bir güç kaybından ziyade ontolojik bir yorgunluk, derin bir "batısızlık" hissi ve kendi inşa ettiği mabedi bizzat kendi elleriyle yıkmaya hevesli bir Batı imgesi şeklinde görünüyor.
Hülasa karşı karşıya olduğumuz manzara bir "medeniyet kaybı"ndan çok bahse konu medeniyetin kendi vaatlerini yerine getirememesinden kaynaklanan bir psikoza işaret ediyor. “Liberal illüzyonun" çatırdayarak dağıldığı, sert ve soğuk bir realizmin duvarları yıkarak içeriye girdiği anları müşahede ediyoruz.
İçinden geçtiğimiz şu günlerde cereyan eden İran savaşı da gösterdi ki Batı’nın uyum kaabiliyetini kaybettiği ve NATO çerçevesinde başlayan “dağılma“ tartışmalarının Münih’te ortaya çıkan çatlakları derinleştirdiği görülüyor.
Rapor bize 1945 sonrası kurulan düzen net olarak bir "yıkım" sürecine girmiş durumda diyor. İşin ilginci ABD, bir zamanlar hamisi ve mimarı olduğu uluslararası liberal düzenin şimdi baş "yıkıcısı" konumunda. Trump aslında bu noktada bir nedenden ziyade bir sonuç gibi. Batı’nın kendi içinde biriken öfkesinin cisimleşmiş hali adeta.
Rapora göre pek çok Batı toplumunda, reform yerine yıkımı tercih eden siyasal güçler ivme kazanıyor. Ortaya çıkan bu iklimde; buldozer ve elektrikli testere kullananlar, açıkça alkışlanmasalar bile, temkinli bir hayranlıkla karşılanıyor.
Raporun tespit ettiği üzere, birçok mekanizma kilitlenmiş durumda. Bunlar arasında en önemlisi ve önde geleni çok taraflı kurumların ABD’yi sınırladığı endişesi.
Yine Trump’tan çok iyi bildiğimiz üzere ticaretin barış değil, zafiyet getirdiği inancı. Trump, ticareti sadece “satış“ üzerinden okuyan bir deal-maker.
Değerler siyasetinin yerini, saf çıkar odaklı işlemci ilişkilere bırakması durumu kötüleştiren amiller arasında.
Bir anlamda Batı’nın "evrensellik" iddiasından vazgeçtiğine tanıklık ediyoruz belki de. Kendi değerlerini evrensel olarak görme kabiliyetini yitiren bir güç, o değerleri bir yük olarak görmeye başladı artık.
Batı’da önemli sayıda insan geri döndürülemez bir eğilime kapılmış durumda. İnsanlar, işlemeyen ve bürokratikleşmiş (BM, DTÖ gibi) yapıların reforme edilebileceğine dair inançlarını yitirmiş durumda. Bu da tek bir şeyin önünü açıyor: Yıkım!
Meseleye sosyolojik bir perspektiften baktığımızda, raporun en çarpıcı verisi silahlanma bütçelerinden ziyade toplumların içine girdiği psikoloji.
Fransa’da %60, İngiltere’de %53 oranında "gelecek nesillerin daha kötü yaşayacağı" inancı, Batı’nın zaman algısının bozulduğuna işaret ediyor.
İlerleme (progress) miti çökmüş halde.
Buna mukabil Çin’de halkın %80’inin gelecekten umutlu olması, sadece ekonomik büyüme ile açıklanabilir mi emin değilim.
Bu, tarihsel bir momentumun, "zamanın ruhunun" (Zeitgeist) Doğu'ya kaydığının somut bir kanıtı adeta.
Raporda Çin’e de önemli bir atıf var: "Bir süredir Çin'in süper güç statüsüne yükselişi, ABD'nin Hint-Pasifik'teki üstünlüğünü sarsıyor. Birçok stratejist, ABD güçlerinin bir çatışma durumunda Çin'i mağlup edemeyeceğinden veya bunu ancak kabul edilemez bir bedelle yapabileceğinden endişe ediyor."
Burada aklıma The Economist’in geçen hafta Trump ve Xi görselleri ile kapağına taşıdığı ve Napolyon’a atfedilen şu cümle geldi: “Düşmanın hata yaparken iken onu asla rahatsız etme!“
Batı, hayatta kalma (survival) güdüsüyle hareket eden, defansif ve karamsar bir yapıya bürünürken Doğu, ihtişamlı günlere yeniden dönmenin provasını yapıyor gibi.
Bu durum, Avrupa’da derin bir "çaresizlik" hissi yaratıyor. Fransa ve İtalya’da %73’ü bulan bu his, siyasetin sorun çözme kapasitesine duyulan inancın iflası olarak okunabilir.
Rapora göre William Outhwaite ve Oliver Nachtwey’in “Zerstörungslust“ (yalnızca yıkma arzusu) diye betimlediği olgu, postmodern toplumlarda giderek daha görünür hale geliyor.
Daha önceki konferansta gündeme gelen "Batısızlık" kavramı, Batı’nın bir "fikir" olarak dağılmasına işaret ediyordu. Mevcut raporun ironik tespiti şu ki Çin ve Hindistan, Batı’yı "birleşik bir blok" olarak algılarken, Batılılar kendilerini "parçalanmış" hissediyor.
Avrupa’nın durumu tam anlamı ile trajikomik bir yalnızlık.
Rapordaki "Avrupa'nın ABD'ye tartışmasız bir güvenlik garantörü olarak güvenebildiği dönem sona ermiştir" ifadesi, bir devrin net olarak kapandığını gösteriyor.
Avrupa, yıllarca "tarihin sonu" rüyasını gördükten sonra, şimdi büyük güç rekabetiyle uyanmak zorunda.
Almanya Başbakanı Merz’in "Kenarda durup izleyemeyiz" çıkışını bu uykudan uyanma çabası şeklinde okumak mümkün.
Ancak Avrupa’nın kasları (askeri kapasitesi) bu iradeyi (siyasi retoriği) taşımaktan çok uzak.
Savunma bütçelerindeki %41’lik artış, niceliksel bir iyileşme olsa da, niteliksel bir "stratejik otonomi" sağlamaktan aciz.
Avrupa, ABD’nin "yıkım siyaseti" ile Çin’in "hegemonik inşası" arasında sıkışmış, değerlerine sığınarak hayatta kalmaya çalışan yaşlı bir aristokratı andırıyor.
Münih Güvenlik Raporu, bize şunu söylüyor: Dünya artık kurallarla değil, güçle yönetilen bir evreye, "Yıkım Siyaseti" dönemine girmiş durumda.
Batı, sadece siyasi değil, derin bir psikolojik çöküş de yaşıyor.
Ancak burada bir parantez de açmak gerekiyor. Batı’nın krizini ilan etmek kolay fakat bunu mutlak çöküş olarak yorumlamak isabetli olmaz.
Avrupa hâlâ büyük ekonomik kapasiteye, kurumsal hafızaya, teknolojik altyapıya ve norm üretme potansiyeline sahip.
Benzer şekilde ABD de küresel rolünü bütünüyle kaybetmiş değil. Ancak Münih raporunun esas uyarısı zaten farklı: sorun, Batı’nın kaynaklarının tükenmiş olması değil, bu kaynakları hangi siyasi irade ve hangi tarih duygusuyla kullanacağının belirsizleşmesi bir bakıma.
Yani mesele güç eksikliğinden ziyade gücün yönü, amacı ve meşruiyeti.
Eğer giderek yayılan bu "buldozer siyaseti" karşısında sadece seyirci kalınırsa, değer verilen o "kural ve kurumlar", kısa süre içinde birer moloz yığınına dönüşecek.
Münih raporunun asıl önemi burada belki de.
Rapor, güvenlikten önce bir ruh hâlini, stratejiden önce bir medeniyet yorgunluğunu kayda geçiriyor.
Ve bizler, bu toz duman arasında, yeni dünyanın neye benzeyeceğini değil, eski dünyanın enkazını nasıl kaldırabileceğimiz üzerine tartışacağız/savaşacağız gibi görünüyor.
X /drhkorkmaz