İsrail’in Güvenlik Paradigması: Tehdit, İdeoloji, Müdahale

Makale

Devletlerin güvenlik politikaları, yalnızca mevcut tehditlere karşı alınan önlemlerle değil, tehditleri nasıl tanımladıkları ve bu tehditleri ne ölçüde tarihsel, ideolojik ya da stratejik olarak kurguladıklarıyla doğrudan ilişkilidir. Bu bağlamda İsrail, güvenlik doktrinleri açısından istisnai bir örnek teşkil eder....

Devletlerin güvenlik politikaları, yalnızca mevcut tehditlere karşı alınan önlemlerle değil, tehditleri nasıl tanımladıkları ve bu tehditleri ne ölçüde tarihsel, ideolojik ya da stratejik olarak kurguladıklarıyla doğrudan ilişkilidir. Bu bağlamda İsrail, güvenlik doktrinleri açısından istisnai bir örnek teşkil eder. 1948’de kurulan İsrail devleti, sadece dışsal tehlikeleri bertaraf etmeye çalışan bir aktör değil; aynı zamanda potansiyel tehditleri önceden teşhis edip, bu tehditlerin ortaya çıkmasına fırsat tanımadan bertaraf etmeyi hedefleyen proaktif ve önleyici güvenlik stratejileri benimseyen bir aktördür.

İsrail’in bu stratejik tutumu, tarihsel travmalardan beslenen kolektif bellek, çevresel tehdit algısı, askeri ve teknolojik kapasite, ideolojik devlet kurgusu ve uluslararası sistemdeki konumlanışı gibi çok boyutlu etkenler tarafından şekillendirilmiştir. Özellikle Arap-İsrail savaşları, Filistin meselesi, İran ile süregelen gerilim ve vekil aktörlerin yükselişi, bu stratejilerin sadece geçici güvenlik refleksleri değil, kurumsallaşmış bir devlet aklının dışavurumu olduğunu göstermektedir.

Bu yazı, İsrail’in proaktif/önleyici güvenlik yaklaşımını tarihsel ve güncel bağlamlarda analiz etmeyi amaçlamaktadır. Bu doğrultuda; ilk olarak tarihsel arka plan ve tehdit algısının oluşumu ele alınacak, ardından güvenlik doktrinleri, çevresel tehditler, ideolojik temeller ve uluslararası destek gibi faktörler katmanlı biçimde incelenecektir. Böylelikle İsrail’in bu stratejik yöneliminin, yalnızca askeri bir politika değil, aynı zamanda bölgesel güç dengeleri, ulusal kimlik ve uluslararası hukuk açısından ne anlama geldiği ortaya konacaktır.

Tarihsel Arka Plan: Tehdit Algısının Doğuşu

İsrail’in proaktif ve önleyici güvenlik stratejilerinin tarihsel kökeni, yalnızca modern siyasi olaylarla değil, Yahudi halkının kolektif tarihsel hafızası ile de yakından ilişkilidir. Yahudi halkının Avrupa’daki yüzyıllar süren dışlanmışlık, pogrom ve nihayetinde Holokost travması, güvenlik meselesini bir hayatta kalma sorunu olarak kodlamıştır[^1^]. Bu tarihsel anlatı, 1948’de kurulan İsrail devletinin ideolojik ve kurumsal temelinde derin izler bırakmıştır.

1948 Savaşı ve Kuşatılmışlık Algısının Kuruluşu

İsrail’in kurulduğu 1948 yılı, aynı zamanda ilk büyük Arap-İsrail savaşına sahne olmuştur. Filistinli Arapların ve komşu Arap devletlerinin İsrail’in kuruluşunu reddetmesiyle patlak veren bu savaş, kuruluş anında kuşatılma psikolojisinin doğmasına neden olmuş; İsrail’in ilk kuşak siyasal elitlerinin zihninde “her an yok edilme tehlikesi“ algısını kurumsallaştırmıştır[^2^].

Bu savaşın sonunda İsrail topraklarını genişletirken, yüzbinlerce Filistinlinin zorunlu göçü (Nakba) ile bölgedeki demografik ve siyasal fay hatları daha da keskinleşmiştir. Kurucu dönemde şekillenen bu varoluşsal tehdit algısı, sonraki tüm güvenlik politikalarının ideolojik temelini oluşturmuştur.

1967 ve 1973 Savaşları: Tehditten Önleyici Vuruşa

1967 Altı Gün Savaşı, İsrail’in tehdit algısını tamamen yeniden tanımladığı dönüm noktalarından biridir. İsrail, bu savaşta Mısır, Ürdün ve Suriye’ye karşı önleyici saldırı düzenleyerek kısa sürede önemli toprak kazançları elde etmiştir (Gazze, Batı Şeria, Doğu Kudüs, Golan Tepeleri, Sina Yarımadası). Bu başarı, yalnızca stratejik avantaj değil; aynı zamanda önleyici saldırı anlayışının meşrulaşması açısından da dönüştürücü olmuştur[^3^].

Buna karşın, 1973 Yom Kippur Savaşı, İsrail’in mutlak üstünlük algısına ciddi bir darbe vurmuştur. Mısır ve Suriye’nin beklenmedik saldırısı, erken uyarı sistemlerinin zaafını ortaya koymuş; bu olay, “bir daha asla hazırlıksız yakalanmama“ refleksinin İsrail stratejisine yerleşmesine neden olmuştur[^4^].

Hafıza, Eğitim ve Devlet Dokusu

Tarihsel travmalar, İsrail’in yalnız dış politikasına değil, iç politikasına, eğitim sistemine ve toplumsal ruh haline de nüfuz etmiştir. İsrail’de genç nesiller, okullarda Yahudi tarihinin “tehdit ve hayatta kalma“ perspektifiyle eğitilmekte; askerî zorunlu hizmetle birlikte bu zihniyet, doğrudan pratikle pekiştirilmektedir[^5^].

Bu bağlamda İsrail’in güvenlik stratejisi yalnızca devlet elitlerinin tercihinden ibaret değil; aynı zamanda tarihsel hafızayla biçimlenmiş bir toplumsal refleks haline gelmiştir. İsrail kamuoyu, devletin proaktif güvenlik politikalarını genellikle “hayatta kalma hakkının doğal bir uzantısı“ olarak görmekte; bu durum, stratejinin siyasal meşruiyetini pekiştirmektedir.

Güvenlik Doktrinleri ve Askeri Stratejiler

İsrail’in güvenlik politikaları, yalnızca karşılaşılan tehditlere tepki vermekle sınırlı olmayan; aksine tehdidi tanımlama, yeniden biçimlendirme ve ortadan kaldırma iddiasını içeren saldırı temelli bir güvenlik paradigması üzerinde yükselmektedir. Bu yaklaşımın zeminini oluşturan temel unsurlar, tarihsel deneyimler kadar, kurumsallaşmış doktrinler ve askeri stratejilerdir.

“Ben-Gurion Doktrini“ ve Askeri Yalnızlık Prensibi

Kurucu lider David Ben-Gurion’un adıyla anılan doktrin, İsrail’in bölgesel yalnızlığını kabullenerek hayatta kalmasının tek yolunu askerî, teknolojik ve moral üstünlükte gören bir stratejik anlayışı temsil eder[^1^]. Bu doktrine göre, İsrail hiçbir bölge devletine güvenemez; bu nedenle kendi caydırıcılığını kurmak ve gerektiğinde tek başına harekete geçebilme kapasitesine sahip olmak zorundadır.

İsrail’in 1956 Süveyş Krizi’ndeki bağımsız harekât kabiliyeti ya da 1967’deki Altı Gün Savaşı’nda ilk vuran taraf olması, bu stratejik yalnızlık prensibinin uygulamaya dönüşmüş hâlidir.

Önleyici Saldırı Stratejisi: “İlk Vuran Kazanır“

İsrail güvenlik doktrininin merkezinde, tehdit oluşmadan önce müdahale etmeye dayalı önleyici saldırı (pre-emptive strike) anlayışı yer alır. Bu strateji, yalnızca savunmayı değil, düşmanın harekete geçme kapasitesini ortadan kaldırmayı hedefler. 1981’de Irak’taki Osirak Nükleer Reaktörü’nün bombalanması ve 2007’de Suriye’deki el-Kibar tesisine yönelik saldırı, bu stratejinin tipik örneklerindendir[^2^].

Bu tür operasyonlar, uluslararası alanda tartışmalı olsa da, İsrail tarafından ulusal güvenliğin korunması adına meşru müdafaa kapsamında sunulmaktadır.

Dahiya Doktrini ve Orantısız Güç Kullanımı

2006’daki Lübnan Savaşı’ndan sonra geliştirilen “Dahiya Doktrini“, İsrail’in askeri stratejisinde orantısız güç kullanımı ilkesini açıkça kabul eden bir yaklaşımdır. Bu doktrin, düşmanı sadece askerî açıdan değil, toplumsal ve altyapısal olarak da felç etmeyi hedefler. Sivil bölgeler, altyapılar ve ekonomi, artık caydırıcılık stratejisinin parçası hâline gelmiştir[^3^].

Bu doktrinin uygulamaları en belirgin şekilde Gazze’ye yönelik operasyonlarda görülmüş; yerleşim alanlarına yapılan saldırılar, özellikle BM ve insan hakları örgütlerinin tepkisini çekmiştir.

Teknoloji, İstihbarat ve Siber Güç Unsurları

İsrail’in proaktif stratejilerinin başarısında, teknolojik ve istihbarat kapasitesi belirleyici bir rol oynamaktadır. Mossad, Aman (Askeri İstihbarat) ve Shin Bet (İç Güvenlik Teşkilatı), sadece bilgi toplamakla kalmaz; aynı zamanda nokta operasyonları ile doğrudan stratejik etki üretir. İran’da bilim insanlarına yönelik suikastlar ve dış operasyonlar bunun örnekleridir[^4^].

Buna ek olarak, füze savunma sistemleri (Demir Kubbe, Arrow, David’s Sling), insansız hava araçları ve gelişmiş siber saldırı/savunma altyapısı, İsrail’in klasik askeri caydırıcılığı aşan yeni nesil bir güvenlik mimarisi geliştirmesini sağlamıştır.

Jeopolitik Kıskaç: Çevre Tehdit Algısı ve Vekil Aktörler

İsrail’in proaktif güvenlik stratejisinin önemli dayanaklarından biri, çevresinde konumlanan devletler ve devlet dışı yapılar üzerinden şekillenen çok katmanlı tehdit algısıdır. Bu algı, İsrail’i yalnızca bir kuşatma psikolojisine değil; aynı zamanda, çevresel riskleri önceden bertaraf etmeye dayalı sürekli aktif operasyonel bir güvenlik politikasına yönlendirmiştir.

İsrail’in kuzeyinde Hizbullah, güneyinde Hamas, doğusunda ise İran destekli paramiliter yapılar yer almakta; bu aktörler hem askeri hem de ideolojik düzlemde İsrail’in güvenlik haritasını biçimlendirmektedir[^1^]. Özellikle Hizbullah’ın uzun menzilli füze kapasitesi ve Hamas’ın tünel savaşı yetenekleri, İsrail’i “asimetrik tehdit“lerle başa çıkmaya zorlamıştır.

Bu yapıların çoğu, doğrudan bir devlet çatısı altında hareket etmediğinden, İsrail tarafından “klasik caydırıcılık mekanizmalarıyla sınırlandırılamayan tehditler“ olarak tanımlanır[^2^]. Bu nedenle İsrail, sınır ötesi önleyici saldırıları —örneğin Gazze’deki hedeflere yönelik hava bombardımanları veya Suriye içinde İran yanlısı unsurlara yönelik nokta operasyonları— meşru savunmanın parçası olarak sunmaktadır.

Jeopolitik kıskacın bir başka boyutu da, İsrail’in bu tehditlere yalnızca savunmayla değil, yüksek teknolojili erken uyarı ve müdahale sistemleriyle yanıt vermesidir. “Demir Kubbe“, “Arrow“, “David’s Sling“ gibi sistemler, yalnızca fiziksel koruma değil; aynı zamanda psikolojik güvenlik hissi yaratma işlevi de görmektedir[^3^].

Sonuç olarak, İsrail’in çevresel tehdit algısı yalnızca bir “çevrelenmişlik“ durumu değil; aynı zamanda sürekli teyakkuz ve önleyici saldırı kapasitesine dayanan stratejik bir refleks alanıdır. Bu jeopolitik düzlem, İsrail’in saldırı ile savunma arasındaki sınırları muğlaklaştırarak, sürekli güvenlikçi bir politika zemininde hareket etmesine neden olmaktadır.

İdeolojik ve Politik Yapı: Siyonizm, Yerleşimcilik Ve Ulusal Güvenlik

İsrail’in Orta Doğu’daki güvenlik politikaları yalnızca askerî ve jeopolitik çıkarlarla açıklanamaz; bu stratejiler aynı zamanda devletin kurucu ideolojisi olan Siyonizm, tarihsel kimlik inşası ve yerleşimcilik anlayışıyla da doğrudan bağlantılıdır[^1^]. İsrail’in güvenlik stratejisi, yalnızca dış tehditlere karşı değil, aynı zamanda içeride “kimliğin korunması“ ve “toprağın kutsallığı“ ekseninde şekillenen ideolojik bir zemin üzerine kuruludur.

Siyonizm ve Güvenlik Algısının İnşası

Siyonizm, Yahudi halkının tarihsel sürgün ve zulüm hafızasıyla birleşerek yalnızca ulusal bir devlet kurma arzusu değil, aynı zamanda bu devleti güç yoluyla koruma zorunluluğu fikrini de içselleştirmiştir[^2^]. Bu nedenle İsrail’de güvenlik yalnızca dışsal bir tehdit kavramı değildir; siyasal sistemin ve toplumsal düzenin sürekliliği için ontolojik bir önceliğe sahiptir.

Özellikle 1948 sonrası kurumsallaşan Siyonist anlayış, devletin beka meselesini halkın kolektif bilinçaltına derin biçimde işlemiştir. Eğitim politikaları, medya, askeri zorunlu hizmet uygulamaları ve ulusal yas anlatıları, bu güvenlikçi ideolojik çerçevenin taşıyıcıları olmuştur.

Yerleşimcilik ve Toprağın Güvenlikleştirilmesi

1967 Savaşı sonrası İsrail’in Batı Şeria, Doğu Kudüs ve Golan Tepeleri gibi bölgelerde başlattığı yerleşim faaliyetleri, yalnızca demografik veya ekonomik amaçlarla değil, doğrudan stratejik güvenlik gerekçeleriyle yürütülmüştür[^3^]. Yerleşim politikaları hem tampon bölge oluşturmak hem de toprak üzerindeki egemenliği “fiili durum“ yoluyla pekiştirmek amacı taşır.

Bu yerleşimlerin büyük bölümü uluslararası hukuka aykırı kabul edilmekte ve 4. Cenevre Sözleşmesi’ni ihlal etmektedir[^4^]. Ancak İsrail, bu faaliyetleri “önleyici güvenlik“ ve “toprak savunması“ söylemleriyle meşrulaştırmaktadır. Böylece güvenlik stratejisi ile yayılmacı yerleşimcilik arasında işlevsel bir bütünlük oluşmuştur.

Sağ-Milliyetçi Siyasetin Etkisi

İsrail’in ideolojik güvenlik yapısı, son yıllarda sağ-milliyetçi ve dindar partilerin koalisyon politikaları üzerindeki belirleyici etkisiyle daha da katılaşmıştır. Likud Partisi ve ona bağlı siyasi gruplar, yerleşimlerin yaygınlaştırılması, Kudüs’ün statüsü ve Filistin devleti fikrinin reddi gibi konularda güvenlikten ziyade ideolojik öncelikleri öne çıkaran politikalar yürütmektedir[^5^].

Bu ideolojik hegemonya, yalnızca dış politikaya değil, İsrail iç hukuk sistemine ve vatandaşlık politikalarına da yansımaktadır. Örneğin 2018’de kabul edilen “Yahudi Ulus Devlet Yasası“, güvenlik nosyonunun etnik bir ayrımcılık zeminine oturtulduğuna dair eleştirileri artırmıştır.

Askerî Yapının Sivil Alanı Şekillendirmesi

İsrail’de ordu (IDF), yalnızca bir güvenlik kurumu değil, aynı zamanda toplumsal bütünlüğün ve kimlik üretiminin başlıca araçlarından biridir. Zorunlu askerlik sistemi, genç bireyleri erken yaşta ideolojik disipline dahil ederken; Shin Bet ve Mossad gibi iç-dış istihbarat birimleri, sivil siyaseti yönlendirme gücüne sahiptir[^6^].

Bu militarizasyon, yerleşimlerdeki sivillerin fiilen askerî hedef hâline gelmesine yol açmakta; aynı zamanda İsrail vatandaşlarının büyük bölümünü sürekli bir “kuşatma bilinci“ içinde yaşamaya zorlamaktadır. Böylece güvenlik ideolojisi, tüm toplumsal ilişkileri belirleyen bir norm halini alır.

Sonuç olarak, İsrail’in proaktif/önleyici güvenlik stratejileri, sadece dış tehditlere tepki veren araçsal bir politika değil; kökenini Siyonist ideolojiden alan, yerleşimcilikle iç içe geçmiş, milliyetçi siyasetle tahkim edilmiş bir devlet aklı biçimidir. Bu yapı, hem içerde militarize bir toplum yaratmakta hem de dışarda statükoyu zorlayan bir yayılmacı pratik üretmektedir. Bu nedenle İsrail’in güvenlik politikaları, yalnızca jeopolitik bağlamda değil; ideolojik ve sosyopolitik düzlemde de ele alınmalıdır.

Uluslararası Bağlam: ABD Desteği ve Cezasızlık Algısı

ABD-İsrail ilişkileri, özellikle 1967 Altı Gün Savaşı’ndan sonra stratejik ittifak düzeyine taşınmıştır. Soğuk Savaş döneminde, İsrail ABD için Orta Doğu’da Sovyet etkisine karşı ileri karakol işlevi görmüş; bu jeopolitik pozisyon, askeri ve siyasi desteği sürekli kılmıştır[^15]. 1980’lerden itibaren ise “koşulsuz müttefiklik“ anlayışı kurumsallaşmış; İsrail’e yıllık askeri yardım programları, modern silah sistemleri ve teknoloji transferleri sağlanmıştır[^16].

Diplomatik Koruma ve Uluslararası Meşruiyet

ABD’nin BM Güvenlik Konseyi’ndeki veto yetkisini İsrail lehine sistematik biçimde kullanması, İsrail’in proaktif askeri operasyonlarının uluslararası yaptırımlardan muaf tutulmasını mümkün kılmıştır. Örneğin 2008–2009 Gazze saldırıları, 2014 Gazze savaşı ve son yıllardaki yerleşim faaliyetleri, BM kararlarında açıkça kınanmasına rağmen, yaptırım uygulanamamıştır[^17].

ABD, İsrail’in uluslararası ceza hukukunun konusu olmasını da büyük ölçüde engellemiştir. Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin (ICC) 2021 yılında Filistin topraklarında işlenen savaş suçlarını inceleme kararı almasına karşı çıkan ABD yönetimi, bu kararın “meşru olmayan“ bir siyasi hamle olduğunu beyan etmiştir. Böylece İsrail, fiilen “cezasızlık rejimi“ altında hareket edebilmektedir[^18].

Siyasi Lobi ve Amerikan İç Politikası

İsrail lobisinin ABD Kongresi üzerindeki etkisi, bu stratejik ortaklığı pekiştiren bir diğer önemli unsurdur. Amerikan İsrail Kamu İşleri Komitesi (AIPAC) gibi güçlü örgütler, Kongre nezdinde İsrail karşıtı tutumların siyasi maliyetini artırmakta; iki partili destek anlayışıyla her yönetim döneminde İsrail yanlısı politikaların devamını sağlamaktadır[^16].

Bu yapısal destek, İsrail’e Orta Doğu’daki hamlelerinde geniş bir serbestlik alanı sunar. Özellikle önleyici saldırılar, sivil hedeflere yönelik askeri operasyonlar ve yerleşim genişletme politikaları, uluslararası normlara aykırı olmasına rağmen, Batı kamuoyunda “meşru müdafaa“ söylemiyle örtülmektedir.

Cezasızlığın Sonuçları

Bu çok boyutlu destek sistematiği, İsrail’in güvenlik politikalarında “maliyet hesabı“ yapmasını gereksiz kılmış; uluslararası hukuk karşısında hesap verilebilirlik ilkesi pratikte işlemez hâle gelmiştir. Bu durum, sadece Filistin halkı açısından değil; uluslararası hukuk sisteminin meşruiyeti açısından da ciddi bir aşınmaya yol açmaktadır.

Ayrıca, bu cezasızlık algısı bölgedeki diğer aktörleri de benzer reflekslere itmekte; örneğin İran, Suriye veya Türkiye gibi ülkelerde de uluslararası hukukun selektif biçimde uygulanabildiği bir inanç gelişmektedir. Sonuçta bu durum, Orta Doğu’da kural temelli uluslararası düzenin çökmesine ve güç merkezli istikrar arayışlarının artmasına zemin hazırlamaktadır.

Sonuç

İsrail’in güvenlik stratejileri, klasik devletlerin savunmacı politikalarından farklı olarak, tehdidi bertaraf etmenin ötesinde onu tanımlama, dönüştürme ve zaman zaman üretme kapasitesine sahip proaktif bir karakter taşımaktadır[^1^]. Bu yönüyle İsrail, güvenliği yalnızca bir dış politika meselesi olarak değil, devletin ideolojik varoluşu ve toplumsal bütünlüğünün temel taşı olarak ele almaktadır. Stratejik düşüncesi, tarihsel travmalardan beslenen kolektif hafıza, Siyonist ideolojik zemin, teknolojik üstünlük ve uluslararası sistemdeki ayrıcalıklı konumla harmanlanmış çok katmanlı bir güvenlik paradigmasına dayanmaktadır.

Bu bağlamda İsrail’in İran, Filistin ve Hizbullah gibi tehdit aktörlerine yönelik güvenlik politikaları, yalnızca savunma refleksiyle değil; bölgesel gücünü pekiştirme ve caydırıcılığını kalıcı kılma amacıyla da şekillenmektedir. Bu stratejilerin temelini, tehditlerin doğrudan askeri karşılıklarla değil; istihbarat operasyonları, siber savaş, hedefli suikastlar ve sivil alanı hedefleyen “orantısız güç“ kullanımı gibi hibrit yöntemlerle bertaraf edilmesi oluşturmaktadır[^2^].

Ancak bu stratejik tercihin önemli bir maliyeti vardır. Önleyici güvenlik anlayışı, kısa vadede İsrail’in güvenliğini pekiştirirken; uzun vadede ise bölgesel istikrarsızlığı derinleştirmekte, uluslararası hukukun erozyonuna yol açmakta ve İsrail’in demokratik görünürlüğünü zedeleyen bir militarizasyon sürecini teşvik etmektedir[^3^]. Aynı zamanda, İsrail toplumunu sürekli bir “kuşatma bilinci“ ile yaşamak zorunda bırakarak, içe kapanan ve güvenlik odaklı bir siyasal kültür üretmektedir.

Öte yandan, İsrail’in bu politikalara rağmen Batı’dan –özellikle ABD’den– gördüğü koşulsuz diplomatik ve askeri destek, bu stratejilerin hem sürekliliğini hem de uluslararası hukuk önünde cezasızlıkla yürütülmesini mümkün kılmaktadır[^4^]. Bu durum, yalnızca İsrail-Filistin çatışması bağlamında değil, küresel düzeyde de bir norm erozyonuna yol açmakta; güç kullanımının keyfiliğini meşrulaştıran bir emsal oluşturmaktadır.

Sonuç olarak, İsrail’in güvenlik politikaları; bölgesel düzenin şekillenmesinde belirleyici olmakla birlikte, sürdürülebilir bir barışın ve demokratik hukuk düzeninin inşasına hizmet etmekten uzaktır. İsrail’in stratejik öncelikleri, sadece askeri başarılarla değil, aynı zamanda bu başarıların uzun vadeli toplumsal ve siyasal sonuçlarıyla birlikte değerlendirilmelidir. Gelecekte bu güvenlikçi paradigmanın dönüşebilmesi için hem iç dinamiklerde demokratikleşme yönlü kırılmaların, hem de uluslararası toplumun normatif baskısının güçlenmesi gerekmektedir[^5^].
 

Bu içerik Marka Belgesi altında telif hakları ile korunmaktadır. Kaynak gösterilmesi, bağlantı verilmesi ve (varsa) müellifinin/yazarının adı ile unvanının aynı şekilde belirtilmesi şartı ile kısmen alıntı yapılabilir. Bu şartlar yerine getirildiğinde ayrıca izin almaya gerek yoktur. Ancak içeriğin tamamı kullanılacaksa TASAM’dan kesinlikle yazılı izin alınması gerekmektedir.

Alanlar

Kıtalar ( 5 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 2857 ) Etkinlik ( 228 )
Alanlar
TASAM Afrika 80 666
TASAM Asya 100 1155
TASAM Avrupa 23 662
TASAM Latin Amerika ve Karayip... 16 67
TASAM Kuzey Amerika 9 307
Bölgeler ( 4 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1415 ) Etkinlik ( 56 )
Alanlar
TASAM Balkanlar 24 297
TASAM Orta Doğu 25 630
TASAM Karadeniz Kafkas 3 297
TASAM Akdeniz 4 191
Kimlikler ( 2 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1308 ) Etkinlik ( 78 )
Alanlar
TASAM İslam Dünyası 58 786
TASAM Türk Dünyası 20 522
TASAM Türkiye ( 1 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 2071 ) Etkinlik ( 84 )
Alanlar
TASAM Türkiye 84 2071

Hindistan'ın ileri teknoloji alanındaki dört farklı hedefini kavramak, ülkeyle tedarik ve kalkınma konularında işbirliği yapmak isteyen yabancı hükümetler ve işletmeler için olmazsa olmaz bir ilk adımdır. ;

Dünyanın genel durumu 19. Yüzyıla benzemeye başladı. Kendini dünya işlerinden soyutlayıp, Amerika kıtasına odaklanmak (Monroe Doktrini) isteyen ABD, kendi çıkarları olduğunda Samsun’a, Çin ve Japonya kıyılarına kadar donanması ile gelip büyük pastadan (silahlı gemi diplomasisi ile) pay peşinde koş...;

2026’nın Şubat ayındayız ve 2022’den bu yana artık Ukrayna ile Rusya arasındaki savaş başlayalı 4 yıl oldu. Avrupa’nın savaş gölgesinde geçirdiği bir dönemin sona ermek üzere olduğunu yazmak isterdim, lakin ortada kırılgan ve cılız müzakere süreci söz konusu. Henüz kamuoyuna açıklanmış hiçbir barış ...;

Merhaba ve 2026 Japonya Notu'nun ilk bölümüne hoş geldiniz. Japonya Notu, elbette, IISS Japonya Kürsüsü Programı podcast'idir. Ben Robert Ward, Japonya Kürsüsü Başkanı ve IISS'de Jeoekonomi ve Strateji Direktörüyüm. Bu seride, Japonya'nın günümüzün bölgesel ve küresel jeopolitik ortamında neden önem...;

Haritalar, yerlerin birbirine göre nerede bulunduğunun basit bir temsilinden çok daha fazlasıdır. Tim Marshall'ın çok yerinde bir şekilde ifade ettiği gibi, "Üzerinde yaşadığımız toprak her zaman bizi şekillendirmiştir. Dünyanın neredeyse her yerinde yaşayan halkların savaşlarını, gücünü, politikası...;

ZORLU STRATEJİK ORTAMDA SİVİL OGSP'Yİ GELECEĞE HAZIRLAMAK: TARTIŞMAYA AÇIK YEDİ SORU Özet Mükerrer çabalara rağmen, Avrupa Birliği'nin (AB) Sivil Ortak Güvenlik ve Savunma Politikası'nın (sivil OGSP) stratejik etkisini artırmak için çok ihtiyaç duyulan iyileştirmeler gerçekleşememiştir. Aynı zam...;

Elli altıncı Dünya Ekonomik Forumu 19-23 Ocak arasında “Bir Diyalog Ruhu"(A Spirit of Dialogue) temasıyla, yine İsviçre’nin 1560 rakımlı karlı tepesi Davos’ta toplandı. Ama uzlaşma ve barış ruhu geçen yıla göre bir hayli irtifa kaybetmişti. Buna rağmen katılımcılar yumuşak üslupla konuşup, kararlı ...;

Önceki “Yeni Büyük Oyun” başlıklı makalemizde Üçüncü Dünya Savaşı öncesi Yeni Ortadoğu’dan Kafkasya, Türkistan ve nihayet Çin’e uzanan Avrasya sahnesinde bekleyen savaşları anlatmıştık. Suriye ve Lübnan’dan sonra sırada Irak, İran, Türkiye, Azerbaycan ve Rusya’da rejim değişiklikleri olacağını, so...;

9. Türkiye - Körfez Savunma ve Güvenlik Forumu

  • 27 Kas 2025 - 28 Kas 2025
  • Wish More Hotel Istanbul -
  • İstanbul -

7. Denizcilik ve Deniz Güvenliği Forumu

  • 27 Kas 2025 - 28 Kas 2025
  • Wish More Hotel Istanbul -
  • İstanbul -

4. İstanbul Siber-Güvenlik Forumu

  • 27 Kas 2025 - 28 Kas 2025
  • Wish More Hotel Istanbul -
  • İstanbul -

8. Türkiye - Afrika Savunma Güvenlik ve Uzay Forumu

  • 27 Kas 2025 - 28 Kas 2025
  • Wish More Hotel Istanbul -
  • İstanbul -

2. Yeniden Asya Güvenlik Forumu

  • 27 Kas 2025 - 28 Kas 2025
  • Wish More Hotel Istanbul -
  • İstanbul -

Millî Savunma ve Güvenlik Akademisi Sertifika Programı | 2024 Dönem 1

Millî Savunma ve Güvenlik Akademisi Sertifika Programları ile katılımcılara stratejik yönetim ve liderlik alanlarındaki yeniliklerin aktarılması, Türkiye ve dünyadaki gelişmeler ışığında ulusal ve uluslararası güvenlik stratejileri konularında çok yönlü analiz, sentez ve değerlendirmeler yapabilmelerine, çözüm önerileri, farkındalık ve gelecek öngörüleri geliştirmelerine destek sağlanması amaçlanıyor.

  • 20 Oca 2024 - 10 Şub 2024
  • İstanbul - Türkiye

11. İstanbul Güvenlik Konferansı (2025)

  • 27 Kas 2025 - 28 Kas 2025
  • Wish More Hotel Istanbul -
  • İstanbul -

1. Yeniden Asya Güvenlik Forumu

  • 21 Kas 2024 - 22 Kas 2024
  • İstanbul - Türkiye

Geçmişte büyük imparatorluklar kuran Çin ve Hindistan, 20. asırda boyunduruktan kurtularak bağımsızlıklarına kavuşmuş ve ulus inşa sorunlarını aştıkça geçmişteki altın çağ imgelerinin cazibesine kapılmıştır.

Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi (TASAM) bünyesinde yaptığımız bilimsel çalışmalar ile Dünya ve Türkiye’deki gelişmeleri kavrama ve analiz etmeye yönelik çabalarımızın ortaya koyduğu açık bir gerçek var: Aktörleri, kuralları, vizyonu eskisinden çok farklı olan yeni bir uluslararası sistem il...

Teknolojideki hızlı gelişmeler, toplumun ilgilendiği tüm alanlarda büyük değişim ve dönüşümlere neden olmaktadır. Bilim, teknoloji, ekonomi, siyaset, güvenlik, sosyoloji ve kültür alanlarındaki değişim ve dönüşümler, olayların ve sonuçların algılanmasını güçleştirmektedir.

Teknolojideki hızlı gelişmeler, toplumun ilgilendiği tüm alanlarda büyük değişim ve dönüşümlere neden olmaktadır. Bilim, teknoloji, ekonomi, siyaset, güvenlik, sosyoloji ve kültür alanlarındaki değişim ve dönüşümler, olayların ve sonuçların algılanmasını güçleştirmektedir.

Teknolojideki hızlı gelişmeler, toplumun ilgilendiği tüm alanlarda büyük değişim ve dönüşümlere neden olmaktadır. Bilim, teknoloji, ekonomi, siyaset, güvenlik, sosyoloji ve kültür alanlarındaki değişim ve dönüşümler, olayların ve sonuçların algılanmasını güçleştirmektedir. Değişimin çok hızlı ve ola...

Türk insanının, Osmanlı zamanında olsun, Cumhuriyet döneminde olsun, stratejik düşünceler üretebildiği ve bunları karar organları üzerinden uygulamaya geçirebildiği tarihi bir gerçektir.Bu özellik tarihte her ülke ve her toplum için geçerli olmamıştır.

Teknolojideki hızlı gelişmeler, toplumun ilgilendiği tüm alanlarda büyük değişim ve dönüşümlere neden olmaktadır. Bilim, teknoloji, ekonomi, siyaset, güvenlik, sosyoloji ve kültür alanlarındaki değişim ve dönüşümler, olayların ve sonuçların algılanmasını güçleştirmektedir.