Denizcilik söyleminin, tarihsel perspektifte ve felsefi boyutta ele alınması; günümüz güvenlik stratejilerine odaklanmış uluslararası ilişkiler literatüründe kısmen ya da büyük ölçüde ihmal edilmiştir, denilebilir. Oysaki, konuya/sorunsala ‘nasıl baktığınız’ın epistemolojik dokusu, araştırmacının ontolojik güvenlik bağlamında güncel olguların ‘gerçeği’ni / gerçeğin hangi perspektiften algılandığını görmesini sağlar. Zaten ontolojik güvenlik ekseni bu bütüncül hatta, disiplinler arası yaklaşımın doğal izdüşümünde dikkate alınmaya başlanmıştır.
Denizcilik söylemi, insanoğlunun tarihsel yürüyüşünde yaratılışın öyküsü ile dillendirilmiştir. Buna göre; âlem ve âdem dört unsurdan (toprak, su, hava, ateş), onların farklı bileşiminden vücuda gelmiştir. Kadim bilgeliklerden kutsal kitaplara uzanan entelektüel miras, su ve deniz(ler) üzerine zengin bir mitolojik birikime sahiptir. Thalasso mimarisi, ulusların belleğinde edebiyattan, spor ve sanata değin metafiziksel/mistik bir dokuya haizdir. Denizcilerin, zoru başaran, dalgaları aşan hüviyetleri ile adeta bir “Supermensch“ ya da “insan-ı kamîl“ şeklinde yüceltilerek, etraflarında tanrısal iletişim kurulan bir “kahramanlık kültü“ inşa edilmiştir.
Bu tema tarihin dönüm noktalarından biri olarak kabul edilen Endüstri Devrimi sonrasında da ruhsal cezbesini sürdürmüş, kıta aşırı yayılmacılık, deniz aşırı sömürgecilik “medenileştirme misyonu“ olarak kutsanmıştır. Özetle metafizik üzerine kurgulanmış denizcilik ülküsü büyük ölçüde büyüsünü korumuştur.
Bu bildiride bu ontolojik retoriğin evreleri örneklerle aktarılacaktır. Ardından 21. yüzyılın “dünyevileşen“ düşünsel ve pratik ikliminde denizcilik ülküsünün nasıl ticarileştiği, bununla da yetinilmeyerek, giderek popüler/popülist hatta avamileşme eğilimi gösterdiği kaydedilecektir.
Anahtar Kelimeler: Ontolojik güvenlik, Denizcilik kültürü, Kültür inşası, Jeokültür, Epistemoloji
1. GİRİŞ
Bu bildirinin ana teması “Denizcilik Söylemi“dir. Burada söylemle kastedilen, toplumların denizciliği hangi perspektiften değerlendirdiklerine ilişkin kolektif bir anlayıştır. Toplumlar zaman/mekân atlası içinde pek çok olgu/fenomen/süreç hakkında kendilerine özgü bir retorik geliştirmişlerdir. Bu retorik, epistemolojik olarak işlendiğinde, evrensel dokunuşlara sahip olabilir; ancak, bazı toplumlar kültürel değerleri ışığında bu söylemsel dili kendilerine mal etmeyi başarmışlardır. Denizcilik kelimesinin (kelam=logos) belleklerde uyandırdığı anlam uzamı, Bilgi Teorisi ile başlayıp Semiyoloji (Göstergebilim)’e dek uzanan bir felsefi laboratuvarda ele alınabilir. Kısaca ifade edilecek olursa, “denizcilik“ söylemi bir halkın kendi dünya görüşü çerçevesinden hareketle soyuttan somuta doğru bir algılama mekanizmasına tabi tutulur. Bu bildiri konusu itibarıyla denizciliğin söylemsel dokusuna odaklanmayı hedeflemektedir.
Denizciliğin mercek altına alınışı sosyal bilimlerin üzerinde yükseldiği (a) epistemoloji, (b) semiyoloji, (c) hermönetik ve (d) ontoloji sütunları ışığında olabilir. Sorunsalın çerçevesini belirlemede Varlık Felsefesi’nin (Ontoloji) daha kullanışlı olacağı düşünülmüştür. Su ve denizlerin insanoğlunun hayatındaki, medeniyet tarihindeki işlevselliği dikkate alındığında, ontoloji(k) enstrümanlar sağlıklı bulgulara ulaşmamızı sağlayacaktır düşüncesindeyiz.
Güvenlik tutkusu, toplumların tarihin akışı içinde yaşamsal önceliklerindendir. Varlıklarını sürdürmenin teminatı güvenliktir. Bu çalışmada varlık felsefesi ile güvenlik arasındaki anlamsal kesişim kümesinden hareket edilecektir. Ontolojik Güvenlik’in dünya siyasetini kavramada son derece önemli bir kavramsal sistem olduğu giderek anlaşılmaktadır.
Çalışma kapsamında denizcilik söylemi, ontoloji, ontolojik güvenlik anahtar kelimelerinin yardımıyla ele alacaktır. Konunun hayli kapsamlı olduğu bellidir. Tarihsel perspektiften günümüze uzanan spektrumda ayrıntılara/genellemelere varılması müşküldür. Yine de tüm bu doğal kısıtlara karşın bildiri iki noktaya parmak basmak amacındadır. İlkin, denizciliğin varoluşsal (egzistansiyalist) felsefe ile ilişkisine temas edilecektir. İkincisi, bu yorumlama prizmasının zaman içinde nasıl değiştiği vurgulanacaktır. Aslında denizcilik retoriğinin mistik/metafiziksel bağlamdan nasıl dünyevileştiğinin altı çizilmek istenmektedir.
Söz konusu boyut üzerinde pek durulmadığı malumdur. Bu bildiri bu önemli görünen konuyu bir yerde akademik gündeme getirmek üzere yola çıkmıştır. Bu alanda literatürden seçmeler ile daha geniş araştırmalara öncülük yapabileceğini kestirmektedir. Bu amaçla ilk bölümde kadim bilgeliğin envanterinde su/deniz temalarına değinilecek, devamında Thalasso Felsefesinin dinsel/metafiziksel açılımları üzerinde durulacaktır. Benzeri bir bakış açısıyla Türk-İslam Uygarlığı’nda denizcilik söyleminin mistik anlatımından örnekler sunulacaktır. Son olarak ise postmodern çağımızda mitolojik arka plana nasıl ihmal/ihanet edilerek denizciliğin salt bir dünyevileşme/avamileşme sürecine tabi tutulduğu işlenecektir.
2. Kadim Bilgeliğin ‘Anasır-ı Erbaa’ında Su Motifi
İnsanoğlunun kişilik/kimlik ve ruhunu terkipleyen medeniyet kavramı belirgin bir topluluğa mal edilirse ‘çoğul’ uygarlıklardan söz edilebilir. Ancak kültürler arası iletişim/etkileşim süreçleriyle ‘difüzyon’a uğrarsa o zaman evrensel bir mahiyet kazandığı için ‘tekil’ bir uygarlıktan bahsedilebilir. Literatürde bu olgu insanoğlunun ortak mirasını simgelediğinden zaman/mekân atlası içinde ‘Zamanın Ruhu’nun yansıması şeklinde adlandırılabilir. ‘Kadim Bilgelik’ bu çerçevede halkların tarih içinde kazandıkları epistemolojik envanterden başkası değildir. Bu entelektüel birikim nesilden nesile aktarılarak, halkların varlık felsefesine damgasını vurur. Söz konusu soyut kavramlar, genellikle metafiziksel boyutları haiz imge ve simgelerle şekle/forma bürünür. Göstergelerin çözümlenmesi tarih felsefesi üzerinde duran aydınlara dönemi anlamaya/aydınlatmaya ilişkin ipuçları sunarlar. Masallardan destanlara, edebiyattan gastronomiye bu motifler aslında tarihi belgeler olarak kabul edilmelidir.
Kültürel antropologlar açısından dikkate alınan bu motiflerin başında ‘Su’ gelmektedir. Su, bir yerde evrenin (a) Yaratılış’ının, (b) işleyişinin harcı olarak insanoğlunun kolektif hafızasına sinmiş/sirayet etmiştir. Ta Aristo’dan bu yana su, yaratılışın özündeki Dört Unsur (=Anasır-ı Erbaa)dan biridir, diğerleri Toprak, Ateş ve Hava olarak sıralandırılır. Felsefeye göre, dünya (alem) da, insan (adem) da ‘su’dan yaratılmıştır. Su, insanın da, insanın nimetlendiği çevresinin de idame edilmesini sağlayan en önemli unsur olarak karşımıza çıkmaktadır.
Geleneksel toplumların inancına göre su canlıdır, (aktığı her yere) can verir. O nedenle antropologlar toplumların kültürlerini oluşturmada suyu hep ön planda tutarlar ve bu tespitlerini “Suyla Gelen Kültür“ şeklinde tekrarlarlar. Medeniyetler tarihe göz gezdirildiğinde hep (iç) su havzalarında ya da (deniz) kıyılarında oluşmuştur. Mezopotamya, Maveraünnehir ve Akdeniz uygarlıkları bir çırpıda aklımıza gelivermektedir. Uygarlıkların inşa ve idrakinde suyun rolü uluslararası ilişkiler disiplininde giderek dikkate alınmaktadır. Jeostrateji’nin bir de hiç hafife alınmayacak bir “Jeo Kültürel“ boyutu olduğunun altı çizilmektedir. Jeo Kültür bu bağlamda güvenlik ideolojisini etkileyen soyut (belki de sübjektif) ögeler arasında anılmaktadır.
3. Talasoloji Felsefesinin Mistik Boyutları: Mitolojik Yansımalar
Thalasso felsefesi denizlere ilişkin mitolojilerin çıkış noktasıdır. Denizcilik kültürü özellikle kıyı bölgelerinde yaşayan toplumlar için yaşamlarının ana ögesidir. Mitleriyle mitolojileriyle, söylem ve ritüelleriyle onu yüceltmiş, tanrısallaştırmışlardır Örneğin, Helenik Uygarlık açısından yeryüzünün ışığı Hemera ile gökyüzünün ışığı Aether’in kızı olan Thalassa, ezeli bir Yunan tanrıçasıdır. Yunan mitolojisi denizle iç içedir. Bu bildirinin sınırlı kapsamı içinde bu konuları ayrıntılamak yerine belki de bizim açımızdan önemli olduğunu düşündüğümüz bu mitolojinin semavi dinler öncesi toplumlarda nasıl belirgin bir tarih felsefesine bel verdiğini hatırlatmak olmalıdır. Bu çerçevede MÖ. 484 ile MÖ. 425 yılları arasında Halikarnas, Bodrum’da yaşamış Heredot’tan kısaca bahsedilmelidir. Heredot gezilerinde gördüğü yerleri ve olayları kendi adıyla anılan Tarih’inde kağıda dökmüştür. Denizin mistik hüviyeti o günden itibaren yakın dönem edebiyatına değin işlenmiştir. Kadim uygarlıklar denizlere açılmalarını sağlayan gemilerini ahşap kabartmalara nakşedilmiş mitolojik unsurlarla süslemişlerdir. Bu ikonların onlara denizde güvenliklerini sağlayacak bir nazar boncuğu, koruyucu bir unsur, uğur getirecek bir ekleme olduğu düşünülmüştür. Bu sanatsal dışavurum aynı zamanda edebi eserlerde de kendini göstermektedir. Bu bağlamda Samuel Taylor Coleridge (1772-1834)’in Yaşlı Denizcinin Ezgisi adlı manzum eseri zikredilmelidir. Coleridge’in satırlarında yukarıda temas ettiğimiz dört unsuru vurgulayarak deniz ve insan ekseninde manevi/metafiziksel bir aleme daldığı görülebilecektir:
“Ve bazıları rüyada gördü
Bize musallat olan Ruh oydu;
Su ve kar diyarından beri izliyordu
Dokuz kulaç derinden geliyordu.
Aslında yeri gelmişken belirtmekte yarar vardır: İngiltere, tarihte deniz güçleri arasında önemli bir konuma sahiptir. Bu konumuna evrilişi ve bu rolün sürdürülebilirliği milli kültürünün “denizcilik“ üzerine inşa edilmesi sayesindedir. Devamla; İngiltere’nin denizcilik kültüründe mistik ögeler özellikle belirgindir. Birkaç örnekle kaydedilecek olursa, hemen hatırlatılabilir. Adeta İngiliz milli marşı gibi sevilen “Rule Britannia“ya can veren James Thomson ilhamını 1727 deniz zaferinden almıştır. Dizeleri mealen şöyledir:
“Britanya masmavi sulardan
Tanrı’nın buyruğuyla yükseldiğinde
Bu, toprağın nimetiydi ve
Koruyucu melekler şu nakaratı şakıyorlardı:
«Britanya Hükmet!
Hükmet dalgalara Britanya:
Britonlar asla köle olmayacaklardır. »“
Britanya’nın müzeleri, başta Greenwich olmak üzere deniz(cilik) odaklı eserlere ev sahipliği yapmaktadır. Ressamları arasında öne çıkan J. M. W. Turner’ın üç parçalı Trafalgar tablosu o savaşın ihtişamını sanatla yansıtmaktadır. Şair Lord Byron ise savaşın kahramanı Lord Nelson’u “Britanya’nın savaş tanrısı“ olarak yüceltmiştir. Turistler Londra’yı gezdiklerinde sadece Trafalgar Meydanı’nda değil, her köşede Britanya’nın bir deniz imparatorluğu olduğunu kanıtlayan bir mimari üslup ile karşılaşırlar. Trafalgar’daki Nelson sütunu zaten bu yansımaları taçlandırmaktadır.
Devamı için tıklayınız.
Denizcilik söylemi, insanoğlunun tarihsel yürüyüşünde yaratılışın öyküsü ile dillendirilmiştir. Buna göre; âlem ve âdem dört unsurdan (toprak, su, hava, ateş), onların farklı bileşiminden vücuda gelmiştir. Kadim bilgeliklerden kutsal kitaplara uzanan entelektüel miras, su ve deniz(ler) üzerine zengin bir mitolojik birikime sahiptir. Thalasso mimarisi, ulusların belleğinde edebiyattan, spor ve sanata değin metafiziksel/mistik bir dokuya haizdir. Denizcilerin, zoru başaran, dalgaları aşan hüviyetleri ile adeta bir “Supermensch“ ya da “insan-ı kamîl“ şeklinde yüceltilerek, etraflarında tanrısal iletişim kurulan bir “kahramanlık kültü“ inşa edilmiştir.
Bu tema tarihin dönüm noktalarından biri olarak kabul edilen Endüstri Devrimi sonrasında da ruhsal cezbesini sürdürmüş, kıta aşırı yayılmacılık, deniz aşırı sömürgecilik “medenileştirme misyonu“ olarak kutsanmıştır. Özetle metafizik üzerine kurgulanmış denizcilik ülküsü büyük ölçüde büyüsünü korumuştur.
Bu bildiride bu ontolojik retoriğin evreleri örneklerle aktarılacaktır. Ardından 21. yüzyılın “dünyevileşen“ düşünsel ve pratik ikliminde denizcilik ülküsünün nasıl ticarileştiği, bununla da yetinilmeyerek, giderek popüler/popülist hatta avamileşme eğilimi gösterdiği kaydedilecektir.
Anahtar Kelimeler: Ontolojik güvenlik, Denizcilik kültürü, Kültür inşası, Jeokültür, Epistemoloji
1. GİRİŞ
Bu bildirinin ana teması “Denizcilik Söylemi“dir. Burada söylemle kastedilen, toplumların denizciliği hangi perspektiften değerlendirdiklerine ilişkin kolektif bir anlayıştır. Toplumlar zaman/mekân atlası içinde pek çok olgu/fenomen/süreç hakkında kendilerine özgü bir retorik geliştirmişlerdir. Bu retorik, epistemolojik olarak işlendiğinde, evrensel dokunuşlara sahip olabilir; ancak, bazı toplumlar kültürel değerleri ışığında bu söylemsel dili kendilerine mal etmeyi başarmışlardır. Denizcilik kelimesinin (kelam=logos) belleklerde uyandırdığı anlam uzamı, Bilgi Teorisi ile başlayıp Semiyoloji (Göstergebilim)’e dek uzanan bir felsefi laboratuvarda ele alınabilir. Kısaca ifade edilecek olursa, “denizcilik“ söylemi bir halkın kendi dünya görüşü çerçevesinden hareketle soyuttan somuta doğru bir algılama mekanizmasına tabi tutulur. Bu bildiri konusu itibarıyla denizciliğin söylemsel dokusuna odaklanmayı hedeflemektedir.
Denizciliğin mercek altına alınışı sosyal bilimlerin üzerinde yükseldiği (a) epistemoloji, (b) semiyoloji, (c) hermönetik ve (d) ontoloji sütunları ışığında olabilir. Sorunsalın çerçevesini belirlemede Varlık Felsefesi’nin (Ontoloji) daha kullanışlı olacağı düşünülmüştür. Su ve denizlerin insanoğlunun hayatındaki, medeniyet tarihindeki işlevselliği dikkate alındığında, ontoloji(k) enstrümanlar sağlıklı bulgulara ulaşmamızı sağlayacaktır düşüncesindeyiz.
Güvenlik tutkusu, toplumların tarihin akışı içinde yaşamsal önceliklerindendir. Varlıklarını sürdürmenin teminatı güvenliktir. Bu çalışmada varlık felsefesi ile güvenlik arasındaki anlamsal kesişim kümesinden hareket edilecektir. Ontolojik Güvenlik’in dünya siyasetini kavramada son derece önemli bir kavramsal sistem olduğu giderek anlaşılmaktadır.
Çalışma kapsamında denizcilik söylemi, ontoloji, ontolojik güvenlik anahtar kelimelerinin yardımıyla ele alacaktır. Konunun hayli kapsamlı olduğu bellidir. Tarihsel perspektiften günümüze uzanan spektrumda ayrıntılara/genellemelere varılması müşküldür. Yine de tüm bu doğal kısıtlara karşın bildiri iki noktaya parmak basmak amacındadır. İlkin, denizciliğin varoluşsal (egzistansiyalist) felsefe ile ilişkisine temas edilecektir. İkincisi, bu yorumlama prizmasının zaman içinde nasıl değiştiği vurgulanacaktır. Aslında denizcilik retoriğinin mistik/metafiziksel bağlamdan nasıl dünyevileştiğinin altı çizilmek istenmektedir.
Söz konusu boyut üzerinde pek durulmadığı malumdur. Bu bildiri bu önemli görünen konuyu bir yerde akademik gündeme getirmek üzere yola çıkmıştır. Bu alanda literatürden seçmeler ile daha geniş araştırmalara öncülük yapabileceğini kestirmektedir. Bu amaçla ilk bölümde kadim bilgeliğin envanterinde su/deniz temalarına değinilecek, devamında Thalasso Felsefesinin dinsel/metafiziksel açılımları üzerinde durulacaktır. Benzeri bir bakış açısıyla Türk-İslam Uygarlığı’nda denizcilik söyleminin mistik anlatımından örnekler sunulacaktır. Son olarak ise postmodern çağımızda mitolojik arka plana nasıl ihmal/ihanet edilerek denizciliğin salt bir dünyevileşme/avamileşme sürecine tabi tutulduğu işlenecektir.
2. Kadim Bilgeliğin ‘Anasır-ı Erbaa’ında Su Motifi
İnsanoğlunun kişilik/kimlik ve ruhunu terkipleyen medeniyet kavramı belirgin bir topluluğa mal edilirse ‘çoğul’ uygarlıklardan söz edilebilir. Ancak kültürler arası iletişim/etkileşim süreçleriyle ‘difüzyon’a uğrarsa o zaman evrensel bir mahiyet kazandığı için ‘tekil’ bir uygarlıktan bahsedilebilir. Literatürde bu olgu insanoğlunun ortak mirasını simgelediğinden zaman/mekân atlası içinde ‘Zamanın Ruhu’nun yansıması şeklinde adlandırılabilir. ‘Kadim Bilgelik’ bu çerçevede halkların tarih içinde kazandıkları epistemolojik envanterden başkası değildir. Bu entelektüel birikim nesilden nesile aktarılarak, halkların varlık felsefesine damgasını vurur. Söz konusu soyut kavramlar, genellikle metafiziksel boyutları haiz imge ve simgelerle şekle/forma bürünür. Göstergelerin çözümlenmesi tarih felsefesi üzerinde duran aydınlara dönemi anlamaya/aydınlatmaya ilişkin ipuçları sunarlar. Masallardan destanlara, edebiyattan gastronomiye bu motifler aslında tarihi belgeler olarak kabul edilmelidir.
Kültürel antropologlar açısından dikkate alınan bu motiflerin başında ‘Su’ gelmektedir. Su, bir yerde evrenin (a) Yaratılış’ının, (b) işleyişinin harcı olarak insanoğlunun kolektif hafızasına sinmiş/sirayet etmiştir. Ta Aristo’dan bu yana su, yaratılışın özündeki Dört Unsur (=Anasır-ı Erbaa)dan biridir, diğerleri Toprak, Ateş ve Hava olarak sıralandırılır. Felsefeye göre, dünya (alem) da, insan (adem) da ‘su’dan yaratılmıştır. Su, insanın da, insanın nimetlendiği çevresinin de idame edilmesini sağlayan en önemli unsur olarak karşımıza çıkmaktadır.
Geleneksel toplumların inancına göre su canlıdır, (aktığı her yere) can verir. O nedenle antropologlar toplumların kültürlerini oluşturmada suyu hep ön planda tutarlar ve bu tespitlerini “Suyla Gelen Kültür“ şeklinde tekrarlarlar. Medeniyetler tarihe göz gezdirildiğinde hep (iç) su havzalarında ya da (deniz) kıyılarında oluşmuştur. Mezopotamya, Maveraünnehir ve Akdeniz uygarlıkları bir çırpıda aklımıza gelivermektedir. Uygarlıkların inşa ve idrakinde suyun rolü uluslararası ilişkiler disiplininde giderek dikkate alınmaktadır. Jeostrateji’nin bir de hiç hafife alınmayacak bir “Jeo Kültürel“ boyutu olduğunun altı çizilmektedir. Jeo Kültür bu bağlamda güvenlik ideolojisini etkileyen soyut (belki de sübjektif) ögeler arasında anılmaktadır.
3. Talasoloji Felsefesinin Mistik Boyutları: Mitolojik Yansımalar
Thalasso felsefesi denizlere ilişkin mitolojilerin çıkış noktasıdır. Denizcilik kültürü özellikle kıyı bölgelerinde yaşayan toplumlar için yaşamlarının ana ögesidir. Mitleriyle mitolojileriyle, söylem ve ritüelleriyle onu yüceltmiş, tanrısallaştırmışlardır Örneğin, Helenik Uygarlık açısından yeryüzünün ışığı Hemera ile gökyüzünün ışığı Aether’in kızı olan Thalassa, ezeli bir Yunan tanrıçasıdır. Yunan mitolojisi denizle iç içedir. Bu bildirinin sınırlı kapsamı içinde bu konuları ayrıntılamak yerine belki de bizim açımızdan önemli olduğunu düşündüğümüz bu mitolojinin semavi dinler öncesi toplumlarda nasıl belirgin bir tarih felsefesine bel verdiğini hatırlatmak olmalıdır. Bu çerçevede MÖ. 484 ile MÖ. 425 yılları arasında Halikarnas, Bodrum’da yaşamış Heredot’tan kısaca bahsedilmelidir. Heredot gezilerinde gördüğü yerleri ve olayları kendi adıyla anılan Tarih’inde kağıda dökmüştür. Denizin mistik hüviyeti o günden itibaren yakın dönem edebiyatına değin işlenmiştir. Kadim uygarlıklar denizlere açılmalarını sağlayan gemilerini ahşap kabartmalara nakşedilmiş mitolojik unsurlarla süslemişlerdir. Bu ikonların onlara denizde güvenliklerini sağlayacak bir nazar boncuğu, koruyucu bir unsur, uğur getirecek bir ekleme olduğu düşünülmüştür. Bu sanatsal dışavurum aynı zamanda edebi eserlerde de kendini göstermektedir. Bu bağlamda Samuel Taylor Coleridge (1772-1834)’in Yaşlı Denizcinin Ezgisi adlı manzum eseri zikredilmelidir. Coleridge’in satırlarında yukarıda temas ettiğimiz dört unsuru vurgulayarak deniz ve insan ekseninde manevi/metafiziksel bir aleme daldığı görülebilecektir:
“Ve bazıları rüyada gördü
Bize musallat olan Ruh oydu;
Su ve kar diyarından beri izliyordu
Dokuz kulaç derinden geliyordu.
Aslında yeri gelmişken belirtmekte yarar vardır: İngiltere, tarihte deniz güçleri arasında önemli bir konuma sahiptir. Bu konumuna evrilişi ve bu rolün sürdürülebilirliği milli kültürünün “denizcilik“ üzerine inşa edilmesi sayesindedir. Devamla; İngiltere’nin denizcilik kültüründe mistik ögeler özellikle belirgindir. Birkaç örnekle kaydedilecek olursa, hemen hatırlatılabilir. Adeta İngiliz milli marşı gibi sevilen “Rule Britannia“ya can veren James Thomson ilhamını 1727 deniz zaferinden almıştır. Dizeleri mealen şöyledir:
“Britanya masmavi sulardan
Tanrı’nın buyruğuyla yükseldiğinde
Bu, toprağın nimetiydi ve
Koruyucu melekler şu nakaratı şakıyorlardı:
«Britanya Hükmet!
Hükmet dalgalara Britanya:
Britonlar asla köle olmayacaklardır. »“
Britanya’nın müzeleri, başta Greenwich olmak üzere deniz(cilik) odaklı eserlere ev sahipliği yapmaktadır. Ressamları arasında öne çıkan J. M. W. Turner’ın üç parçalı Trafalgar tablosu o savaşın ihtişamını sanatla yansıtmaktadır. Şair Lord Byron ise savaşın kahramanı Lord Nelson’u “Britanya’nın savaş tanrısı“ olarak yüceltmiştir. Turistler Londra’yı gezdiklerinde sadece Trafalgar Meydanı’nda değil, her köşede Britanya’nın bir deniz imparatorluğu olduğunu kanıtlayan bir mimari üslup ile karşılaşırlar. Trafalgar’daki Nelson sütunu zaten bu yansımaları taçlandırmaktadır.
Devamı için tıklayınız.