JEOSTRATEJİK GÜVENLİK VE İKLİM EMPERYALİZMİ:
SU KAYNAKLARININ KÜRESEL EKONOMİ POLİTİĞİ ÜZERİNE ELEŞTİREL BİR YAKLAŞIM
Günümüzün çok boyutlu ve birbirine bağlı küresel krizleri, tarihsel materyalizmin doğa-toplum ilişkisi üzerine sunduğu ontolojik ve epistemolojik çerçeve ışığında kavranmadıkça, yüzeysel veya parçalı yaklaşımlarla analiz edilmeye devam edecektir. Marx’ın felsefi mirasında doğa ile toplum arasındaki ilişki, insan pratiklerinin hem kurucu bir unsuru hem de bu pratiklerin içinde şekillendiği temel maddi gerçeklik olarak kavranmaktadır. Bu çerçevede doğa, durağan ve kendinde bir varlık alanı olarak değil; toplumsal üretim süreçleriyle sürekli yeniden kurulan, tarihsel ve diyalektik bir gerçeklik olarak ele alınmaktadır. Bununla birlikte kapitalist üretim biçiminin doğa üzerindeki tahakkümü, Marx’ın materyalist ontolojisi içinde dahi bütünlüklü biçimde çözümlenememiş; doğa-toplum diyalektiği çoğu zaman kapitalist değer teorisi ve üretim süreçlerine içkin sınırlı bir perspektifle ele alınmıştır. Bu epistemolojik sınırlılık, ekolojik krizlerin ve sürdürülemez üretim pratiklerinin ideolojik ve yapısal kaynaklarının kavranmasını zorlaştırmakta; söz konusu krizlerin emperyalist dünya sistemiyle kurduğu yapısal ilişkileri de görünmez kılmaktadır.
Emperyalizm, Avrupa’nın erken modern dönemde başlayan tarihsel dönüşümü içinde şekillenmiş ve XIX. yüzyılda kapitalist üretim ilişkilerinin olgunlaşmasıyla sistematik bir dünya düzeni niteliği kazanmıştır. Bu yeni kapitalizm aşaması, yazında farklı biçimlerde adlandırılmıştır: finans kapitalizm, neokapitalizm veya geç kapitalizm gibi. Ancak Lenin’in “emperyalizmin en saf ekonomik özü tekelci kapitalizmdir“ saptaması, bu sistemin ekonomik temelini açıklığa kavuşturmakta; emperyalizmi tekelci sermayenin hâkimiyeti üzerinden kavramsallaştırmayı mümkün kılmaktadır. Bu hâkimiyet, devletlerin aktif desteği ve hegemonik güçler tarafından şekillendirilen yapılar aracılığıyla ekonomik, ekolojik ve teknolojik sahalarda küresel ölçekte yeniden üretilmektedir. Lenin’in yaklaşımı biçim ve yapısal dönüşümler geçirmiş olsa da özünü koruyarak; toprak, doğal kaynaklar, ücretli ve ücretsiz emek, pazarlar, ticarileştirilen kamu hizmetleri, bilgi ve fikri mülkiyet gibi yeni mülkiyet biçimlerini ve siber uzayı kapsayacak şekilde genişlemiştir.
Bu süreçte kapitalist üretim mantığı, doğayı salt bir meta üretim sürecine indirgerken, doğa-toplum diyalektiği tarihsel materyalizm içinde çoğunlukla soyutlanmış ve indirgemeci yaklaşımlarla ele alınmıştır. Bu durum, çevresel krizlerin yalnızca ekolojik boyutlarının değil, aynı zamanda ekonomik, politik ve toplumsal kökenlerinin bütüncül biçimde kavranmasını güçleştirmektedir. Kapitalizmin doğa üzerindeki tahakkümü, Marx’ın analizinde üretim süreçlerinin nesnel biçimi olarak ortaya çıkmakta; ancak sermaye birikimi yasaları, doğa ile toplum arasındaki metabolik ilişkinin (Stoffwechsel) bozulmasına yol açarak biyosferin ekolojik dengesini tehdit eden derin bir “ekolojik uçurum“ yaratmaktadır. Özellikle insan-doğa etkileşiminin yoğun olduğu çevresel alanlarda, yeni ekonomik baskı ve çatışma biçimleri ortaya çıkmaktadır.