Yapay zekâ (YZ) hakkında konuşmak artık sadece teknolojiyle ilgili bir konu değil. Son zamanlarda YZ güvenliği, iş gücündeki dönüşüm, eğitim sistemi ve hatta kişisel anlam arayışı bağlamında düşünürken, kendimi bir tür çağ eşiğinde hissediyorum. Daron Acemoğlu’nun da bulunduğu LSE Festival’de takip edebildiğim iki panel ve Geoffrey Hinton’ın derinlikli röportajı, bana bu dönüşümün aslında ne kadar köklü ve kaçınılmaz olduğunu hatırlattı.
Bu yazıda, takip ettiğim son etkinlikler ve röportajlardan yola çıkarak hem bilgi paylaşmak hem de bazı kişisel yorumlarımı aktarmak istiyorum.
YZ Güvenliği: Teknolojiye Değil, Türümüze Dair Bir Mesele
Geoffrey Hinton’ın ifadeleriyle başlayalım:
“İnsanlar umutla her şeyin sonunda yoluna gireceğini sanıyor. Ama bu, tarihsel bir yanılgı olabilir. Dinozorlar da sonsuza kadar yaşayacaklarını sanıyorlardı.“
Hinton’a göre, YZ iki düzeyde risk barındırıyor.
- Kısa vadede: deepfake dolandırıcılıkları, siber saldırılar, seçim manipülasyonu gibi “insan eliyle gelen tehditler“.
- Uzun vadede ise makinelerin kendi amaçlarını gerçekleştirecek düzeye erişmesi, yani bir “varoluşsal tehdit“.
Daron Acemoğlu bu konuda daha temkinli ama kritik bir noktaya dikkat çekiyor:
“YZ güvenliği sadece sistem denetimi değil, toplumsal etkilerle birlikte ele alınmalı.“
Mesele, sadece makinelerin kontrolden çıkması değil; onların insan hayatına nasıl, kimin için ve kimin pahasına entegre edildiğiyle ilgili olduğunu anlıyoruz.
OpenAI, Anthropic ve Google DeepMind gibi şirketlerin ‘frontier model’ anlaşmaları, güvenlik konusunda gönüllü standartlar belirliyor. Ancak bu protokoller henüz bağlayıcı değil ve ulusal regülasyonlar arasında ciddi uyumsuzluklar bulunuyor.
İş, İşlev ve Anlam: Sadece Verimlilik Değil, Kimlik Meselesi
Bugün ChatGPT’yle yazı yazmak ya da görsel üretmek sıradan bir deneyim. Ama bu teknolojilerin iş dünyasında yarattığı verimlilik, aynı zamanda ciddi bir dönüşümü de beraberinde getiriyor. Hinton’ın röportajında verdiği örnek çok çarpıcı: “Bir kişi artık YZ yardımıyla beş kişinin işini yapabiliyor.“
Bu durum verimlilik açısından harika görünebilir, ama beraberinde gelen “işlevsizlik“ ve “anlamsızlık“ hissi, - ki buna Yuval Harari sıklıkla kitaplarında ve konuşmalarında dikkat çeker. - daha derin bir sorunun habercisi. Evrensel temel gelir (UBI) fikrine temkinli yaklaşmak gerkiyor olabilir. Çünkü insanlar sadece para değil, anlam da ister. Kimliğimiz büyük ölçüde işimizle tanımlanıyor.
Acemoğlu’nun karanlık distopyasında bu daha da netleşiyor:
“Genç kuşaklar ‘işsizlik’, ‘yararsızlık’ ve ‘değersizlik’ hisleriyle anlamsızlık krizine girebilir.“
UBI yalnızca ekonomik güvenliği değil, aynı zamanda üretkenliğin ve katılımın nasıl anlamlı şekilde yeniden inşa edileceğini de sorgulatıyor.
Finlandiya ve Kanada’daki UBI pilotları, yalnızca gelir güvencesi değil, psikolojik iyilik hâli ve toplumsal aidiyet üzerinde de etkili olduğunu gösterdi. Ancak, sürekli UBI modeli sürdürülebilirlik, toplumsal statü ve üretkenlik krizleri doğurabiliyor. UBI’nin “anlam açığı“nı kapatmadığı net şekilde görülüyor.
LSE’nin dijital beceriler panelinde de benzer bir uyarı vardı. Gençler dijital olarak yetkin olabilir, ama sürekli çevrim içi olmanın getirdiği zihinsel yük, üretime katılma motivasyonlarını düşürebiliyor. Jonathan Haidt ve Jean Twenge gibi araştırmacıların bulgularına göre, bu durumun yaşlanan nüfusa sahip ülkeler için ciddi bir verimlilik krizine dönüşebileceği net bir şekilde görünüyor.
Genç nüfus fırsatına da değindiğim şu yazıma da göz atabilirsiniz:
Yeni Bir Ekonomik Tasarım Mümkün mü?
YZ’nin üretkenliği artırmasına dair gözlemleri heyecan verici olsa da bu kazançların topluma nasıl yansıdığı hâlâ belirsiz olduğu uzmanlarca üzerine basılarak söyleniyor.
Acemoğlu bu durumu çok net tanımlıyor:
“Yeni teknolojiler iş gücü talebini arttırmaksızın kârı artırıyor. Bu da aslında eşitsizliği büyütüyor.“
İngiltere’de dijital beceri arzı ve talebi coğrafi olarak büyük dengesizlik gösterdiği verilerle destekleniyor. Londra, Oxford, Cambridge gibi bölgeler dijital ekonominin merkezleri hâline gelirken; kuzey bölgeler, düşük beceri ve düşük talep tuzağında sıkışmış durumda.
Üstelik bu tablo sadece gelişmiş ülkeler için geçerli değil. Acemoğlu, gelişmekte olan ülkelerde de benzer bir kırılma yaşandığını söylüyor:
“Türkiye, Hindistan, Güney Afrika gibi ülkelerde eğitimli elitlerle kırsal veya muhafazakâr halk kesimleri arasında kültürel ve ekonomik ayrışmalar artıyor.“
Türkiye özelinde, “Beyaz Türkler - Siyah Türkler“ metaforu üzerinden bu ayrışmanın siyasete ve toplumsal bütünlüğe etkileri tartışılıyor ve çözüm olarak da bazı tavsiyeler ortaya çıkıyor:
- Teknolojinin pro-işçi bir şekilde geliştirilmesi,
- Yerel toplulukların söz sahibi olduğu katılımcı ekonomik modeller,
- Ve eşitlikçi eğitim yolları.
Eğitim: Ne Öğretiyoruz ve Ne İçin?
Hinton, bu konuda endişeli ve “eğer tüm bilişsel işleri YZ yapabiliyorsa, çocuklarımızı neye hazırlıyoruz?“ sorusunu sorarak bir çözüm yolun bulunması gerektiğine ve bu alandaki insanları yeni modeller üretmeye çağırıyor.
Acemoğlu ise üniversiteye odaklı modelin artık geçersiz olduğunu vurguluyor:
“Toplumun büyük çoğunluğunun üniversiteye gitmesi ne mümkün ne de arzu edilir.“
Alternatif olarak, çıraklık, teknik eğitim ve topluluk kolejlerinin güçlendirilmesini savunuyor.
- McKinsey & World Bank raporlarına göre, gelişmekte olan ülkelerde gençlerin %60’tan fazlası mezun olduğu alanla alakasız işlerde çalışıyor.
- OECD Skills Outlook 2023: Mezuniyet tek başına ekonomik uyum için yeterli değil, “modüler ve yaşam boyu beceri kazanımı“ kilit hâle geliyor.
LSE’deki panelde bu görüş pekiştirildi: Further Education kurumları yetersiz fonlanıyor, eğitim sistemi parçalı, STEM başarıları bölgesel olarak %75’e kadar farklılaşıyor. Bu, sadece dijital becerilere erişim değil, aynı zamanda “geleceğe ait olma“ duygusunun da bölgesel ayrıcalık hâline gelmesi anlamına geliyor.
Ütopik mi, Distopik mi?
Takip ettiğim bu etkinliklerde Nobel Ödüllü bu bilim insanlarının söyledikleri iki temel senaryo ortaya koyuyor:
Ütopik:
- YZ, insanları güçlendiren bir araç olur.
- Eğitim sistemleri esneklik kazanır.
- Katılımcı demokrasi ve yerel özyönetim yaygınlaşır.
Distopik:
- Eğitimli elitlerin kültürel hegemonyası toplumu böler.
- YZ kitlesel işsizliği kalıcılaştırır.
- Gençler anlamsızlık krizine girer, toplumsal çözülme başlar.
Geoffrey Hinton ise daha kişisel bir tonda, ama benzer bir uyarıyla bitiriyor:
“YZ’nin bize hizmet ettiği bir senaryo hâlâ mümkün. Ama bunun için zamanımız çok az.“
Belki de mesele, ütopik ya da distopik değil; kararlarımızın şekillendirdiği çatallanmış bir gelecek (forked futures) ihtimalinde gizli.
Sonuç: Seçim Bizde
YZ, insanlığın karşılaştığı en güçlü aynalardan biri olabilir. Bize kim olduğumuzu, neyi önemsediğimizi ve nereye gitmek istediğimizi sorabilir ve öğretebilir. Cevaplarımız sadece algoritmalarda değil, bizde de saklı.
Bu teknoloji bize bir refah sunabilir. Ama anlamı, yönü ve aidiyeti biz yaratmak zorundayız. (Medium)