Ukrayna Rusya Barışı Mümkün mü?
2026’nın Şubat ayındayız ve 2022’den bu yana artık Ukrayna ile Rusya arasındaki savaş başlayalı 4 yıl oldu. Avrupa’nın savaş gölgesinde geçirdiği bir dönemin sona ermek üzere olduğunu yazmak isterdim, lakin ortada kırılgan ve cılız müzakere süreci söz konusu. Henüz kamuoyuna açıklanmış hiçbir barış planı çerçevesi dahi yok. Zaman geçtikçe de Ukrayna’daki savaşın yarattığı insani, ekonomik ve jeopolitik maliyetler artmakta. Soru artık şu: Noel döneminde kaçan fırsatlara rağmen, barış için, ya da hiç olmazsa çatışmaların kalıcı olarak durması için hâlâ bir şans var mı? Bunun için henüz bir öneri dahi olmadığından, ben tek bir kişi olarak bir taslak sunmaya çalışacağım. Eminim önerimde eksikler çoktur, ancak hiç olmazsa ortada bir ateşkes anlaşmasının kaba-taslak çerçevesini kaleme almış olurum.
2022’den bu yana Ukrayna-Rusya savaşı hakkında yüzlerce analiz yazıldı, sayısız panel düzenlendi. Ancak dikkat çekici bir husus var: “Barış neye benzeyecek?“ sorusuna somut bir çerçeve sunulamadı. Dört yıldan bu yana, halen, uygulanabilir bir öneri getiren çok az kişi oldu. Ateşkes için öneri sunanlardan biri, merhum Henry Kissinger’dı, ama o da bu sebepten dolayı çok eleştirildi. Hâlbuki geçici olsa da çatışmaların sona erdirilmesi için belki de gerçekçi bir çerçevenin temellerini oluşturacak bir öneriydi.
Kissinger, henüz hayattayken yaptığı açıklamalarda, savaşın mutlak askeri zafer üzerinden değil, çatışmaların bir denge ve güvenlik mimarisi üzerinden sona erdirilmesi gerektiğini savunmuştu. Bunun için bazı toprak ve statü tartışmalarının müzakere masasında ele alınabileceğini söylemişti. Bu yaklaşımı nedeniyle Ukraynalı yetkililer ve Batı kamuoyunun bir kısmı tarafından “fazla tavizkar“ olmakla, hatta “Rusya’yı ödüllendirmekle“ suçlandı. Ancak Kissinger’ın asıl vurgusu, savaşın uzamasının Avrupa güvenliğini daha kırılgan hale getireceği ve sonunda yine bir müzakere masasına dönüleceği gerçeğiydi.
Bugün, 2026’da geriye dönüp baktığımızda, eleştirilen bu perspektifin en azından şu açıdan önemli olduğu görülüyor: Kimse, o tarihten bu yana, barışın çerçevesini somut olarak tarif etmedi. Zaferden bahsedildi, direnişten bahsedildi, diğer taraf tamamen mağlup olana kadar mücadeleye devam edilmesi söylemi hâkimdi, yaptırımlardan bahsedildi. Ancak kalıcı bir güvenlik düzeninin nasıl kurulacağı konusunda net bir yol haritası ortaya konmadı.
Oysa sürdürülebilir bir barış için iki temel gerçekliğin kabul edilmesi gerekiyor.
Birincisi, Ukrayna’nın egemenliği ve toprak bütünlüğü temel ilkedir. Türkiye, daha en başından Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın açıkladığı gibi “Ne Ukrayna’dan ne de Rusya’dan vazgeçmedi“ ve dolayısıyla Ukrayna’nın toprak bütünlüğüne vurgu yaparken, kendi gelecekleriyle ilgili kararın Ukrayna halkının kararı olduğu hususu, Türk yetkililerin en baştan beri benimsediği bir yaklaşım olmuştur. İlaveten, Ukrayna halkının güvenliği, bağımsızlığı ve Avrupa ile entegrasyon arzusu görmezden gelinemez. Savaşın yarattığı yıkım, milyonlarca insanın yerinden edilmesi ve enerji altyapısına verilen zarar, Ukrayna’nın güvenlik garantilerine duyduğu ihtiyacı daha da artırmıştır.
2022’den bu yana Ukrayna-Rusya savaşı hakkında yüzlerce analiz yazıldı, sayısız panel düzenlendi. Ancak dikkat çekici bir husus var: “Barış neye benzeyecek?“ sorusuna somut bir çerçeve sunulamadı. Dört yıldan bu yana, halen, uygulanabilir bir öneri getiren çok az kişi oldu. Ateşkes için öneri sunanlardan biri, merhum Henry Kissinger’dı, ama o da bu sebepten dolayı çok eleştirildi. Hâlbuki geçici olsa da çatışmaların sona erdirilmesi için belki de gerçekçi bir çerçevenin temellerini oluşturacak bir öneriydi.
Kissinger, henüz hayattayken yaptığı açıklamalarda, savaşın mutlak askeri zafer üzerinden değil, çatışmaların bir denge ve güvenlik mimarisi üzerinden sona erdirilmesi gerektiğini savunmuştu. Bunun için bazı toprak ve statü tartışmalarının müzakere masasında ele alınabileceğini söylemişti. Bu yaklaşımı nedeniyle Ukraynalı yetkililer ve Batı kamuoyunun bir kısmı tarafından “fazla tavizkar“ olmakla, hatta “Rusya’yı ödüllendirmekle“ suçlandı. Ancak Kissinger’ın asıl vurgusu, savaşın uzamasının Avrupa güvenliğini daha kırılgan hale getireceği ve sonunda yine bir müzakere masasına dönüleceği gerçeğiydi.
Bugün, 2026’da geriye dönüp baktığımızda, eleştirilen bu perspektifin en azından şu açıdan önemli olduğu görülüyor: Kimse, o tarihten bu yana, barışın çerçevesini somut olarak tarif etmedi. Zaferden bahsedildi, direnişten bahsedildi, diğer taraf tamamen mağlup olana kadar mücadeleye devam edilmesi söylemi hâkimdi, yaptırımlardan bahsedildi. Ancak kalıcı bir güvenlik düzeninin nasıl kurulacağı konusunda net bir yol haritası ortaya konmadı.
Oysa sürdürülebilir bir barış için iki temel gerçekliğin kabul edilmesi gerekiyor.
Birincisi, Ukrayna’nın egemenliği ve toprak bütünlüğü temel ilkedir. Türkiye, daha en başından Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın açıkladığı gibi “Ne Ukrayna’dan ne de Rusya’dan vazgeçmedi“ ve dolayısıyla Ukrayna’nın toprak bütünlüğüne vurgu yaparken, kendi gelecekleriyle ilgili kararın Ukrayna halkının kararı olduğu hususu, Türk yetkililerin en baştan beri benimsediği bir yaklaşım olmuştur. İlaveten, Ukrayna halkının güvenliği, bağımsızlığı ve Avrupa ile entegrasyon arzusu görmezden gelinemez. Savaşın yarattığı yıkım, milyonlarca insanın yerinden edilmesi ve enerji altyapısına verilen zarar, Ukrayna’nın güvenlik garantilerine duyduğu ihtiyacı daha da artırmıştır.