Önderliğin ışığı eylemden ziyade fikirdir. Çünkü eylemler geçicidir. Zaman içinde her daim alternatifleri tartışılabilir. Fikir ise ışıktır, enerjidir. Enerji ise evrenin çekirdeği olarak kabul edilmektedir ve asla kaybolmaz. Bu nedenle fikirleri ile dünyaya ışık saçanlar asla unutulmazlar. Fikirler, yani ışık nasıl oluşur? Aynen bir ağacın önce kömüre dönüşmesi ve daha sonra yüzyıllar boyunca basınç ve zorlama altında elmasa dönüşmesi gibi. Işık saçan fikirlere sahip olanlar zorlu ve iz bırakan aşamalardan sonra parlamaya, ışımaya başlarlar. Peki, insanoğlu neden fikirlere, yani ışığa ihtiyaç duyar? Basit bir fiziki tarif olarak karanlıkta önünü görmek için. Ama esas ışığa, yani fikirlere olan ihtiyacımız bireysel, ailesel, toplumsal ve evrensel temelde insanlığın varlığını ve geleceğini korumak içindir. Evrensel fikir, enerji veya ışık nedir? Bunlar dünyada yaşayan her bireyin; yaşamında, insan ilişkilerinde, toplumsal değerlerin oluşmasında, devletlerarası ilişkilerde örnek alabileceği ölçütler ve kıstaslardır.
Yazının bulunmasından itibaren geçen 6 bin yıldan bu yana insanoğlu birçok evrensel fikir üretti. Büyük filozoflar, düşünürler, devlet adamları ve dinlerin ortaya çıkması ile birlikte peygamberler geldi geçti. Hepsi bireyler ve insanlık için bir şeyler söyledi. Sonuçta hiçbiri insanın temel fiziki ihtiyaçları için yaptığı mücadeledeki hırs ve hükmetme ihtirasını yenemedi. Fikirleri insanlığa bir fayda sağlamadı, sağlayamadı. Çünkü saçtıkları ışık, yani fikirler, bireylerin beyinlerindeki nöronları etkileyerek kalıcı hale gelemedi. Orada depolanamadı. Fikirlerin, ışığın kalıcı olması, bireysel, toplumsal ve evrensel etki yaratması için inanç ve yaşamın gerçekleri ile bağdaşması gerekir. Evrensel fikirler ışık hızında yayılırlar ve kalıcı olanlar beynin nöronlarında depolanırlar. Çünkü bunlar bireyin kendi ışığını oluşturabilmesi için maya, köz, kıvılcım görevi görürler. Tarih boyunca insanların beyninde oluşan bu maya veya kıvılcımın ışığa dönüşmesi engellenmeye çalışıldı. Bugün de durum aynıdır. Bu amaçla dogma inançların en bol olduğu din faktörü kullanıldı ve kullanılmaya devam edilmektedir. Bağnazlık ve kör inanç, ışığa ve fikirlere karşı bir kalkan oluşturmaktadır.
Atatürk’ün Işığı Nasıl Oluştu?
İnsanların DNA yapıları aynı olmasına rağmen, büyük farklılıklar nereden geliyor? Her şeyi çevresel şartlar, aile yapısı ve eğitimle açıklayamıyoruz. Farklı olanın ve farkı yaratanın ne olduğunu henüz tam olarak bilemiyoruz. Gelecekte beynin yapısı ve işlevi çözülürse bunu daha iyi anlayabileceğiz. Ama doğuştan bazı şeylerin farklı olduğunu ve ömür süresince yaşananların insanın karakterini, düşünce yapısını, inançlarını, geleceğe bakışını oluşturduğu bir gerçektir. Ağaç olarak kabul edebileceğimiz insanın, kömüre ve daha sonra elmasa dönüşmesi, yani toplum önderi olarak ışık saçan hale gelebilmesi çok zordur. Bu gibi insanlar çok azdır. Çoğumuz ağaç olarak ömrümüzü tamamlarız. Bu noktada her ağacın ve kömürün elmasa dönüşemediğini, bunun için insanın molekül yapısı kadar, kader diye adlandırılan uzun ince yoldaki zor şartların da etkili olduğu açıktır. Bu bağlamda sadece Türklere değil aynı zamanda dünya halklarına ve insanlığa da tanrının bir lütfu olarak gönderildiği kabul edilen Mustafa Kemal’in nasıl ışığa dönüştüğünü anlatmaya çalışalım.
Atatürk’ü Yaratan Olaylar
Yedi yaşında babasız kalma, annenin tekrar evlenmesi küçük Mustafa’yı yatılı askeri okullara yönlendirmiş olabilir. O dönemde dar gelirli, sıradan Osmanlı vatandaşı çocuklarının askeri okulları tercih etmesinin en önemli nedeni subaylık mesleğinin toplumdaki yeri ve eğitimin modernliği idi. Savaşları sürekli kaybederek, giderek küçülen Osmanlı İmparatorluğu, güvenlik nedeniyle işe askeri eğitim ve teknolojiden başlamak zorunda kalmıştı. Diğer taraftan Osmanlı hanedan mensupları dışında yönetim makamlarında yer alma şansı en yüksek mesleklerden biri subaylıktı. Mustafa Kemal, özellikle 16 yaşında Manastır Askeri Lisesine girdikten sonra, hem içindeki önderlik mayasının geliştirilmesi, hem de ileride toplumu aydınlatma fırsatını yakalamak için askerlik mesleğinin kendisi için kaçınılmaz bir meslek olduğunun farkına varmış olabilir. Sınıf arkadaşı Ömer Naci ona edebiyat ve şiiri sevdirmeyi başarmıştı. Ancak durumu fark eden Kitabet hocası devreye girmişti. Atatürk, o günü şöyle anlatıyor: Kitabet hocam, edebiyat ve şiirle iştigal seni askerlikten uzaklaştırır dedi. Eğer kitabet hocam imdadıma yetişmeseydi. Ben de şair olup çıkacaktım. Hocamın ne kadar haklı olduğunu hadiseler ispat etti. Ne var ki, güzel yazmak hevesi ben de hep saklı kaldı.
Bu ikaz ve yönlendirmenin Atatürk’ün hayatını ve kaderini doğrudan etkilediğine şüphe yoktur. Fakat Ömer Naci’nin de Mustafa Kemal’in fikri alt yapısının oluşmasında diğer faktörlerle birlikte önemli bir rol oynadığı da kesindir. Nitekim genç Mustafa Kemal’in vatan ve hürriyet şairi Namık Kemal ile Türkçü şairi Mehmet Emin Yurdakul’un şiirleri ile tanışmasında Ömer Naci’nin etkili olduğu bilinmektedir. Atatürk 14 Eylül 1931’de yaptığı bir konuşmada Mehmet Emin Yurdakul ile ilgili şunları söylemiştir: “...Şair Mehmet Emin Yurdakul’un ilk kez Manastır Askerî İdadîsinde öğrenciyken okuduğum ‘Ben bir Türk’üm, dinim, cinsim uludur.’ dizeleriyle başlayan manzumesinde bana ulusal benliğimin gururunu tattıran ilk anlatımı bulmuştum...“
Tarih öğretmeni Mehmet Tevfik (Bilge) Bey'in de etkisiyle, Fransız İhtilali'nin temel ilkelerinden biri olan hürriyet kavramı ile de burada tanışmıştır. Mustafa Kemal bir konuşmasında Tevfik Bey'e minnet borcum vardır. Bana yeni bir ufuk açtı şeklinde konuşmuştur. 16 yaşındaki öğrenci Mustafa Kemal, askeri lisenin ikinci sınıfında (1897) iken boş zamanlarını o dönemin en geçerli dili olan Fransızca öğrenmek için değerlendirmiştir. Bu maksatla Selanik’teki Katolik misyoner okulu olan Frerler Kolejinin gece derslerine gizlice devam edip Fransızcasını ilerletmiştir. Askeri eğitiminin son noktası 25 yaşında kurmay Yüzbaşılık idi. O gün kalan 32 yıllık ömründe neleri yaşayacağını, ülkesinde ve dünyada neler olacağını ne bilebilir, ne de tahmin edebilirdi. Ama sanırım bildiği en önemli şey 25 yaşında Osmanlı toplumunda bir şeyler yapmak için asgari yetenek ve yetkilere sahip olmayı başardığı idi. İlk görev yeri devasa bir coğrafyaya yayılmış Osmanlı İmparatorluğunun Şam eyaletiydi. Burada iki yıl kaldı. Ne öğrendi dersiniz? Burada Türklerin Araplardan daha az değerli olduğunu fark etti. Kıdemli yüzbaşı olan Mustafa Kemal 1907’de yeniden Manastır’a döndü. İki yıl sonra hayatının önemli bir kırılma noktasını yaşadı. 19 Nisan 1909’da İstanbul’a giren Hareket Ordusu’nun kurmay başkanı idi. Tarihe 31 Mart Vakası olarak geçen bu olayda Mustafa Kemal;
• II. Meşrutiyetin ilanı sonrası isyan eden bir kısım ordu mensuplarının şeriat yanlısı kişilerle işbirliğine,
• İttihat ve Terakki (Birlik ve Gelişme) adlı cemiyetin siyasete nasıl bulaştığına,
• Ordu içindeki Alaylı ve Mektepli subay çekişmesinin ülkeye ne kadar zarar verdiğine şahit oldu.
1910 yılında Picardie Manevralarını izlemek üzere gözlemci olarak Fransa’ya gönderildi. Lisan bilmenin ilk faydasını bu şekilde gördü. Aynı zamanda dönemin en modern ordularından olan Fransız ordusunu, silah ve teçhizatını da tatbikat alanında izledi. Böylece 5 yıl sonra Çanakkale’de karşısına düşman olarak çıkacak bir orduyu tanıma fırsatını yakaladı. Mustafa Kemal'in tatbikat sonrasındaki sözleri ve yorumları Fransız Mareşal Ferdinand Foch'un dikkatini çekmiş, protokole aykırı olarak rütbesi albaydan küçük olduğu halde kendisini düzenlediği yemeğe davet etmişti. Mustafa Kemal bu gezi sırasında fesin batılılar tarafından gülünç bulunduğunu öğrendi.
Tatbikat sırasında başta söyledikleri dikkate alınmayan Mustafa Kemal'e bir asker şöyle demiştir; Başınızda bu komik başlık olduğu sürece hiç kimse kafanızın içindekilere itibar etmeyecektir.
Osmanlı terfi sisteminde bekleme sürelerine bağlı otomatik bir terfi sistemi yoktu. Hanedan mensubu olmanın dışında olabildiğince liyakat ve savaş alanlarındaki başarılar terfide rol oynuyordu. Mustafa Kemal, mesleğinde yükselmek ve savaş tecrübesi kazanmak istiyordu. Devletin gizli izni dâhilinde, gönüllü olarak Trablusgarp’taki aşiretleri İtalyanlara karşı savaşmak için organize etmeye gitti. Pasaportundaki adı Mustafa Şerif, mesleği gazeteciydi. Burada gerilla harbi taktik ve tekniklerine yönelik tecrübe kazandı. Tarihçiler Mustafa Kemal’in İstiklal Savaşı öncesi teşkilatlanmadaki başarısının Trablusgarp’a dayandığını düşünmektedirler. Daha sonra, Atatürk’e ümitsiz ve sonuç bakımından faydasız olan bu işe neden giriştiği sorulduğunda: “Bunun böyle olduğunu o sıralarda ben görüyordum. Ancak, orduda ve akranım olan subaylar arasında maddî ve manevî sıramı muhafaza etmek için buna mecburdum. Esasen İstanbul’da beni fiilen işsiz bırakıyorlardı“ cevabını vermişti. Mustafa Kemal’in uzun süredir beklediği terfi, burada iken geldi. (30 Kasım 1911 tarihinde) binbaşı oldu. Derne’deki muharebede (16 Ocak 1912) gözünden yaralandı. Bu askerlik mesleğinde, vücudundaki ilk kalıcı yaralanmaydı. Atamızın sağ gözündeki şehlalık bu savaştan kalmadır.
Osmanlı devleti bir savaştan öbürüne yuvarlanırken Mustafa Kemal de savaşların hep ön cephelerinde bulunuyordu. Balkan Savaşı sonrasında Sofya Ataşeliği onun için fiziki ve zihni açıdan bir tazeleme dönemi oldu. Bu görevde iken (1 Mart 1914) yarbaylığa yükseldi. Sofya, Mustafa Kemal’in kişisel gelişimine nasıl bir katkı sağladı? Burada modern Avrupa’nın kültürel yüzü ve yaşam şekli ile karşılaştı. Opera başta olmak üzere resim, heykel gibi sanat dallarını yakından gördü. Askeri liseden beri çok sayıda kitap okuyan Mustafa Kemal bilgilerini kontrol etme olanağını buldu.