Avrupa Konseyi Sonuç Bildirgesi Üzerine Notlar (14 Aralık 2007)

Makale

Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne Katılımı: “İmkansız”ı Tanımlamak (?) 17 Aralık 2004 tarihli Brüksel Avrupa Konseyi, zorlu görüşmelerin ardından Türkiye ile katılım müzakerelerinin 3 Ekim 2005 tarihinde başlatılması kararını almış ve bu karara bitişik olarak, Türkiye müzakerelerinde esas alınacak olan “müzakere çerçevesi”ni ana hatlarıyla tanımlamıştı...

Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne Katılımı: “İmkansız“ı Tanımlamak (?)
17 Aralık 2004 tarihli Brüksel Avrupa Konseyi, zorlu görüşmelerin ardından Türkiye ile katılım müzakerelerinin 3 Ekim 2005 tarihinde başlatılması kararını almış ve bu karara bitişik olarak, Türkiye müzakerelerinde esas alınacak olan “müzakere çerçevesi“ni ana hatlarıyla tanımlamıştı.
Konsey sonuç bildirgesinde ifadesini bulduğu şekliyle Türkiye müzakereleri, geçmiş genişleme deneyimlerinden farklı olarak teknik ve objektif bir süreç olarak değil ama daha çok politik bir süreç olarak tasarlanmış; bu süreçte Türkiye’nin manevra alanı oldukça daraltılmıştı.
Dahası, bu müzakerelerin sonucu ve hedefi açısından da kimi belirsizlikler; Türkiye ile katılım dışındaki farklı ilişki biçimlerini dışlamayan kimi yaklaşımlar söz konusuydu.
Önce, Kıbrıs yükümlülüklerini yerine getirmediği için Aralık 2006 tarihli Avrupa Konseyi’nin müzakere başlıklarından sekizini “yükümlülükler yerine getirilmedikçe“ askıya alması; ardından da “Sarkozy Anomalisi“ni bahane ederek 14 Aralık 2007 tarihli Avrupa Konseyi’nin “katılım müzakereleri“ ibaresini dışlaması tüm bu gerçekleri gün yüzüne çıkardı.
Aşağıdaki satırlarda bundan üç yıl önce kaleme alınan ve Türkiye ile katılım müzakerelerini başlatan Aralık 2004 tarihli Konsey Sonuç Bildirgesi’ne ilişkin bir değerlendirme bulacaksınız. Bu değerlendirmeyi kısaltarak tekrarlamamızın nedeni “Ben söylemiştim !“ demek için değil… En azından sadece bunun için değil... Türk kamuoyunun ve kimi akademisyen ve bürokratların akıl tutulması ve körlüğünü göstermek için…
Brüksel Avrupa Konseyi Sonuç Bildirgesi Üzerine Notlar (17 Aralık 2004)
Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne Katılımı: “İmkansız“ı Tanımlamak (?)
Giriş
Avrupa Komisyonu’nun 6 Ekim tarihli ilerleme raporu ve Avrupa Parlamentosu’nun 15 Aralık tarihli tavsiye kararı sonrası 16-17 Aralık 2004 tarihinde Brüksel’de toplanan Avrupa Konseyi, Türkiye ile katılım müzakerelerinin 3 Ekim 2005 tarihinde başlatılması kararını aldı. Türkiye adına ilk bakışta olumlu yönde değerlendirilmesi gereken bu karar, satır aralarında katılım konusunu neredeyse imkansızlaştıran; başka kelimelerle, imkansız olanı tanımlayan ve katılım dışında farklı ilişki biçimlerine kapı açan hükümlerle yüklü.
Avrupa Birliği kurumsal mimarisinde “Avrupa Konseyi“, Birliğin genel politik yönelimlerini belirleyen ve Avrupa bütünleşmesinin devletlerarası meşruiyetini temsil eden; özü itibarıyla politik doğaya sahip bir yapılanmanın adıdır. Bu niteliğinden ötürü de Birlik anayasal düzeninde Avrupa Konseyi’ne ait sonuç bildirgeleri, pozitif hukuksal sonuçlar doğuran metinler olmaktan çok, üye ülkelerin devlet ya da hükümet başkanlarının politik iradelerinin bir ifadesi görünümündedir. Kamu oyunda sanıldığının aksine, bu iradelerin ifadesini bulduğu sonuç bildirgeleri, formel anlamda bir oylamanın konusunu oluşturmaz. Bildirgeler, uzun ve zorlu görüşmeler sonucu “uzlaşma“ ile üretilen metinlerdir. Ne var ki, farklı devletlerin görüşmelerde ortaya koydukları farklı tavırlar, bu uzlaşının deşifre edilmesini güçleştirir. Çünkü farklı tavır ve pozisyonların her biri, az ya da çok; açık ya da zımni, sonuç bildirgelerinde kendisine yer bulur. Bildirgenin kendisi, bu farklı tavır ve pozisyonlar arasında kurulan “hukuk-öncesi“ hassas bir dengenin politik ifadesidir. Bu noktada kritik olan da, bu politik ifadeyi çözümleme/deşifre etme sorunudur.
Brüksel Avrupa Konseyi sonuç bildirgesinde ifadesini bulduğu şekliyle, bu çözümlemenin işaret şamandıraları ya da Türkiye’nin katılımı önünde duran muhtemel sorunlar; “açık uçluluk“, “müzakere çerçevesi“, “müzakerelerin askıya alınması“ ve “yükümlülük azaltıcı önlemler“e ilişkindir. Bu işaret şamandıralarına bildirgede üstü kapalı olarak değinilen iki konuyu daha eklemek gerekir: “Kıbrıs“ ve “Ege“.
I. Açık Uçluluk Sorunu
“Diğer aday ülkelere uygulanan kriterler temelinde, Birlik’e katılım için aday bir ülke“ olduğunun teyit edildiği, Aralık 2002 tarihli Helsinki Avrupa Konseyi sonrası Türkiye, giderek artan bir ivme ile Avrupa düzeyinde çeşitli tartışmaların konusunu oluşturmuş; Fransız basını tarafından “Türk Sorunu“ şeklinde nitelenen bu tartışma, 13 Haziran 2004 tarihli Avrupa Parlamentosu seçimleri öncesi politik bir içerik kazanmıştı. Türkiye artık Birlik üyesi ülkeler için bir iç politika öğesiydi. Çünkü Türkiye’nin Birlik’e katılımı, yalnızca Birlik ve Türkiye’nin değil, tek tek üye devletlerin sınırları ve kimliği üzerine bir sorundu. Brüksel Avrupa Konseyi öncesi bu sorun, Birlik üyesi ülkeleri farklı pozisyonlara zorladı. Alman, Avusturyalı ve Fransız muhafazakarların baskısıyla Avusturya ve Fransa hükümetleri, müzakerelerin çift hedefli, yani aynı anda “katılım“ ve “özel statü“ye yönelik bir süreç olarak kavranması gereğini savundu. Gene aynı ülkeler, “köprüden önce son çıkış“ formülü olarak ulusal anayasal düzenlerinde “referandum kaydı“nı seslendirmeye başladı.
Bu tartışmaların gölgesinde kalan Avrupa Konseyi sonuç bildirgesi, hemen beşinci paragrafında, Avrupa Birliği’nin genişleme konusunda kendisine sınır çizme iradesini ortaya koyan bir yaklaşıma yer verir. Bildirgenin “Türkiye“ alt başlığında değil ama genel olarak “genişleme“ başlığı altında ifadesini bulan bu yaklaşım, Avrupa bütünleşmesini tehlikeye düşürecek bir genişlemenin reddedileceğine kalın çizgilerle vurgu yapar. Bildirgenin Türkiye’ye ilişkin bölümünün 22. paragrafında ise Avrupa Konseyi, Komisyon’u, Türkiye ile müzakerelerin çerçevesine ilişkin hazırlayacağı bir öneriyi “Konsey“e sunmaya davet eder. Konsey’den istenilense, “3 Ekim 2005 tarihinde müzakerelerin açılmasına yönelik bu çerçevenin kabulü“dür.
İlk bakışta, müzakerelerin açılması için kesin bir tarihin öngörülmesi ve “müzakerelerin ortak hedefi katılımdır“ ifadesiyle özel statü olasılığının dışlanması, Türkiye adına olumlu yönde değerlendirilmesi gereken temalar olarak göze çarpar. Ancak hemen ardından gelen ifadeler, müzakerelerin sonucu ve hedefini ucu açık bırakarak aynı temaları zayıflatır.
• Müzakerelerin hedefine yönelik olarak bildirge, Türkiye’nin “üyelik yükümlülüklerinin tümünü yüklenebilecek konumda olmadığı bir durumda Avrupa yapılarına bütünüyle ve mümkün olan en güçlü biçimde bağlanması“ gereğinin altını çizer. Rahatsız edici olan bu hükmün, “müzakere çerçevesi“nin ana hatlarının çizildiği paragraflarda ifadesini bulmuş olması ve bu yolla Komisyon’a, müzakerelerin hedefine yönelik politik bir mesaj verilmiş olmasıdır. Türkiye’nin Avrupa Birliği dışında, başta Avrupa Konseyi (Strasbourg) ve İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi Hukuku olmak üzere Avrupa yapılarına zaten bütünüyle kenetlenmiş olduğu hatırlanacak olursa burada altı çizilenin “özel statü“ olduğu bütün çıplaklığıyla ortadadır.
• Müzakerelerin sonucuna yönelik olarak ise bildirge, “bu müzakereler, sonucu önceden garanti edilemeyen açık uçlu bir süreçtir“ ifadesine yer verir. Bilinen basit bir gerçek, bir uluslararası hukuk antlaşmasının müzakere sürecinin, doğası gereği açık uçlu olduğudur. Çünkü uluslararası hukuk antlaşması, çok taraflı ve birbirinden farklı hukuksal iradelerin bir ifadesidir. Ne var ki, ortak hedefi ve maddi içeriğini “katılım“ olarak belirleyen bir müzakere sürecinde, iyi niyetli bir yorumla, açık uçluluktan söz edilemez. Katılım müzakerelerinin hedefi, aday ülkenin Birlik’e sağlıklı bir biçimde katılması; katılımın hangi koşullar altında gerçekleşeceğinin belirlenmesidir. Bildirgede yalnızca müzakerelerin hedefi değil ama sonucu açısından da açık uçluluğun kalın çizgilerle altının çizilmiş olması, üye ülkelerin devlet ya da hükümet başkanlarının müzakere sonuçlarına ilişkin bilinen politik beklentilerini gün ışığına çıkarır.
Kıta Avrupası hukuk düzenlerinin hepsinde varlığını koruyan bir hüküm, nişanlanmanın ancak evlilik vaadiyle olduğudur. O kadar ki nişanın bozulması durumunda bundan sorumlu olan taraf, maddi ya da manevi tazminat yükümü altındadır. Avrupa Konseyi’nin müzakere sürecinin açılması ve müzakerelerin hedefine ilişkin kararı, kaba bir benzetmeyle nişanlılık işlemini hatırlatır. Sonuç bildirgesinin açık uçluluğa ilişkin hükmü ise hiç gereği olmayan, anlamsız ve iyi niyetten yoksun bir kayıt düşer: “evlenmeyebiliriz !“
<<>>
II. Müzakere çerçevesine ilişkin sorunlar
Gerek 6 Ekim tarihli Komisyon raporu, gerekse Avrupa Konseyi sonuç bildirgesinin altını kalın çizgilerle çizdiği bir diğer sevimsiz konu, müzakerelerin çerçevesine ilişkindir. Geçmişte yaşanan tecrübelerin ışığında Avrupa Konseyi, aday ülkelerin her biriyle yürütülecek olan katılım müzakerelerinin bir “müzakere çerçevesi“ne dayanmasını esas alır. Bu çerçeve, Avrupa Konseyi’nin öngördüğü zaman aralığı içinde, aday ülkenin kendine özgü durumları ve nitelikleri göz önünde bulundurularak Komisyon’un önerisi üzerine bir Topluluk kurumu olan “Konsey“ tarafından oluşturulur. Türkiye söz konusu olduğunda, Avrupa Konseyi, geçmiş tecrübelerden farklı olarak, henüz müzakere çerçevesi oluşturulmadan, bu çerçevenin ana hatlarını kendisi belirlemiş, bu yolla çerçeveyi hazırlamaktan sorumlu Komisyon ve Konsey’e politik bir mesaj göndermiştir. Altını çizmek gerekir ki Avrupa Konseyi’nin Türkiye için tasarladığı müzakere çerçevesi oldukça “kısıtlayıcı“ ve “yakından izleyici“ niteliktedir ve bu müzakereler, Türkiye’nin manevra alanının çok dar olduğu bir çerçeveye oturacaktır. Bildirgede, müzakere çerçevesinin kısıtlayıcı ve yakından izleyici niteliği, son genişlemeye ait deneyimlerle açıklanmıştır. Ne var ki, müzakereleri Türkiye’ye kıyasla daha erken bir tarihte başlayacak olan Hırvatistan, bu müzakere çerçevesi içerisinde tanımlanmamıştır.
Sonuç bildirgesine ait ifadelerle, “geçmişte yapıldığı üzere, bütün üye ülkeler ile ilgili aday ülkenin katılımıyla kararların oybirliğiyle alındığı Hükümetlerarası Konferans tarafından yürütülecek olan müzakerelerin içeriği, her biri ayrı özgün bir alanı kapsayacak şekilde bir dizi konu başlığına bölünecektir. Komisyon’un önerisi üzerine oybirliğiyle hareket edecek olan Konsey, her konu başlığının geçici olarak kapatılması ve gerektiğinde her konu başlığının açılması için gerekli referans kriterlerini belirleyecektir. Bu referans kriterleri, ilgili konu başlığına bağlı olarak, yasal uyum ve müktesebatın uygulanmasında tatmin edici sonuçlar ile Avrupa Birliği’yle yapılan sözleşmelerden doğan ilişkilerden kaynaklanan yükümlülüklere göndermede bulunacaktır.“
Geçmişteki müzakerelerde olduğu gibi, Türkiye için de geniş anlamda müzakere süreci, tarama (screeing) faaliyetiyle başlayacaktır. 3 Ekim 2005 tarihinden önce tamamlanması gereken bu faaliyet, gerçekte Topluluk müktesebatı ile Türk hukukunun analitik bir incelemesinden ibarettir ve bu nedenle de “müzakere-öncesi“ bir aşamanın ifadesidir. Tarama faaliyetinden hemen sonra elde edilen sonuçlar doğrultusunda Komisyon, Topluluk müktesebatını devlet faaliyetlerinin bütününü kapsayan belirli sayıda başlığa bölecektir.12 Normatif planda bu başlıkların konusunu Avrupa Toplulukları Resmi Gazetesi’nde bugün yaklaşık 80000 sayfada ifadesini bulan Topluluk müktesebatı oluşturmaktadır. Komisyon, konu başlıklarına ilişkin sıralamayı belirleyip Konsey’in onayına sunduktan sonra 3 Ekim 2005 tarihinde fiili olarak birinci başlık üzerinden müzakereler başlayacaktır. Sürecin bundan sonraki kısmında ise, Komisyon’un önerisi üzerine hareket edecek olan Konsey, kendi belirleyeceği referans kriterlerini esas alarak, oybirliğiyle, her bir konu başlığının açılması ve gerektiğinde geçici olarak kapatılmasına karar verecektir. İşte bu son nokta geçmişte uygulanan müzakere prensiplerinden üç noktada sapma göstermektedir: “müzakerelerin hükümetlerarası niteliği“, “müzakerelerin teknik ve objektif niteliği“ ve “müzakerelerin bütüncül niteliği“.
• Geçmiş genişleme süreçlerinde de gözlendiği gibi müzakerelerin hükümetlerarası niteliği temel bir prensiptir. Zira müzakere sürecinin sonunda imzalanan katılım antlaşması, formel anlamda bir uluslararası hukuk antlaşmasıdır ve bu antlaşmanın müzakere/karar alma sürecinde oybirliği esastır. Ne var ki, katılım antlaşmaları maddi içeriği açısından klasik tipte bir uluslararası hukuk antlaşmasının sınırlarını zorladığı gibi, daha genel olarak Topluluk hukuku da iç hukuklar ve uluslararası hukuk düzenlerinin dışında, kendine özgü sui generis bir hukuksal düzen oluşturur. Topluluk hukuku ve katılım antlaşmalarının bu niteliğinden dolayı müzakere sürecinde söz konusu olan, tek tek üye ülkeler ile aday ülke arasındaki doğrudan müzakereler değil, ama daha çok Avrupa Birliği ile aday ülke arasındaki müzakerelerdir. Bu nedenle müzakerelerin hükümetlerarası niteliği gerçekte dolaylıdır ve Avrupa Birliği tarafından hayata geçirilir. Müzakere sürecinde üye ülkeler arasındaki ortak pozisyonların belirlenmesi neredeyse Birlik’in aday ülke ile uzlaşıya varması kadar zorlu bir süreç olduğundan, aday ülke karşısında üye ülkelerin ortak pozisyonları, temelde Avrupa Birliği tarafından temsil edilir. Oysa Türkiye müzakerelerinde, Birliğin hükümetlerarası organı niteliğindeki Konsey’in müzakere sürecinin her kritik aşamasında devreye girecek olması, bu müzakerelerin hükümetlerarası niteliğinin oldukça geniş yorumlandığını gösterir.
• 5. Genişleme deneyiminde de gözlendiği gibi müzakereler gerçekte teknik ve objektif bir süreçtir ve bu süreçte temel sorumluluk Komisyon’un üzerindedir. Avrupa Birliği ortak yararını temsil eden Komisyon, üye ülkelerin Birlik’in ortak yararını zedeleyen bireysel bakış açılarına set çeker. Bu süreçte, bir üye ülke, politik mülahazalarla müzakerelerin teknik ve objektif niteliğine halel getiremez; tek başına müzakereleri bloke edemez ya da başlıkların kapanmasını uzun süre geciktiremez.13 Müzakereler devam ederken konu başlıklarının geçici olarak kapanması ve yenisinin açılması da tamamen teknik bir konu olarak değerlendirilir. Geçici kapama işlemi, Komisyonun genişlemeden sorumlu genel müdürlüğü ile üye ülkelerin Avrupa Birliği nezdinde görevli büyükelçilerinden kurulu Daimi Temsilciler Komitesi’nin (COREPER) ortak iradesiyle gerçekleşir.
Oysa Türkiye örneğinde aynı işlem için Komisyon’un önerisi üzerine Konsey’de oybirliğine dayalı bir oylama öngörülmüştür. Kuşkusuz, oybirliği gerektiren her oylama doğası gereği politik niteliklidir ve her oylama öncesi, Türkiye’den, gerçekte müzakerenin teknik boyutları dışında kalan politik konularda tavizler beklenecektir: Ekümeniklik, sözde Ermeni soykırımı, Kıbrıs, azınlık hakları vs.. Türkiye müzakereleri, salt teknik ve objektif değil, ama aynı oranda politize bir süreç olarak tasarlanmıştır.
Konu başlıklarının geçici olarak kapatılması noktasında Konsey’de yapılacak oylama, müzakerelerin bütüncül niteliğinden ciddi bir sapma anlamına gelir. Gerçekte müzakerelerin bütüncül niteliği en belirgin anlamını müzakere başlıklarının geçici olarak kapatılması aşamasında bulur. Prensip olarak, geçici olarak kapatılan bir başlık konusunda taraflardan birinin talebi üzerine her zaman geriye dönüp müzakere başlıklarını yeniden değerlendirmek mümkündür. Çünkü Topluluk müktesebatı, birbirinden su geçirmez bölmelerle ayrılmış değildir ve müktesebatı oluşturan her hukuksal norm, gerçekte bir bütün olarak Topluluk müktesebatı çerçevesinde değerlendirilir.
Öte yandan, müzakerelerin konusunu oluşturan müktesebat, oldukça değişken bir niteliğe sahiptir. Müktesebat, üretilen yeni normatif metinlerle değişirken müzakere sürecinde aday ülkenin uymayı taahhüt ettiği yasal zemin de zaman içerisinde değişmektedir. Bu nedenle, müzakereler devam ederken yeni mevzuat yürürlüğe girdiğinde, daha önce kapatılan konu başlıkları yeni mevzuata uygun olarak yeniden gözden geçirilir. Şu durumda, müzakerelerin geçici olarak kapanması, gerçekten geçicidir. Bu noktada gene Türkiye için öngörülen modelde konuya ilişkin olarak Konsey’de oylama ve oybirliği kaydının konulmuş olmasını anlamak mümkün değildir.
Bildirgenin müzakere çerçevesine dahil ettiği bir diğer sevimsiz konu ise katılımın mali çerçevesine ilişkindir. Buna göre yeni mali dönem saptanıncaya kadar, yani 2007-2013 döneminden sonra nasıl bir bütçe yapısı oluşacağı, hangi ülkelerin bu bütçeden nasıl yararlanacağı belirlenene dek, aday ülkelerin katılım müzakereleri son bulmayacaktır. İlginç olan, 2007-2013 tarihleri arasında mali yapının nasıl olacağı konusu kesinlik kazanmamış olmasına rağmen, Bulgaristan ve Romanya’nın tam üyeliklerini kesinleştirmek için Birliğin çok ciddi bir çaba içerisinde olmasıdır.
Müzakere sürecinde Avrupa Birliği’nden ciddi ölçülerde mali destek sağlayamayacak olan Türkiye, yalnızca normatif düzeyde değil ama somut uygulamalar düzeyinde de açık bir pazara dönüşecektir. Çünkü 6 Ekim tarihli Komisyon raporu ve Konsey sonuç bildirgesinde altı çizildiği gibi, müzakere sürecinde Türkiye’den istenen, yalnızca normatif metinlerini topluluk müktesebatına uyarlaması değil ama “müktesebatın uygulanmasında tatmin edici sonuçlar“a ulaşmasıdır.
III. Müzakerelerin askıya alınması sorunu
Sonuç bildirgesinin müzakere çerçevesi içerisinde tanımladığı, ancak maddi içeriği açısından gerçekte müzakerelerin anlamı ve kapsamını aşan bir konu, müzakerelerin askıya alınmasına ilişkindir. Bildirgeye ait ifadelerle; “Birliğin üzerine kurulu olduğu, özgürlük, demokrasi, insan haklarına ve temel özgürlüklere saygı ve hukuk devleti prensiplerinin bir aday ülkede ciddi ve süregelen bir biçimde ihlâl edilmesi halinde; Komisyon; kendi inisiyatifi veya üye devletlerin üçte birinin talebi üzerine, müzakerelerin askıya alınmasını tavsiye eder ve ileriki bir dönemde tekrar başlatılması için şartlar önerir. Konsey, böyle bir tavsiye üzerine, aday ülkeyi dinledikten sonra, müzakerelerin askıya alınıp alınmayacağını ve tekrar başlatılması şartlarını nitelikli çoğunlukla kararlaştırır. Üye devletler, Hükümetlerarası Konferans’ta, oybirliği genel kuralına halel getirmeksizin, Konsey kararına uygun hareket edeceklerdir. Avrupa Parlamentosu bilgilendirilecektir.“
Sonuç bildirgesindeki bu ifadeler, Avrupa Birliği hukukundaki iki hukuksal konuyu hatırlatır. Bunlardan birincisi, Avrupa Toplulukları’nın üçüncü ülkelerle imzaladığı ekonomik işbirliği antlaşmalarına eklediği “insan hakları kaydı“na ilişkindir. Buna göre Avrupa Birliği, insan haklarını ciddi ve süregelen biçimde ihlal eden üçüncü bir ülke karşısında, ilgili antlaşma hükümlerini dilediği zaman askıya alma hakkını saklı tutar. Ne var ki doğası gereği politik nitelikli olan bu kayıt bugüne dek yalnızca zayıf ve ekonomik açıdan güçsüz devletlerden istenmiştir. Avrupa Toplulukları’nın Rusya, Çin, Hindistan gibi görece güçlü devletlerle imzaladığı uluslararası hukuk antlaşmalarında insan hakları kaydına rastlanmamaktadır. Çok açıktır ki, sonuç bildirgesinin öngördüğü biçimiyle Türkiye’ye yönelik müzakerelerin askıya alınması kararı, tamamen üye ülkelerin taktirinde ve politik nitelikli bir karar olacaktır. Çünkü bildirgede ifadesini bulan demokrasi, insan hakları ve hukuk devleti gibi kavramlar, gerçekte yargısal denetimleri yapılmadıkça içeriği boş, belirsiz ve politik nitelikli kavramlar olarak kalacaktır.
Müzakerelerin askıya alınmasına ilişkin hükümlerin hatırlattığı ikinci konu ise Avrupa Birliği Kurucu Antlaşması’nın 7.maddesine ilişkindir. İlgili düzenleme, insan haklarını ciddi ve süregelen biçimde ihlal eden bir üye devletin üyelikten kaynaklanan kimi haklarını askıya almakla Avrupa Birliği mekanında insan hakları korumasının politik boyutunu cihazlandırır.
Temel haklar topluluk hukukunda uzun süre varlığını koruyan kimi eksiklikler, kurucu antlaşmalara getirilen revizyonlarla zaman içerisinde giderilmeye çalışılmıştı. Bu perspektifte, 1997 tarihinde imzalanan Amsterdam Antlaşması, 6, 7 ve 49. madde düzenlemeleri ile temel haklar korumasının politik denetim mekanizmasını örgütlerken, Avrupa bütünleşmesinin başlangıcında ihmal edilen “politika“nın geri dönüşüne tanıklık eder. Antlaşmanın 6-1 düzenlemesi terimleriyle: “Avrupa Birliği, üye ülkelerde ortak prensipler; hürriyet, demokrasi, insan hakları ve temel hürriyetlere saygı ve hukuk devleti üzerine kuruludur.“
<<>>
Paragraf politik bir mesajın taşıyıcısıdır ve temelde mesajın gönderildiği iki ayrı ülke grubu vardır:
• Birliğe aday ülkeler için söz konusu paragrafta ifadesini bulan prensipler, ABA madde 49 düzenlemesi gereği Birlik üyeliğine ön-koşul teşkil eder ve ilgili ülkeler için bir tür politik gözaltı mekanizması oluşturur: “6. maddenin 1. paragrafında belirtilen prensiplere saygılı her Avrupa ülkesi Birlik üyeliğine talepte bulunabilir.“
• Üye ülkeler içinse 6(1) düzenlemesinde belirtilen kurucu prensiplerin “ciddi ve süregelen bir biçimde ihlali“ kurucu anlaşmalardan kaynaklanan bir takım haklarının askıya alınabileceği gerçek bir “karantina uygulaması“nı devreye sokar. ABA madde 7 düzenlemesi ile üye ülkeler, kurucu prensipler, dolayısıyla da temel haklara saygı noktasında diğer üye ülkelerin denetimi altına sokulur. Kullanılan teknik, bazı federal anayasalardaki kayıtları hatırlatır ve Birliğe aidiyetin anayasal niteliğini ortaya koyar.
Her ne kadar 6 (1)’de sayılan prensiplerin ihlaline ilişkin olarak 7. madde düzenlemesi çoğul olarak prensiplerden söz etse de ihlalin gerçekleşmiş sayılması için ilgili devletin prensiplerin bütününü değil ama tek bir prensibi çiğnemiş olması yeterlidir. Ancak genel kural olarak prensiplere yapılan bu referans bireysel durumları dışlamaktadır. Bir yurttaşa ait herhangi bir temel hakkın çiğnenmiş olması mekanizmanın işletilmesi için yeterli değildir. “İhlal“den kasıt, bir bütün olarak temel haklara saygı prensibinin ihlalidir ve söz konusu ihlalin prensiplerden oluşan yapının kendisini etkilemiş olması gerekir. Bu noktada 7. madde düzenlemesinin amacı sübjektif hakları değil ama bir bütün olarak Birliğin işleyişine hakim olan değerleri korumaktır. Özel hukuk ya da idare hukuku bağlamında hakların zedelenmiş olması 7. maddede öngörülen yaptırımlara konu teşkil etmez. Yaptırımlar daha çok anayasa hukuku bağlamında politik bir baskının uygulamaya konulmasından ibarettir. Elbette bireyler bu yaptırımlardan yararlanabilirler. Ancak bu, 7. maddenin yalnızca bir yansıması olabilir. Yoksa, amacı değil.
Bu durumun işaret ettiği gerçek, mekanizmanın temel amacının Birlik prensiplerine saygı göstermeyen bir üye devleti Birliğin karar alma sürecinden dışlamak; hastalığı bulaştırmasına engel olmak için adeta onu politik karantina altına almak olduğudur. Öte yandan, Avrupa Birliği’nin anayasallaşma sürecinde Alman doktrini, Birlik’in Alman Anayasası örneğinden hareketle federal ve demokratik bir anayasaya kavuşturulması: anayasal homojenlik tezi üzerine inşa edilmişti. Bu bakış açısıyla, 6. Bu bakış açısıyla, 6. ve 7. maddelerin amacı, ulusal anayasal düzenler arasındaki homojenliği sağlamak ve giderek Alman Anayasası benzeri bir Birlik anayasasına giden yolu açarak, ulusal ve ulus-üstü düzeylerde anayasal düzenlerin birlikte yaşarlığını pekiştirmektir. Çünkü 7. maddede öngörülen mekanizma Birlik prensiplerini ihlal eden bir üye devlete karşı ihlalin politik tespiti ile sınırlı değil, aynı zamanda söz konusu devletin bir takım haklarının askıya alınabileceği pratik yaptırımları da içermektedir. Bu yönü ile düzenlemenin amacı, soyut, homojen bir anayasal yapıyı pratikte somutlaştırmaktır.
IV- Yükümlülük azaltıcı önlemler sorunu
Bildirgenin müzakere çerçevesi içerisinde tanımladığı, ancak hukuksal sonuçları açısından bu çerçevenin sınırlarını zorlayıcı nitelikteki bir diğer konu, yükümlülük azaltıcı önlemlere ilişkindir. Sonuç bildirgesindeki ifadelerle, “Uzun geçiş süreleri, derogasyonlar ve özgün düzenlemeler ile daimi koruma tedbirleri, yani korunma tedbirlerine temel teşkil etmek üzere daimi olarak elde tutulan hükümler, düşünülebilir. Komisyon bu tedbirleri uygun bir şekilde kişilerin serbest dolaşımı, yapısal politikalar veya tarım gibi alanlarda her bir çerçeve için yapacağı önerilere dahil edecektir. Ayrıca, kişilerin serbest dolaşımının zaman içinde tesisiyle ilgili karar alma süreci, her bir üye devletin azami bir rol oynamasını hesaba katmalıdır. Geçici düzenlemeler veya koruma tedbirleri, rekabete ve iç pazarın işleyişine olan etkileri açısından gözden geçirilmelidir.“
Bu ifadelerin anlamı, Türkiye ile yürütülen müzakerelerin konusunun ve sonrasında imzalanacak muhtemel katılım antlaşmasının Avrupa Birliği lehine süreli ya da süresiz yükümlülük azaltıcı önlemler ve kalıcı koruma önlemleri içerebileceğidir. Türk medyasında hatalı biçimde savunulduğunun aksine, Avrupa Birliği Mahkemesi’nin bu önlemleri Türkiye lehine hafifletme yetkisi de yoktur. Zira Mahkeme’nin 1995 tarihli Enso c. İspanya kararında altını çizdiği gibi hukuksal açıdan Kurucu Antlaşma ile aynı hukuksal kategoride yer aldığından “Mahkeme, katılım antlaşmasını yorumlayabilir ancak geçerliliğini denetleyemez.“ Şu durumda, Avrupa bütünleşmesinin ruhuna ters olsa dahi, muhtemel katılım antlaşmasının, özellikle serbest dolaşım hakkının süresiz kısıtlanmasına ilişkin hükümlerinin Mahkeme tarafından iptal edilmesi mümkün değildir. Süresiz kısıtlamalar öngören bir katılım antlaşmasının ise “özel statü“ görüntüsü verecek derecede maddi içeriğinden boşanması kuvvetle muhtemeldir.
Sonuç Yerine
Türkiye : Limes (?)
Konsey sonuç bildirgesi, açık uçluluğun ifadesini bulduğu cümlenin hemen devamında Türkiye’nin “üyelik yükümlülüklerinin tümünü yüklenebilecek konumda olmadığı bir durumda Avrupa yapılarına bütünüyle ve mümkün olan en güçlü biçimde bağlanması“ gereğinin altını çizer.
Roma İmparatorluğu’nun görkemli dönemlerinde Pax Romana (Roma Barışı) “hukuk“la kavranan şiddetten arınmış, güvenli bir mekanın adıydı. Pax Romana’nın bittiği yerde ise Terra İncognitae’nın (bilinmeyen topraklar) hukuksuz toprakları başlardı. Bu ikinci mekanın temel niteliği, kişi özgürlüğü ve güvenliğinin olmadığı, şiddetin alabildiğine kol gezdiği istikrarsız topraklar olmasıydı... Ve Pax Romana - Terra İncognitae aralığında üçüncü bir mekan daha vardı: Limes... Limes, Pax Romana’nın güvenliğini sağlayan tampon bir bölgenin adıydı. Hukuksal olarak Roma’nın bir parçası da olsa, Limes’de yaşayanlar Romalı sayılmazdı.
Kişisel görüşümüz 17 Aralık’ta Avrupa Konseyi’nin, Türkiye’yi bir Limes olarak kavradığı...
Bu içerik Marka Belgesi altında telif hakları ile korunmaktadır. Kaynak gösterilmesi, bağlantı verilmesi ve (varsa) müellifinin/yazarının adı ile unvanının aynı şekilde belirtilmesi şartı ile kısmen alıntı yapılabilir. Bu şartlar yerine getirildiğinde ayrıca izin almaya gerek yoktur. Ancak içeriğin tamamı kullanılacaksa TASAM’dan kesinlikle yazılı izin alınması gerekmektedir.

Alanlar

Kıtalar ( 5 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 2646 ) Etkinlik ( 217 )
Alanlar
Afrika 73 621
Asya 97 1037
Avrupa 22 634
Latin Amerika ve Karayipler 16 68
Kuzey Amerika 9 286
Bölgeler ( 4 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1348 ) Etkinlik ( 51 )
Alanlar
Balkanlar 24 283
Orta Doğu 21 596
Karadeniz Kafkas 3 294
Akdeniz 3 175
Kimlik Alanları ( 2 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1288 ) Etkinlik ( 74 )
Alanlar
İslam Dünyası 56 778
Türk Dünyası 18 510
Türkiye ( 1 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1999 ) Etkinlik ( 77 )
Alanlar
Türkiye 77 1999

ABD ise geniş yüzölçümü, 330 milyonu yakın nüfusu, sanayileşme ve teknolojide elde ettiği ilerleme, büyüyen ve gelişen ekonomisi, doğal kaynakları, demografik yapısı, Birleşmiş Milletlerdeki veto gücü, IMF ve NATO içerisindeki yeri, uluslararası alandaki saygın konumu ile tüm dünyanın dikkatini her ...;

16. asrın ortalarında doğu istikametinde genişleyerek kadim Türk coğrafyasını işgal etmeye başlayan Rus Çarlığı 17. asırda Kuzey ve Doğu Asya’da yayılmaya devam etmiştir. ;

Küreselleşmenin ve gelişmiş iletişim teknolojilerinin dünyanın çehresini değiştirmesiyle uluslararası ilişkilerin devletlerarası ilişkiler ile tanımlı olduğu dönem sona ermiştir. ;

Askeri teknolojiye ağırlık veren Rusya, derin uzay aktiviteleri tam gaz devam ederken Amerika ve Çin’in gerisinde kaldı. Eski uzay gücü Sovyetler Birliği’nin mirasına Rusya sahip çıkamadı. ;

Savunma ve güvenlik alanında değişen parametrelerinin sağlıklı yönetilmesi için ilgili çalışmaların muasır ve üstü boyutlara taşınmasına, kamu bilinci oluşturulmasına ve Türkiye ile diğer ülkeler arasında güvenlik temalı ağlar kurulmasına stratejik katkı sunan Millî Savunma ve Güvenlik Enstitüsü int...;

“Değişen devlet doğası” temelinde ulusal ve uluslararası güvenlik konuları ile küresel yönetişim mekanizma ve kurumlarını her yıl ayrı bir gündemle tartışmak üzere İstanbul merkezli oluşturulan İstanbul Güvenlik Konferansı’nın resmî internet sitesi ve adresi yenilendi.;

Dr. Serkan Cantürk’ün “Konvansiyonel Kalkınmadan Dijital Kalkınmaya Türkiye” isimli kitabı TASAM Yayınları tarafından kitap ve e-kitap olarak yayımlandı.;

İnsanoğlunun uzayla ilişkisini kabaca iki kategori altında incelemek mümkün. Bunlardan ilki yerküreye görece yakın mesafeleri kapsayan yörüngesel uzay. 1957 yılında uzaya fırlatılan Sovyet Sputnik uydusunu bugüne kadar 8.000’in üzerinde uydu takip etti ve Dünya’nın yörüngesindeki uydular artık moder...;

İngiltere’nin II. Dünya Savaşı sonrasında Hint Altkıtası’ndan çekilmek zorunda kalması sonucunda, 1947 yılında, din temelli ayrışma zemininde kurulan Hindistan ve Pakistan, İngiltere’nin bu coğrafyadaki iki asırlık idaresinin bütün mirasını paylaştığı gibi bıraktığı sorunlu alanları da üstlenmek dur...

Devlet geleneğimizde yüksek emsalleri bulunan Meritokrasi’nin tarifi; toplumda bireylerin bilgi, bilgelik, beceri, çalışkanlık, analitik düşünce gibi yetenekleri ölçüsünde rol almalarıdır. Meritokrasi din, dil, ırk, yaş, cinsiyet gibi özelliklere bakmaksızın herkese fırsat eşitliği sunar ve başarıyı...

Gündem 2063, Afrika'yı geleceğin küresel güç merkezine dönüştürecek yol haritası ve eylem planıdır. Kıtanın elli yıllık süreci kapsayan hedeflerine ulaşma niyetinin somut göstergesidir.

Geçmişte büyük imparatorluklar kuran Çin ve Hindistan, 20. asırda boyunduruktan kurtularak bağımsızlıklarına kavuşmuş ve ulus inşa sorunlarını aştıkça geçmişteki altın çağ imgelerinin cazibesine kapılmıştır.

Meritokrasi Devlet geleneğimizde yüksek emsalleri bulunan Meritokrasi’nin tarifi; toplumda bireylerin bilgi, bilgelik, beceri, çalışkanlık, analitik düşünce gibi yetenekleri ölçüsünde rol almalarıdır. Meritokrasi din, dil, ırk, yaş, cinsiyet gibi özelliklere bakmaksızın herkese fırsat eşitliği sunar...

Türkiye ile Avrupa Birliği (AB) ilişkilerinin bugünü ve geleceğinin ele alındığı Avrupa Birliği Sempozyumu, Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi (TASAM) ile Türk Avrupa Bilimsel ve Eğitimsel Araştırmalar Vakfı (TAVAK) işbirliğinde 02 Şubat 2018’de İstanbul Taksim Hill Otel’de gerçekleştirildi.

1982 Anayasası'nın defalarca değişikliğe uğramasına rağmen iskeletinin değiştirilememesi nedeniyle Türkiye'nin yeni bir anayasaya gereksinimi olduğu konusunda kamuoyunda genel bir konsensüs bulunmaktadır.

Bu rapor, Türk savunma sanayiinin gelişme sürecinin sürdürülebilirliginin ve ihracat potansiyelinin arttırılmasında, şekillendirilecek geleceğe uygun; insan sermayesi, yapı, süreç ve stratejilerin tasarlanmasına ışık tutmak, bu kapsamda alınabilecek tedbirleri saptamak maksadıyla hazırlanmıştır.