Marksizm’in Ötesinde Bir Dev:Çin Ekonomisinin Sürdürülebilirliği ve Paradoksları

Makale

Çin Halk Cumhuriyeti, 20. yüzyılın son çeyreğinde uygulamaya koyduğu reformlarla yalnızca iç ekonomisini dönüştürmekle kalmamış, küresel kapitalist sistemin en etkin aktörlerinden biri hâline gelmiştir. Mao döneminin katı merkeziyetçi planlama anlayışı, Deng Xiaoping’in 1978’de başlattığı “reform ve dışa açılma“ politikalarıyla yerini pragmatik bir ekonomik yaklaşıma bırakmıştır....

Giriş

Çin Halk Cumhuriyeti, 20. yüzyılın son çeyreğinde uygulamaya koyduğu reformlarla yalnızca iç ekonomisini dönüştürmekle kalmamış, küresel kapitalist sistemin en etkin aktörlerinden biri hâline gelmiştir. Mao döneminin katı merkeziyetçi planlama anlayışı, Deng Xiaoping’in 1978’de başlattığı “reform ve dışa açılma“ politikalarıyla yerini pragmatik bir ekonomik yaklaşıma bırakmıştır. “Kedi fareyi yakaladığı sürece renginin önemi yoktur“ sözüyle özetlenen bu yaklaşım, ideolojik saflıktan ziyade ekonomik verimliliğe öncelik veren bir dönüşüm sürecini yansıtır. Çin’in bu yeni yönelimi, kapitalist üretim araçlarını kullanarak sosyalist kontrolü muhafaza etmeye çalışan benzersiz bir modelin doğmasına yol açmıştır.

Bu süreçte Çin, dünyanın üretim merkezi hâline gelirken, eş zamanlı olarak inovasyon, teknoloji ve dijitalleşme alanlarında da büyük sıçramalar kaydetmiştir. Ancak bu başarı hikâyesi, yeni soruları da beraberinde getirmiştir: Düşük maliyetli üretime ve devlet destekli yenilikçiliğe dayalı bu büyüme modeli, uzun vadede sürdürülebilir midir? Çin, merkezi planlamanın hâlâ güçlü şekilde varlık gösterdiği bir sistemde, piyasa mekanizmasının dinamizmini nasıl koruyabilir? Dahası, bu dönüşüm Marksist ekonomik kuram çerçevesinde nereye oturur? Çin örneği, Marksizm’in sınırlarını mı genişletmektedir, yoksa Marksizm’i sessizce terk mi etmektedir?

Bu yazı, Çin’in kapitalist dönüşüm sürecini tarihsel, teorik ve yapısal açılardan ele alarak; uygun maliyetli üretim ve yenilikçilik ekseninde sürdürülebilirlik meselesini değerlendirecektir. Aynı zamanda Marksist iktisat kuramı ile Çin’in bugünkü ekonomik gerçekleri arasındaki çelişkileri ve uyumsuzlukları tartışarak, Çin’in mevcut modelinin hangi ideolojik ve yapısal temellere dayandığını sorgulayacaktır.

I. Çin’in Kapitalist Dönüşümü: Devlet Kapitalizmi mi, Melez Model mi?

Çin’in ekonomik dönüşümü, klasik kapitalistleşme örneklerinden keskin biçimde ayrılır. 1978 sonrası dönemde başlatılan reformlarla Çin, sosyalist sistemin temel ilkelerini tamamen terk etmeden, piyasa mekanizmasını içeren bir ekonomik modeli kademeli olarak inşa etmiştir. Bu süreçte merkezî planlama kaldırılmamış, ancak piyasa unsurlarının işleyişine sınırlı bir özgürlük tanınmıştır. “Sosyalist piyasa ekonomisi“ olarak tanımlanan bu yapı, hem teorik hem pratik düzeyde ciddi tartışmalara konu olmuştur. Zira bu modelde, üretim araçlarının önemli bir kısmı hâlen kamu mülkiyetindedir; ancak kâr amacı güden işletmeler, serbest piyasa kurallarıyla rekabet etmektedir.

Bu dönüşüm süreci, öncelikle kırsal bölgelerdeki “halk komünleri“nin kaldırılması ve köylü ailelere üretim sorumluluğunun devredilmesiyle başlamıştır. Ardından özel mülkiyetin yasal olarak tanınması, yabancı sermayeye açık özel ekonomik bölgelerin kurulması ve devlet işletmelerinin özerkleştirilmesi gibi adımlar atılmıştır. Bu çerçevede Çin, bir yandan Batılı yatırımcılar için cazip bir üretim üssü hâline gelirken, diğer yandan da ulusal sanayisini ve stratejik sektörlerini devlet eliyle güçlendirmeye devam etmiştir. Yani Çin modeli, klasik liberal kapitalizm ile planlamacı sosyalizmin unsurlarını aynı anda barındıran, melez bir karakter taşımaktadır.

Ancak bu melez yapı, yüzeydeki uyumun ötesinde bazı derin çelişkileri barındırmaktadır. Örneğin, özel sektör Çin’de GSYİH’nin yaklaşık %60’ını üretmesine rağmen, büyük altyapı projeleri, stratejik teknoloji yatırımları ve dış ekonomik ilişkiler hâlâ devletin sıkı kontrolü altındadır. Devletin ekonomik karar alma sürecindeki rolü yalnızca düzenleyici değil, aynı zamanda yönlendirici ve uygulayıcıdır. Bu durum, bazı Batılı iktisatçılar tarafından “devlet kapitalizmi“ olarak adlandırılmakta, Çin’in bu modeliyle klasik kapitalizmin serbest rekabetçi doğasından ayrıldığı savunulmaktadır.

Öte yandan, Çin Komünist Partisi (ÇKP), bu sistemin sosyalist karakterini koruduğunu iddia etmektedir. Parti söylemine göre, piyasa yalnızca araçtır; nihai amaç sosyalist kalkınmanın ve halk refahının sağlanmasıdır. Bu söylemde, üretimin ve servetin büyük oranda halkın ortak çıkarı için düzenlendiği varsayılır. Ne var ki, sermaye birikiminin giderek belirli grupların elinde yoğunlaştığı ve gelir eşitsizliğinin arttığı gerçeği, bu iddiayı ciddi biçimde sorgulanabilir kılmaktadır.

Çin’in kapitalist dönüşümü, Marksist anlamda bir “üstyapı dönüşümü“ değil, daha çok altyapıdaki üretim ilişkilerinin kademeli olarak farklılaşmasıdır. Bu durum, ne tam anlamıyla kapitalist ne de sosyalist olarak tanımlanabilecek bir hibrit sistemin doğmasına neden olmuştur. Bu sistem, hem merkezi planlamanın avantajlarını hem de piyasa ekonomisinin dinamizmini kullanarak büyük bir büyüme ivmesi yakalamış, ancak aynı zamanda ideolojik tutarlılığını ve sistem içi sürdürülebilirliğini sorgulanabilir kılmıştır.

II. Uygun Maliyetli Üretimin Dayanakları ve Sınırları

Çin ekonomisinin küresel ölçekteki hızlı yükselişinin temel dinamiklerinden biri, uzun yıllar boyunca sağladığı düşük maliyetli üretim avantajı olmuştur. Bu avantaj, esasen düşük iş gücü ücretleri, bol nüfus arzı, sıkı devlet denetimi, zayıf sendikal yapı, döviz kuru politikası ve üretim üzerindeki sübvansiyonlar gibi bir dizi yapısal etmene dayanıyordu. Özellikle 1990’lı ve 2000’li yıllarda Çin, “dünyanın fabrikası“ sıfatını kazanarak Batılı firmalar için ucuz ve etkili bir üretim destinasyonu hâline geldi.

Bununla birlikte, bu düşük maliyetli üretim modelinin sürdürülebilirliği günümüzde ciddi biçimde sorgulanmaktadır. Öncelikle, Çin’in ekonomik kalkınması ile birlikte iş gücü maliyetleri düzenli olarak artmıştır. Örneğin, 2010-2020 yılları arasında şehir merkezlerindeki ortalama işçi ücretleri neredeyse iki katına çıkmıştır. Artan yaşam standartları ve kentleşme süreci, ucuz emek avantajının hızla aşınmasına neden olmuştur. Bu gelişme, Çin’in emek yoğun üretim kapasitesini Güneydoğu Asya ülkeleri (Vietnam, Bangladeş, Endonezya gibi) ile daha fazla rekabet içine sokmuştur.

Ayrıca çevre politikalarının sıkılaşması, karbon nötr hedefleri ve kaynak kıtlıkları da maliyetleri artıran faktörler arasında yer almaktadır. Çin’in ağır sanayiye dayalı üretim yapısı, çevresel sürdürülebilirlik açısından yoğun baskı altındadır. Giderek büyüyen çevre bilinci, kirlilik karşıtı halk hareketleri ve uluslararası anlaşmalara bağlılık, üretimdeki dışsal maliyetlerin daha görünür ve yükleyici hâle gelmesine neden olmaktadır.

Bir diğer önemli sınır, iç tüketimin ve refah taleplerinin artmasıdır. Çin’de büyük bir orta sınıf doğmuş ve bu sınıf, daha yüksek ücret, daha iyi sosyal haklar ve kaliteli yaşam beklentileri içine girmiştir. Bu sosyolojik dönüşüm, hem üretim maliyetlerini artırmakta hem de devletin düşük ücret politikaları üzerindeki manevra alanını daraltmaktadır. Dahası, bu beklentiler, klasik Marksist yaklaşımla çelişen bir biçimde, sermaye birikiminin yeniden dağıtımına değil, kişisel tüketim ve bireysel yaşam kalitesine yöneliktir.

Üretim maliyetlerinin bu şekilde yükselmesi, Çin’i artık yalnızca ucuzluk temelli değil, verimlilik ve teknoloji temelli üretim modellerine yönelmeye zorlamaktadır. Ancak burada da sistem içi bazı yapısal sınırlılıklar devreye girmektedir. Özellikle yerel yönetimlerin merkezi otoriteye bağlılığı, inovasyonun tabandan gelişmesini zorlaştırmakta; rekabet ortamı, devlet destekli büyük şirketlerin lehine şekillenmektedir. Bu durum, uzun vadeli verimlilik artışlarını engelleyebilecek bir risk taşımaktadır.

Tüm bu gelişmeler bağlamında, düşük maliyetli üretim avantajına dayalı büyümenin sürdürülebilirliği artık ciddi biçimde tehdit altındadır. Çin, küresel sistemdeki yerini koruyabilmek için yalnızca maliyet avantajına değil, aynı zamanda yapısal verimlilik, inovasyon kapasitesi ve sosyal uyuma dayalı daha karmaşık bir büyüme modeline yönelmek zorundadır. Bu dönüşüm ise, yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda ideolojik bir açmazı da beraberinde getirmektedir. Zira klasik Marksist kuramın emek-değer teorisi bağlamında, üretimde emeğin sömürüsü olmaksızın sermaye birikiminin sürdürülmesi mümkün değildir. Çin’in mevcut modeli, bu teoriyle doğrudan çelişmekte; emeği meta hâline getirirken, bu süreci sosyalist bir yapı içinde meşrulaştırmaya çalışmaktadır.
 

III. Yenilikçilik ve Ar-Ge Yatırımları: Ne Kadar Sürdürülebilir?
 

Çin’in küresel ekonomik güç olarak yükselişinde yalnızca uygun maliyetli üretim değil, aynı zamanda teknoloji ve yenilikçilik alanındaki ilerlemeleri de belirleyici olmuştur. Özellikle 2010 sonrası dönemde, Çin yönetimi düşük katma değerli üretimden yüksek teknolojili ve bilgi temelli bir ekonomiye geçişi stratejik bir öncelik hâline getirmiştir. Bu bağlamda “Made in China 2025“ programı, ülkenin geleneksel üretim modelinden çıkarak yapay zekâ, yarı iletkenler, biyoteknoloji ve robotik gibi sektörlerde lider konuma gelmesini hedefleyen kritik bir yol haritası olmuştur.

Çin’in bu alandaki başarıları, büyük ölçüde devletin doğrudan yönlendirici rolü sayesinde mümkün olmuştur. Huawei, ByteDance (TikTok’un sahibi), SMIC gibi teknoloji devleri yalnızca piyasa dinamikleriyle değil, aynı zamanda yoğun devlet teşvikleri, sübvansiyonlar, Ar-Ge fonlamaları ve politik destekle büyümüştür. Çin hükümeti, teknoloji yatırımlarını yalnızca ekonomik büyümenin motoru olarak değil, aynı zamanda ulusal güvenliğin stratejik bir parçası olarak değerlendirmektedir. Bu nedenle, inovasyonun yönü ve ölçeği büyük oranda merkezi otoritenin denetimi altındadır.

Ancak bu modelin sürdürülebilirliği, bazı yapısal ve ideolojik gerilimleri de beraberinde getirmektedir. Her şeyden önce, yenilikçilik kültürel ve düşünsel özgürlük gerektirir. Yaratıcılık, deney yapabilme cesareti, hatalardan öğrenme süreci ve serbest fikir ortamı gibi unsurlar, otoriter siyasal yapıların sınırlı tolerans gösterdiği alanlardır. Çin’de akademik özgürlükler, ifade hakları ve bireysel inisiyatifler belirli sınırlar içinde kalmak zorundadır. Bu durum, kısa vadede teknoloji transferi ve uygulamaya yönelik yenilikleri teşvik etse de, uzun vadede özgün buluşların ve radikal inovasyonların ortaya çıkmasını sınırlayabilir.

Bununla birlikte, Çin’in teknoloji yükselişi Batı ile olan ilişkilerinde de ciddi gerilimlere yol açmıştır. Özellikle Amerika Birleşik Devletleri ile yaşanan “teknoloji savaşı“, Çin’in birçok stratejik alanda dışa bağımlılığını sürdürdüğünü göstermiştir. Yarı iletken üretimi gibi karmaşık ve yüksek uzmanlık gerektiren alanlarda Çin hâlen Batılı ülkelerden gelen bilgi, ekipman ve patentlere bağımlıdır. Bu durum, teknoloji alanındaki büyümenin jeopolitik risklere açık olduğunu ve dış faktörlerin sürdürülebilirliği tehdit edebileceğini ortaya koymaktadır.

Ayrıca, Çin’in yenilikçilik stratejisi içinde özel sektörün rolü giderek artarken, bu sektörün devlet kontrolü altındaki sınırları da dikkat çekicidir. Büyük teknoloji firmalarının yöneticileri, politik konularda hassas davranmak zorundadır ve merkezi otoritenin çizdiği sınırları aşmaları hâlinde ciddi yaptırımlarla karşılaşabilmektedirler. Bu bağlamda, Çin’in teknoloji politikası, klasik kapitalist sistemdeki serbest rekabet ve özerk girişimcilik anlayışından belirgin biçimde farklıdır.

Marksist iktisat teorisi açısından bakıldığında, yenilikçilik esasen üretici güçlerin gelişimi bağlamında olumlu bir olgudur. Ancak Marx’ın kuramında bu gelişim, sermayenin kendi sınırlarını zorlaması ve yeni çelişkiler üretmesiyle karakterizedir. Çin’deki teknoloji atılımı da tam olarak bu minvalde değerlendirilmelidir: Üretici güçler gelişmekte, ancak bu gelişim sermaye birikimini derinleştirerek emeğin daha da nesneleştirilmesine yol açmaktadır. Bu durum, üretim araçlarının özel mülkiyeti ile emek gücünün yabancılaşması arasındaki tarihsel çelişkiyi daha da belirginleştirmektedir.

Sonuç olarak, Çin’in teknoloji ve inovasyon odaklı kalkınma stratejisi kısa vadede yüksek büyüme ve küresel rekabet avantajı sağlasa da, uzun vadede özgürlük, etik ve fikirsel çoğulluk eksikliği gibi sınırlayıcı faktörlerle karşı karşıyadır. Yenilikçilik, yalnızca maddi yatırımlarla değil; aynı zamanda kurumsal açıklık, entelektüel özgürlük ve eleştirel düşünceyle beslenebilir. Bu unsurların eksikliği, Çin modelinin gelecekteki sürdürülebilirliğini sorgulanabilir kılmaktadır.

IV. Marksist Kurama Göre Bu Model Nereye Oturur?

Çin’in ekonomik yükselişi, Marksist iktisat kuramı açısından bakıldığında ciddi bir teorik çelişkiler yumağını beraberinde getirir. Zira Karl Marx’ın kapitalizm analizinin merkezinde, üretim araçlarının özel mülkiyeti ile emek gücünün sömürüsüne dayanan bir sistem eleştirisi vardır. Oysa Çin’de uygulanan “sosyalist piyasa ekonomisi“ modeli, devletin ekonomideki güçlü rolünü korumasına rağmen, kapitalist üretim biçimlerinin neredeyse tüm temel unsurlarını içselleştirmiştir: özel mülkiyet, rekabet, artı-değerin şirket kârı olarak birikimi, işgücü piyasası ve sermaye birikimi. Bu durum, Çin’in Marksist retoriğini sürdürmesine rağmen, reel uygulamalar açısından Marx’ın kapitalizm tanımıyla ciddi biçimde örtüştüğünü gösterir.

Marx’ın kapitalist üretim tarzına yönelik temel eleştirisi, artı-değer sömürüsüdür. Kapitalist, işçiye emeğinin karşılığını tam olarak ödemez; işçinin yarattığı değerin bir kısmını ücret olarak verirken, geri kalan kısmına el koyar. Çin’deki üretim sisteminde de benzer bir yapı hâkimdir. Özellikle özel sektörde, düşük ücretle çalışan işçilerin ürettikleri artı-değer, patronlar ya da devlete bağlı şirketlerin sermaye havuzlarına aktarılmaktadır. Bu bağlamda, emek sömürüsü kavramsal olarak ortadan kaldırılmış değil, yalnızca siyasi söylem düzeyinde maskelenmiştir.

Dahası, Çin’de üretim araçlarının çoğu doğrudan özel sermayenin ya da devlet mülkiyetinin kontrolündedir. Ancak bu devlet mülkiyeti, halkın ortak kontrolü anlamına gelmez. Aksine, merkezi siyasi otoritenin denetiminde olan bu mülkiyet biçimi, üretimin demokratikleşmesini değil; bürokratik bir sınıfın ayrıcalıklı konumunu beslemektedir. Bu durum, “devlet kapitalizmi“ tanımının giderek daha fazla rağbet görmesine yol açmıştır. Devlet kapitalizmi, üretim araçlarının mülkiyetinin kamuda olmasına rağmen, üretim ilişkilerinin ve işleyiş dinamiklerinin kapitalist özellikler taşıdığı bir modeldir. Çin, tam da bu modele karşılık gelmektedir.

Marksizm’in bir diğer önemli kavramı olan “meta fetişizmi“, Çin toplumunda da güçlü biçimde gözlemlenmektedir. Marx’a göre kapitalist toplumlarda insanlar, üretim süreçlerini anlamakta güçlük çeker ve emek ürünlerine neredeyse mistik bir değer atfeder. Çin’de tüketim kültürünün yaygınlaşması, lüks mallara olan düşkünlük, marka takıntısı ve bireysel statüye dayalı toplumsal yapı, meta fetişizminin güçlü tezahürlerini ortaya koymaktadır. Bu durum, Çin’in sosyalist değerlerden uzaklaştığının ve tüketim toplumuna evrildiğinin açık bir göstergesidir.

Öte yandan, Marx’ın “altyapı-üstyapı“ kuramı açısından bakıldığında, Çin’de ekonomik altyapının dönüşümü, ideolojik üstyapının muhafaza edilmesiyle çelişkili bir denge kurmuştur. Ekonomik yapı giderek piyasa dinamiklerine, kâr maksimizasyonuna ve bireysel rekabete dayalı hâle gelmiştir. Ancak siyasal üstyapı hâlen tek partili, merkeziyetçi ve ideolojik olarak sosyalizme bağlı görünmektedir. Bu yapı, ekonomik dönüşüm ile siyasal yapının arasında ciddi bir uyumsuzluk doğurmakta; sistemin uzun vadeli tutarlılığı konusunda soru işaretleri yaratmaktadır.

Son olarak, Çin’in küresel kapitalist sistemle kurduğu ilişki de Marksist açıdan tartışmalıdır. Dünya Ticaret Örgütü’ne üyelik, Kuşak-Yol Girişimi, dış yatırım portföyleri, Afrika’daki hammadde politikaları gibi hamleler, Çin’in sermaye ihracı yapan ve küresel emek pazarını sömüren bir merkez ülkeye dönüşme eğiliminde olduğunu göstermektedir. Bu, Marx’ın emperyalizm analizinde dile getirdiği “kapitalizmin dışa taşması“ süreciyle örtüşmektedir. Dolayısıyla Çin, bir yandan kapitalist merkezlerle rekabet ederken, diğer yandan kendisi de benzer sömürü ilişkileri kurmaktadır.

Bu çerçevede değerlendirildiğinde, Çin’in mevcut ekonomik modeli Marksist kuramla açık bir çelişki içerisindedir. Sosyalist retorik korunmakta; ancak reel politikalar, kapitalist üretim ilişkilerinin tüm temel biçimlerini barındırmaktadır. Bu durum, Çin modelinin bir tür ideolojik pragmatizm temelinde şekillendiğini ve Marksizmin yalnızca tarihsel bir meşruiyet aracı olarak kullanıldığını göstermektedir.

Sonuç

“Kedi fareyi yakaladığı sürece renginin önemi yoktur“ sözü, Çin’in ekonomik dönüşümünün yalnızca pragmatist karakterini değil, aynı zamanda ideolojik esneklikle biçimlenmiş politikalarını da simgeler. Bu yaklaşım, Çin’in yoksulluk, geri kalmışlık ve dışa bağımlılıkla mücadele ettiği bir dönemde; doktriner saflıktan ziyade sonuç odaklı bir yol haritası benimsemesini mümkün kılmıştır. Sonuç itibariyle Çin, özellikle 1980’lerden itibaren uygulamaya koyduğu politikalarla yüz milyonlarca insanı aşırı yoksulluktan kurtararak tarihte eşi benzeri görülmemiş bir kalkınma sürecine imza atmıştır.

Bu başarıda, düşük maliyetli üretim kapasitesi, devlet destekli teknolojik atılımlar ve ihracata dayalı büyüme stratejileri belirleyici olmuştur. Ancak bu unsurların her biri bugün artık sınırlarına dayanmaktadır. Ücretlerin artması, üretim maliyetlerinin yükselmesi, teknolojik bağımlılıklar, çevresel sınırlamalar ve uluslararası rekabet gibi faktörler, Çin’in büyüme modelini yeniden düşünmeye zorlamaktadır. Dahası, Çin’in hem kapitalist üretim dinamiklerini hem de merkezi planlama araçlarını aynı bünyede sürdürmeye çalışması, sistemsel bir gerilim yaratmakta ve uzun vadeli sürdürülebilirliği tartışmalı hâle getirmektedir.

Marksist kuram açısından değerlendirildiğinde, Çin’in mevcut modeli klasik anlamda bir sosyalist ekonomi olmaktan uzaklaşmıştır. Artı-değerin özel mülkiyet veya devlet tekeli aracılığıyla biriktirildiği, emeğin meta hâline geldiği, toplumsal sınıf farklılıklarının derinleştiği bir yapıda; Marksizm’in temel ilkeleri yalnızca ideolojik bir örtü olarak varlığını sürdürmektedir. Çin modeli bu yönüyle, Marksizm’i revize etmekten çok, onu işlevsel bir retorik olarak kullanarak sessizce aşmıştır.

Bugün Çin’in önünde iki temel seçenek görünmektedir: Ya mevcut melez modeli daha açık bir piyasa ekonomisine doğru evrilterek inovasyon, verimlilik ve sosyal refah uyumunu sağlayacak; ya da devlet kapitalizmini ideolojik tutarlılık adına daha sert bir merkeziyetçiliğe dönüştürerek büyümenin niteliğini riske atacaktır. Her iki yolun da avantaj ve riskleri vardır. Ancak net olan şudur: Çin’in büyümesinin sürdürülebilirliği, artık düşük maliyetli üretim değil; yüksek verimlilik, kurumsal açıklık ve toplumsal uyum gibi daha karmaşık ve zorlayıcı koşullara bağlıdır.

Dolayısıyla Çin’in ekonomik yükselişi, Marksist kuramın bir zaferi değil; ideolojik pragmatizmin ve tarihsel uyarlamacılığın olağanüstü bir örneğidir. “Kedi fareyi yakalıyorsa rengine bakılmaz“ düşüncesiyle şekillenen bu model, halkı yoksulluktan kurtarmış olsa da, Marx’ın hayal ettiği eşitlikçi ve sömürüsüz toplumun oldukça uzağında konumlanmaktadır.

Kaynakça

· Harvey, D. (2005). A Brief History of Neoliberalism. Oxford University Press.
· Arrighi, G. (2007). Adam Smith in Beijing: Lineages of the Twenty-First Century. Verso Books.
· Naughton, B. (2007). The Chinese Economy: Transitions and Growth. MIT Press.
· Hung, H. (2011). The China Boom: Why China Will Not Rule the World. Columbia University Press.
· Lin, J. Y. (2012). Demystifying the Chinese Economy. Cambridge University Press.
· Coase, R., & Wang, N. (2012). How China Became Capitalist. Palgrave Macmillan.
· Huang, Y. (2008). Capitalism with Chinese Characteristics: Entrepreneurship and the State. Cambridge University Press.
· Xiang, B. (2016). “Play and Passive Revolution in China’s State Capitalism.“ The South Atlantic Quarterly, 115(1), 147–168.
· Zhang, L. (2010). “In Search of Paradise: Middle-Class Living in a Chinese Metropolis.“ Cornell University Press.
· World Bank. (2022). China Economic Update: Navigating Uncertainty. Washington, DC.
· OECD. (2021). China’s Innovation Policy: Strengths, Challenges and Reform Opportunities. Paris.
· IMF. (2023). People’s Republic of China: 2023 Article IV Consultation. International Monetary Fund.
Bu içerik Marka Belgesi altında telif hakları ile korunmaktadır. Kaynak gösterilmesi, bağlantı verilmesi ve (varsa) müellifinin/yazarının adı ile unvanının aynı şekilde belirtilmesi şartı ile kısmen alıntı yapılabilir. Bu şartlar yerine getirildiğinde ayrıca izin almaya gerek yoktur. Ancak içeriğin tamamı kullanılacaksa TASAM’dan kesinlikle yazılı izin alınması gerekmektedir.

Alanlar

Kıtalar ( 5 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 2863 ) Etkinlik ( 228 )
Alanlar
TASAM Afrika 80 666
TASAM Asya 100 1157
TASAM Avrupa 23 664
TASAM Latin Amerika ve Karayip... 16 68
TASAM Kuzey Amerika 9 308
Bölgeler ( 4 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1415 ) Etkinlik ( 56 )
Alanlar
TASAM Balkanlar 24 297
TASAM Orta Doğu 25 630
TASAM Karadeniz Kafkas 3 297
TASAM Akdeniz 4 191
Kimlikler ( 2 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1308 ) Etkinlik ( 78 )
Alanlar
TASAM İslam Dünyası 58 786
TASAM Türk Dünyası 20 522
TASAM Türkiye ( 1 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 2072 ) Etkinlik ( 86 )
Alanlar
TASAM Türkiye 86 2072

Macron ve Merz’in ortak mektubu, Avrupa pazarına erişimi ekonomik caydırıcılığın merkezine yerleştiriyor. Ancak bu stratejinin başarısı, Brüksel’in kapıları kapatma yetkisinden çok, Avrupa’nın karşılık görmenin maliyetini taşıyabilmesine bağlıdır.;

Kırgızistan yeraltı kaynakları, Kuşak ve Yol projesinin rotası üzerinde olması nedeniyle Çin'in oldukça ilgisini çekmiştir. Kırgızistan, Çin tarafından Bir Kuşak Bir Yol programının önemli geçiş noktalarından biri olarak görülmekte ve bu nedenle Çin tarafından finanse edilen büyük altyapı projeleri ...;

Orta Asya, Soğuk Savaş sonrasında ABD, Çin ve Rusya'nın nüfuz rekabetinin yoğunlaştığı bölgelerden biridir. Rusya burayı tarihsel arka bahçesi olarak görürken Çin, Kuşak ve Yol Girişimi (BRI) aracılığıyla ekonomik ve finansal olarak etkisini arttırmıştır (Stronski & Ng, 2018). Moskova ile Pekin Ort...;

Son on beş yılın üç olayı, iktisatçıların uzun süre kenarda bıraktığı bir soruyu yeniden merkeze taşıdı: İnsanlar ekonomiyi nasıl algılıyor, bu algılar nasıl oluşuyor ve hangi hikâyeler onları harekete geçiriyor? Birincisi 2008 küresel finansal krizidir. Krizin teknik ayrıntıları, yani menkul kıym...;

2026'nın en büyük iktisadi olayı kuşkusuz enerji şoku oldu. Hürmüz Boğazı'ndaki enerji altyapısına yönelik saldırılar ve sevkiyat aksamaları, kayıtlardaki en büyük petrol arz şokunu tetikledi; küresel arz başlangıçta günde yaklaşık 10 milyon varil azaldı.;

Eylül başında ABD Merkez Bankası (Fed) ekonomistleri kısa ve teknik görünen bir not yayımladı. Sordukları soru şuydu: stablecoin denen dijital dolarlar, resmî para istatistiklerine dahil edilmeli mi? Cevapları temkinliydi: şimdilik hayır, ama yakında belki (Payne ve Styczynski, 2026).;

BRICS’in geleceğine ilişkin belirsizlikler, 2026 yılının başlarında zaten belirgin biçimde artmıştı. Hürmüz Boğazı’nın büyük ölçüde kapanmış olması, İran’ın Birleşik Arap Emirlikleri’ne yönelik saldırılarına rağmen İran ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin aynı oluşum içerisinde yer almaya devam etmesi ...;

İktisat teorisi uzun süre iki tür soru sordu. Birincisi "homo economicus ne yapardı?" sorusuydu. Bir insan modeli alırsınız, ona tercihler, bir bütçe kısıtı ve bilgi verirsiniz, davranışını da kalem kâğıtla, tümdengelim yoluyla çıkarırsınız. İkincisi "homo sapiens gerçekte ne yaptı?" sorusuydu. Bu k...;

Asimetrik Güvenlik Tehditleri ve Risk Değerlendirme Raporu

TASAM Güvenlik ve Strateji Merkezi yürütücülüğünde hayata geçirilen "TASAM Yıllık Asimetrik Güvenlik Tehditleri ve Risk Değerlendirme Raporu", yıllık periyotlarla yayımlanması planlanan stratejik bir çalışma projesidir. Proje; küresel ve bölgesel ölçekteki asimetrik tehditlerin derinlemesine analizine odaklanarak, değişen güvenlik mimarisi karşısında proaktif stratejik öngörüler ve karara esas yol haritaları sunmayı amaçlamaktadır.

  • 19 Kas 2026 - 20 Kas 2026
  • Wish More Hotel Istanbul -
  • İstanbul -

Doğu Akdeniz Programı 2023-2025

  • 17 Tem 2023 - 19 Tem 2023
  • Sheraton Istanbul City Center -
  • İstanbul - Türkiye

5. Denizcilik ve Deniz Güvenliği Forumu

  • 23 Kas 2023 - 24 Kas 2023
  • İstanbul Kent Üniversitesi Kağıthane Kampüsü -
  • İstanbul - Türkiye

7. Türkiye - Körfez Savunma ve Güvenlik Forumu

  • 23 Kas 2023 - 24 Kas 2023
  • İstanbul Kent Üniversitesi Kağıthane Kampüsü -
  • İstanbul - Türkiye

9. İstanbul Güvenlik Konferansı (2023)

  • 23 Kas 2023 - 24 Kas 2023
  • İstanbul Kent Üniversitesi Kağıthane Kampüsü -
  • İstanbul - Türkiye

Afrika 2063 Ağı İstişare Toplantısı 2

  • 20 Eki 2022 - 20 Eki 2022
  • Çevrimiçi - 14.00

Afrika 2063 Ağı İstişare Toplantısı 1

  • 06 Eki 2022 - 06 Eki 2022
  • Çevrimiçi - 14.00

Geçmişte büyük imparatorluklar kuran Çin ve Hindistan, 20. asırda boyunduruktan kurtularak bağımsızlıklarına kavuşmuş ve ulus inşa sorunlarını aştıkça geçmişteki altın çağ imgelerinin cazibesine kapılmıştır.

Türkiye ile Avrupa Birliği (AB) ilişkilerinin bugünü ve geleceğinin ele alındığı Avrupa Birliği Sempozyumu, Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi (TASAM) ile Türk Avrupa Bilimsel ve Eğitimsel Araştırmalar Vakfı (TAVAK) işbirliğinde 02 Şubat 2018’de İstanbul Taksim Hill Otel’de gerçekleştirildi.

Orta Doğu coğrafyası, 2010 yılının aralık ayından bu yana Tunus ile başlayan, günümüzde de tüm şiddetiyle Suriye’de devam eden devrim süreçlerinin etkisiyle hızlı bir değişim ve dönüşüm iklimine girmiştir.

Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi (TASAM) bünyesinde yaptığımız bilimsel çalışmalar ile Dünya ve Türkiye’deki gelişmeleri kavrama ve analiz etmeye yönelik çabalarımızın ortaya koyduğu açık bir gerçek var: Aktörleri, kuralları, vizyonu eskisinden çok farklı olan yeni bir uluslararası sistem il...

Teknolojideki hızlı gelişmeler, toplumun ilgilendiği tüm alanlarda büyük değişim ve dönüşümlere neden olmaktadır. Bilim, teknoloji, ekonomi, siyaset, güvenlik, sosyoloji ve kültür alanlarındaki değişim ve dönüşümler, olayların ve sonuçların algılanmasını güçleştirmektedir.

Teknolojideki hızlı gelişmeler, toplumun ilgilendiği tüm alanlarda büyük değişim ve dönüşümlere neden olmaktadır. Bilim, teknoloji, ekonomi, siyaset, güvenlik, sosyoloji ve kültür alanlarındaki değişim ve dönüşümler, olayların ve sonuçların algılanmasını güçleştirmektedir.

Teknolojideki hızlı gelişmeler, toplumun ilgilendiği tüm alanlarda büyük değişim ve dönüşümlere neden olmaktadır. Bilim, teknoloji, ekonomi, siyaset, güvenlik, sosyoloji ve kültür alanlarındaki değişim ve dönüşümler, olayların ve sonuçların algılanmasını güçleştirmektedir. Değişimin çok hızlı ve ola...

Türk insanının, Osmanlı zamanında olsun, Cumhuriyet döneminde olsun, stratejik düşünceler üretebildiği ve bunları karar organları üzerinden uygulamaya geçirebildiği tarihi bir gerçektir.Bu özellik tarihte her ülke ve her toplum için geçerli olmamıştır.