Yıkılan Bir Rejim, Pekişen Bir Strateji: İsrail’in Golan Politikası ve Suya Dayalı Hegemonyası

Makale

Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte Orta Doğu’da ortaya çıkan çok katmanlı güvenlik ikilemleri, etnik ve dini kimliklerle birlikte coğrafi kaynaklara dayalı mücadeleleri de ön plana çıkarmıştır. Bu çerçevede İsrail’in güvenlik politikalarının merkezinde yer alan Golan Tepeleri, sadece askerî açıdan değil; aynı zamanda su kaynakları ve egemenlik stratejileri bakımından da belirleyici bir konumda yer almaktadır....

Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte Orta Doğuda ortaya çıkan çok katmanlı güvenlik ikilemleri, etnik ve dini kimliklerle birlikte coğrafi kaynaklara dayalı mücadeleleri de ön plana çıkarmıştır. Bu çerçevede İsrailin güvenlik politikalarının merkezinde yer alan Golan Tepeleri, sadece askerî açıdan değil; aynı zamanda su kaynakları ve egemenlik stratejileri bakımından da belirleyici bir konumda yer almaktadır.

İsrailin fiziki genişleme politikaları incelendiğinde, su kaynaklarının kontrol altına alınmasının hem tarihsel hem de stratejik düzeyde öncelikli bir hedef haline geldiği görülmektedir. Özellikle Golan Tepeleri, Ürdün Nehrinin önemli kollarından biri olan Banyas Nehrine ev sahipliği yapması nedeniyle, İsrailin su güvenliği paradigmasında vazgeçilmez bir yer tutmaktadır. Banyas Nehri aracılığıyla Taberiye Gölü’ne akan sular, İsrailin içme ve tarımsal su ihtiyacının önemli bir kısmını karşılamaktadır. Bu durum, Golan’ın sadece askeri değil, aynı zamanda hidro-stratejik bir değer taşımasına yol açmaktadır.

Benzer şekilde, 1967de işgal edilen Batı Şeriadaki dağlık su rezervleri ve akifer sistemleri, İsrailin yerleşim politikalarıyla doğrudan ilişkilendirilmiştir. Batı Şeriadaki Batı Akiferi, İsrailin toplam tatlı su arzının yaklaşık %25ini oluşturmakta; bölgedeki su kaynakları üzerindeki denetim, İsrailin egemenlik stratejisinin önemli bir bileşeni haline gelmektedir. Bu stratejik yaklaşım, yalnızca Golan veya Batı Şeria ile sınırlı kalmamış; Gazze Şeridi çevresindeki kıyı akiferi ve İsrail-Ürdün su paylaşımı anlaşmalarına kadar uzanmıştır.

2011 yılında Suriyede başlayan iç savaş ise, Golan Tepelerinin güvenlik boyutunu daha da pekiştirmiştir. İran Devrim Muhafızları, Hizbullah ve çeşitli milis unsurların Golan sınırına yaklaşması, İsrailin tehdit algısını derinleştirmiş; bu nedenle İsrail, sınır hattında ileri gözetleme sistemleri, insansız hava araçları ve hava operasyonlarıyla desteklenen proaktif güvenlik politikalarını yoğunlaştırmıştır.

Son altı ayda ise bölgedeki güvenlik mimarisi ve İsrailin Golan politikası açısından dikkat çeken gelişmeler yaşanmıştır. Aralık 2024te İsrail hükümeti, Golan Tepelerindeki Yahudi yerleşimci sayısını iki katına çıkarmayı hedefleyen 40 milyon şekel değerinde bir teşvik planı onaylamıştır. Bu plan, İsrailin bölgedeki fiilî egemenlik iddiasını demografik olarak da pekiştirme çabasının bir yansıması olarak değerlendirilmiştir. Aynı dönemde Suriyede rejimin zayıflamasıyla birlikte Golana yakın bölgelerde artan güvenlik boşluğu, İsrailin hava saldırılarını ve keşif faaliyetlerini yoğunlaştırmasına yol açmıştır. 2025 yılı Mart ve Nisan aylarında Şam ve Hamada gerçekleşen hava saldırıları, İsrailin İran destekli unsurlara karşı yürüttüğü sınır ötesi caydırıcılık stratejisinin bir devamı niteliğindedir. Bu operasyonların çoğu, İsrailin Golan Tepelerinde geliştirdiği yeni radar sistemleri ve insansız hava aracı ağları ile desteklenmiştir.

Bu çalışmada, Golan Tepeleri özelinde İsrailin güvenlik doktrini, su kaynakları üzerindeki kontrol stratejisi ve uluslararası hukuk çerçevesinde bölgenin statüsüne ilişkin tartışmalar ele alınmaktadır. Aynı zamanda, İsrailin fizikî genişleme süreçlerinde su kaynaklarının oynadığı yapısal rol ve bu durumun bölgesel jeopolitik dengelere etkisi tarihsel ve güncel gelişmeler ışığında irdelenecektir.

Tarihsel Arka Plan
Golan Tepeleri'nin tarihsel süreci, İsrail-Suriye ilişkileri açısından oldukça belirleyici olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu'nun dağılmasının ardından, 1923 yılında İngiltere ile Fransa arasında imzalanan sınır anlaşması neticesinde Golan Tepeleri Fransız Mandası altındaki Suriye topraklarında bırakılmıştır. 1948 Arap-İsrail Savaşı’ndan sonra Suriye, bu bölgeyi İsraile karşı topçu atışları ve sızmalar için kullanmıştır. 1950li ve 1960lı yıllarda bu bölge, İsrail ile Suriye arasında sürekli sınır çatışmalarına sahne olmuştur.

1967 yılında gerçekleşen Altı Gün Savaşı'nda İsrail, Mısır, Ürdün ve Suriye'ye karşı büyük bir askerî zafer kazanmış; bu savaş sonucunda Golan Tepeleri'nin büyük kısmını işgal etmiştir. Bu işgal, 1973 Yom Kippur Savaşı sırasında Suriye tarafından kısmen geri alınmaya çalışılmışsa da, savaşın sonunda İsrail bu bölgedeki kontrolünü pekiştirmiştir.

1981 yılında İsrail, Golan Tepeleri üzerinde tek taraflı bir yasa ile egemenliğini ilan etmiştir. Ancak bu ilhak, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin 497 sayılı kararı ile geçersiz kabul edilmiştir. Bu kararda, İsrailin aldığı kararın uluslararası hukukun bir ihlali olduğu“ vurgulanmıştır. Buna rağmen, 2019 yılında ABD, İsrailin Golan Tepeleri üzerindeki egemenliğini tanıyan ilk ülke olmuş; bu gelişme uluslararası diplomasi açısından büyük tartışmalara yol açmıştır.

2011 Öncesi ve Sonrası İsrail-Suriye Sınırı Karşılaştırması
2011 yılında Suriye'de başlayan iç savaş, İsrail-Suriye sınır hattında da ciddi dönüşümlere neden olmuştur. 2011 öncesi dönemde sınır, 1974 Ateşkes Anlaşması ile belirlenen ve Birleşmiş Milletler Gözlem Gücü (UNDOF) tarafından denetlenen bir hattı takip etmekteydi. Bu bölge, askersizleştirilmiş tampon bölgeler ve sınır gözetleme noktaları ile görece istikrarlı bir yapıdaydı. Ancak iç savaşın başlamasıyla birlikte Esad rejiminin bu bölgelerdeki kontrolü zayıflamış, yer yer muhalif gruplar, daha sonra ise İran destekli milis güçleri sınır hattına yaklaşmıştır. İsrail, bu gelişmeleri güvenlik tehdidi olarak algılamış ve sınıra yakın bölgelerde askeri önlemlerini artırmıştır. Ayrıca Suriye topraklarında İran ve Hizbullah unsurlarına yönelik hava saldırıları yoğunlaşmıştır. İsrail, zaman zaman bu sınırın ötesine geçerek askeri operasyonlar düzenlemiş, bazı stratejik noktaları kısa süreli kontrol altına almıştır.

Bu dönemde İsrail, sınır hattında yeni bariyerler inşa etmiş ve gelişmiş radar sistemleriyle gözetleme kapasitesini artırmıştır. 2011 sonrası dönemde sınır hattı, hukuki olarak değişmemekle birlikte, fiilî olarak daha militarize ve hassas bir yapıya dönüşmüştür. Bu durum, bölgedeki istikrarsızlığın uzun vadede sınır rejimlerini de dönüştürebileceğine işaret etmektedir.

Zaman Çizelgesi: İsrailin Suriye İç Savaşı Sırasındaki Askerî Müdahaleleri ve Sınır Politikası (2011–2025)
· 2011: Suriye iç savaşının başlamasıyla birlikte İsrail, Golan Tepeleri çevresinde sınır güvenliğini artırmış ve Esad rejiminin zayıflamasını potansiyel bir tehdit olarak değerlendirmiştir.
· 2013: İsrail, Şam yakınlarındaki İran destekli silah konvoylarına yönelik ilk doğrudan hava saldırılarını gerçekleştirmiştir.
· 2015: İsrailin istihbarat kaynakları, Golan’ın güneyinde İran destekli Dürzi milislerin konuşlandığını rapor etmiş, bu durum bölgede gerilimi artırmıştır.
· 2017: İsrail, Suriyenin güneybatısındaki İran üslerine yönelik hava operasyonlarını genişletmiş; bu operasyonlar “çatışmasızlık bölgeleri“ne rağmen devam etmiştir.
· 2018: Kuneytra ve Dera bölgelerinde Esad rejimi yeniden kontrol sağlamış, ancak İran destekli unsurların kalıcılığı İsrail tarafından stratejik tehdit olarak değerlendirilmiştir.
· 2019: ABDnin Golan Tepeleri üzerindeki İsrail egemenliğini tanıması sonrasında İsrail bölgede altyapı ve askerî yığınak faaliyetlerini artırmıştır.
· 2021: İsrail, Şam Uluslararası Havalimanı çevresinde İran silah depolarını hedef alarak operasyonlarına devam etmiştir.
· 2023: İsrail, sınır boyunca insansız hava aracı (İHA) faaliyetlerini yoğunlaştırarak Suriyenin güneyindeki gelişmeleri anlık olarak izlemeye başlamıştır.
· 2024: Esad rejiminin kuzeydeki çözülme süreciyle eş zamanlı olarak İsrail, Golan sınır hattında yeni gözlem noktaları kurmuş ve sınır ötesi bazı stratejik noktalara geçici askerî sevkiyat gerçekleştirmiştir.
· 2025: İsrail, Golan Tepelerine bakan Suriye tarafındaki bazı bölgeleri güvenlik bölgesi olarak ilan etmeyi planlamakta; bu durum, bölgesel yeni diplomatik ve askerî gerilimlerin habercisi olarak değerlendirilmektedir.

Stratejik Önem
Golan Tepelerinin İsrail açısından stratejik önemi, coğrafi, askeri, hidrolojik ve politik parametrelerin bileşimiyle şekillenmektedir. Bölgenin deniz seviyesinden yaklaşık 1000 metre yüksekte konumlanması, İsrailin kuzeyindeki Taberiye, Safed ve Celile bölgeleri üzerinde hâkim bir görüş açısı sağlamaktadır. Bu yükseklik, hem konvansiyonel askerî savunma açısından hem de erken uyarı sistemleri ve radar yerleşimleri için olağanüstü avantajlar sunmaktadır.

Tepelerin Şama olan yakınlığı (%60 kilometre) ise, İsrailin stratejik tehdit algısının merkezinde yer almasına neden olmaktadır. Bu bağlamda Golan Tepeleri, yalnızca bir sınır güvenliği meselesi değil, aynı zamanda İsrailin başlıca caydırıcılık mekanizmalarından biri olarak işlev görmektedir. Bölgenin kontrolü, düşman unsurların İsrailin iç kesimlerine kısa menzilli füzelerle ulaşabilmesini sınırlamakta ve İsraile karşı olası bir saldırıyı erken safhada bertaraf etme kapasitesi kazandırmaktadır.

Golan aynı zamanda, İsrailin su kaynakları güvenliği açısından da kritik öneme sahiptir. Bölge, Taberiye Gölü’ne ulaşan başlıca su kaynaklarından biri olan Banyas Nehrinin doğduğu alandır. Taberiye Gölü, İsrailin içme suyu ihtiyacının büyük kısmını karşılayan en önemli tatlı su rezervlerinden biridir. Bu nedenle Golan’ın kontrolü, sadece bir jeopolitik üstünlük değil, aynı zamanda hidro-stratejik bir zorunluluk olarak değerlendirilmektedir.

Bölgenin jeopolitik önemi, yalnızca askeri ve su kaynaklarıyla sınırlı değildir. Suriye iç savaşı sonrasında İran destekli grupların bölgeye konuşlanması, Golan Tepelerini İsrail için bir ileri güvenlik hattı“ haline getirmiştir. Bu durum, bölgedeki istikrarı doğrudan İsrailin güvenliğiyle ilişkilendirmekte ve Golan’ın statüsünü stratejik olarak daha da pekiştirmektedir.

Son olarak, Golan Tepeleri üzerinde yer alan İsrail yerleşimlerinin sayısının artması ve tarımsal faaliyetlerin teşvik edilmesi, İsrail'in burayı uzun vadeli egemenlik alanı olarak gördüğünü göstermektedir. Tarım, turizm ve enerji yatırımları, Golan’ın sadece askeri değil, ekonomik bir hinterland olarak da değerlendirilmekte olduğunu ortaya koymaktadır.

Tüm bu faktörler göz önüne alındığında, Golan Tepeleri, İsrailin bölgesel güvenlik paradigmasının vazgeçilmez bir unsuru olarak öne çıkmakta ve hem kısa vadeli askeri gereksinimler hem de uzun vadeli stratejik planlamalar için kilit bir rol oynamaktadır.

Su Kaynakları Üzerindeki Rekabet ve Çatışma
Golan Tepeleri, yalnızca askeri üstünlük sağlayan bir bölge değil; aynı zamanda İsrailin su güvenliği politikalarının da merkezinde yer alan kritik bir coğrafyadır. Ürdün Nehrini besleyen üç ana koldan biri olan Banyas Nehrinin kaynağı bu bölgede yer almaktadır. Banyas’ın suları, doğrudan Taberiye Gölü’ne ulaşmakta ve İsrailin tatlı su ihtiyacının yaklaşık %30unu karşılamaktadır. Bu nedenle Golan Tepeleri, hidro-stratejik bir bölge olarak yalnızca İsrail için değil, Suriye ve Ürdün gibi komşu ülkeler için de önem arz etmektedir.

1960lı yıllarda Suriyenin Banyas Nehrini yön değiştirme girişimi, İsrail tarafından savaş sebebi“ olarak görülmüş ve bu gelişmeler 1967 Altı Gün Savaşı’na giden süreci tetikleyen nedenlerden biri olmuştur. Savaş sonrası İsrailin Golan’ı işgal etmesiyle birlikte, bu su kaynakları fiilen İsrailin kontrolüne geçmiş; bu durum, suyun jeopolitik bir araç olarak nasıl kullanıldığını gözler önüne sermiştir. Bu bağlamda su, yalnızca doğal bir kaynak değil, aynı zamanda askerî ve diplomatik araç olarak da işlev kazanmıştır.

Benzer şekilde, Batı Şeriadaki Batı Akiferi gibi yer altı su rezervleri de İsrailin fiziki genişleme ve yerleşim politikalarıyla doğrudan ilişkilidir. Batı Akiferi, İsrailin toplam tatlı su arzının yaklaşık dörtte birini karşılamaktadır. İsrail, Batı Şeriadaki kuyu açma ve sondaj faaliyetlerini sıkı denetim altında tutmakta; bu durum Filistinliler açısından suya erişim krizi yaratmaktadır.

Esad rejiminin devrilmesiyle birlikte Suriyenin güneyinde oluşan otorite boşluğu, İsrailin su kaynakları üzerindeki stratejik kontrolünü pekiştirmesine imkân tanımıştır. Golan sınırına yakın bölgelerde yeniden yapılanma çabaları yürüten İran destekli gruplar, İsrail açısından hem güvenlik hem de su altyapısına tehdit olarak algılanmıştır. Bu tehditlere karşılık olarak İsrail, aşağıdaki yeni konumlanma stratejilerini devreye sokmuştur:

· İleri Karakol ve Gözlem Noktaları: Kuneytra ve Deraya bakan yüksekliklerde mobil ve sabit gözetleme üsleri kurulmuştur. Radar sistemleri ve termal kameralar ile su yolları ve milis hareketliliği anlık olarak izlenmektedir.
· İnsansız Hava Araçları (İHA) ile Sürekli Gözetim: Sky Rider ve Hermes 450 tipi İHAlar ile su kaynakları ve sınıra yakın bölgelerde kesintisiz keşif ve istihbarat sağlanmaktadır.
· Elektronik Güvenlik Duvarları: Geliştirilmiş sensörlü bariyer sistemleri ve yer altı akifer hatlarına entegre güvenlik çözümleri hayata geçirilmiştir.
· Sinyal İstihbarat İstasyonları: Golan’ın kuzeyinde su havzalarına yakın bölgelerde, İran ve Hizbullaha ait haberleşme trafiğini takip eden ileri sinyal dinleme merkezleri oluşturulmuştur.
· Lojistik Üsler: Hava operasyonlarına yönelik geçici pistler ve cephane alanları kurulmuş; bu üsler özellikle su altyapılarına yönelik tehditlerde hızlı müdahale kapasitesi yaratmaktadır.
· Sivil Yerleşim ve Tarımsal Yatırımlar: İsrail, su kaynaklarının yakınında tarımsal üretimi teşvik ederek fiilî egemenliği güçlendirmiş ve bu alanlara yönelik sivil yatırımlarla bölgesel entegrasyonu derinleştirmiştir.

Tüm bu gelişmeler, İsrailin yalnızca güvenlik değil, suya dayalı sürdürülebilir egemenlik stratejisi doğrultusunda hareket ettiğini göstermektedir. Golan Tepeleri özelinde yürütülen bu entegre güvenlik ve su politikaları, gelecekte Orta Doğuda yaşanabilecek su temelli çatışmalara da ışık tutmakta; suyun bir yaşam kaynağı“ olmanın ötesine geçerek stratejik bir hegemonya aracı olarak kullanıldığını ortaya koymaktadır.

Güvenlik Doktrini ve Askerî Yaklaşım
İsrailin Golan Tepelerine yönelik güvenlik politikası, temelde "önleyici savunma" (preemptive defense) ve "derin caydırıcılık" (deep deterrence) doktrinlerine dayanmaktadır. Bu strateji, İsrailin klasik savunma anlayışının bir parçası olarak, düşman unsurların sınır hattına yaklaşmasını engellemeyi ve ortaya çıkabilecek tehditleri kaynaklarında bertaraf etmeyi amaçlamaktadır.

Özellikle 2011 sonrası dönemde Suriye iç savaşının yarattığı güvenlik boşluğu, İsrailin bu doktrinleri daha da yoğun bir şekilde uygulamasına neden olmuştur. İran Devrim Muhafızları, Hizbullah ve diğer İran destekli milis grupların Suriye'nin güneyine, yani Golan sınırına yakın bölgelere konuşlanması, İsrail tarafından varoluşsal bir tehdit olarak değerlendirilmiştir. Bu nedenle İsrail, hava kuvvetleri ve istihbarat servislerini kullanarak bu unsurlara yönelik sürekli ve hedef odaklı saldırılar gerçekleştirmiştir.

İsrail Hava Kuvvetleri (IAF), 2013 yılından itibaren Suriye içerisinde yer alan İran üslerine, silah depolarına ve konvoylara karşı düzenli hava operasyonları gerçekleştirmiştir. Bu operasyonlar genellikle istihbarat destekli olarak yürütülmüş ve çoğu zaman Suriye hava savunma sistemlerini bertaraf eden teknolojik üstünlükle gerçekleştirilmiştir. Bu bağlamda, İsrailin F-35 savaş uçakları ve insansız hava araçları (İHA) sistemleri önemli bir rol oynamıştır.

Ayrıca, İsrailin sınır güvenliği konsepti sadece doğrudan askeri müdahalelerle sınırlı kalmamış; sınır hattında fiziki bariyerlerin güçlendirilmesi, yeni radar ve gözetleme sistemlerinin yerleştirilmesi ve insansız teknolojilerin yoğun kullanımıyla sınır hattında sürekli gözetim sağlanmıştır. Bu uygulamalar, özellikle Kuneytra ve Dera bölgelerinde faaliyet gösteren grupların İsrail topraklarına sızmasını önlemeye yönelik bir caydırıcılık mekanizması olarak işlev görmektedir.

İsrailin doktrinel yaklaşımı aynı zamanda "kırmızı çizgiler" stratejisine dayanmaktadır. Bu strateji kapsamında İran’ın Suriye topraklarında kalıcı askeri üsler kurması, hassas güdümlü füze sistemleri sevk etmesi ya da Hizbullaha stratejik silah aktarımı yapılması, İsrailin otomatik olarak karşılık vereceğini ilan ettiği eylemler arasındadır. Bu nedenle İsrail, birçok durumda Suriye topraklarında askeri varlık oluşturmaksızın ancak hava üstünlüğünü kullanarak proaktif güvenlik politikaları uygulamıştır. İsrailin Golan Tepeleri çevresindeki güvenlik yaklaşımı, konvansiyonel savunma kavramlarının ötesine geçen çok boyutlu ve teknolojik altyapıya dayalı bir strateji örneği teşkil etmektedir. Bu strateji, sadece sınır güvenliğini değil; aynı zamanda İsrailin bölgesel caydırıcılık kapasitesini de arttırmayı hedeflemektedir.

Uluslararası Hukuk ve Meşruiyet Tartışmaları
Golan Tepeleri üzerindeki İsrail varlığı, uluslararası hukuk bağlamında sürekli olarak meşruiyet tartışmalarının odağında yer almaktadır. İsrail'in 1967 yılında bölgeyi işgal etmesi ve 1981 yılında Golan Tepeleri'ni ilhak eden yasayı kabul etmesi, uluslararası toplum tarafından geniş çapta reddedilmiştir. Bu doğrultuda, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi 1981 yılında aldığı 497 sayılı karar ile İsrailin Golan Tepeleri üzerindeki egemenliğini tanımadığını açıkça ilan etmiş ve bu ilhakı “geçersiz ve hukuki etkiden yoksun“ olarak nitelendirmiştir.

Bu durum, uluslararası hukukun temel ilkeleri olan toprak bütünlüğü ve sınırların zorla değiştirilmemesi ilkeleri ile doğrudan bağlantılıdır. 1945 tarihli Birleşmiş Milletler Şartı’nın 2. maddesi gereğince, bir devletin başka bir devletin topraklarını güç kullanarak ilhak etmesi yasaklanmıştır. İsrailin Golan Tepeleri üzerindeki fiilî egemenlik uygulamaları (yerleşimlerin inşası, altyapı yatırımları, yerel yönetimlerin entegre edilmesi vb.), uluslararası hukukun bu normları ile çelişmektedir.

Ayrıca, Dördüncü Cenevre Sözleşmesi'nin 49. maddesi, işgal altındaki topraklara işgalci devletin nüfus aktarmasını yasaklamaktadır. İsrailin Golanda inşa ettiği yerleşimler ve bu bölgedeki İsrail vatandaşlarına sağlanan teşvik politikaları, bu hüküm çerçevesinde uluslararası hukukun ihlali olarak değerlendirilmektedir. Avrupa Birliği, Rusya Federasyonu, Çin ve Arap Ligi dâhil olmak üzere birçok aktör, İsrailin bu bölgede yürüttüğü faaliyetleri işgalin kalıcılaştırılması“ olarak tanımlamaktadır.
Ancak bu uluslararası konsensüse rağmen, 2019 yılında ABDnin İsrailin Golan Tepeleri üzerindeki egemenliğini tanıması, diplomatik düzeyde önemli bir kırılmaya neden olmuştur. Bu tanıma, herhangi bir uluslararası hukuk dayanağı olmaksızın yalnızca siyasi nitelik taşımakta ve diğer büyük güçler tarafından desteklenmemektedir. Örneğin Avrupa Birliği, ABDnin bu kararının uluslararası hukuk açısından bağlayıcı olmadığı“ yönünde resmi açıklamalar yapmıştır.

Uluslararası Adalet Divanı (ICJ) nezdinde Golan Tepeleri ile ilgili özel bir dava yürütülmemiş olsa da, benzer örneklerde Divan’ın işgalin sürekliliğini ve ilhakın hukuka aykırılığını esas aldığı kararlar mevcuttur. Bu bağlamda, İsrailin Golandaki varlığı da uluslararası hukuk literatüründe yaygın olarak de jure illegal, de facto control“ (hukuken yasa dışı, fiilen kontrol altında) şeklinde tanımlanmaktadır.

Bu tartışmalar, İsrailin uluslararası hukuk normlarını tanıma konusundaki yaklaşımını ve küresel aktörlerin bölgedeki statüko ile ilgili tutumlarını analiz etmek açısından önemli bir zemin oluşturmaktadır. Özellikle Golan Tepeleri'nin gelecekteki statüsüne ilişkin herhangi bir çözüm sürecinin, bu hukuki ve diplomatik çelişkiler dikkate alınmaksızın şekillenmesi mümkün görünmemektedir.

Sonuç ve Değerlendirme
Golan Tepeleri, İsrailin tarihsel savunma doktrininin ötesinde, artık çok boyutlu bir jeopolitik egemenlik alanına dönüşmüştür. Esad rejiminin yıkılmasıyla oluşan siyasal boşluk, İsrailin hem askerî hem de altyapı odaklı stratejik konumlanmalarını hızlandırmasına neden olmuş; bu süreçte bölge, yalnızca bir güvenlik hattı değil, hegemonik bir denetim uzamı haline gelmiştir.
İsrailin su kaynakları üzerindeki kontrolü, bu hegemonik inşanın çevresel ve ekonomik boyutunu oluştururken, Golandaki yerleşim genişlemeleri ve ileri gözetleme teknolojileriyle bütünleşen güvenlik politikaları, fiziksel egemenliği kalıcılaştırmayı amaçlayan bir stratejik derinlik modeli ortaya koymaktadır. Bu modelde, su kaynaklarının yönettiği yaşam döngüsü, hem iç tüketim hem de diplomatik pazarlık gücü olarak işlevsel kılınmıştır.

Uluslararası toplumun Golan üzerindeki hukuki duruşu değişmese de, sahadaki fiilî durum, İsrailin suya dayalı bölgesel kontrol stratejisini daha da meşrulaştırdığı izlenimini vermektedir. Dolayısıyla İsrail, yıkılan bir rejimin yarattığı kaosu, hem askerî güvenliğini güçlendirme hem de su kaynakları üzerinden sürdürülebilir bir jeopolitik varlık oluşturma fırsatı olarak değerlendirmiştir. Bu bağlamda Golan Tepeleri, sadece sınır hattının değil, Orta Doğuda kaynak temelli yeni bir güvenlik mimarisinin habercisi konumundadır.
Bu içerik Marka Belgesi altında telif hakları ile korunmaktadır. Kaynak gösterilmesi, bağlantı verilmesi ve (varsa) müellifinin/yazarının adı ile unvanının aynı şekilde belirtilmesi şartı ile kısmen alıntı yapılabilir. Bu şartlar yerine getirildiğinde ayrıca izin almaya gerek yoktur. Ancak içeriğin tamamı kullanılacaksa TASAM’dan kesinlikle yazılı izin alınması gerekmektedir.

Alanlar

Kıtalar ( 5 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 2854 ) Etkinlik ( 228 )
Alanlar
TASAM Afrika 80 666
TASAM Asya 100 1153
TASAM Avrupa 23 662
TASAM Latin Amerika ve Karayip... 16 67
TASAM Kuzey Amerika 9 306
Bölgeler ( 4 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1415 ) Etkinlik ( 56 )
Alanlar
TASAM Balkanlar 24 297
TASAM Orta Doğu 25 630
TASAM Karadeniz Kafkas 3 297
TASAM Akdeniz 4 191
Kimlikler ( 2 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1308 ) Etkinlik ( 78 )
Alanlar
TASAM İslam Dünyası 58 786
TASAM Türk Dünyası 20 522
TASAM Türkiye ( 1 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 2071 ) Etkinlik ( 84 )
Alanlar
TASAM Türkiye 84 2071

Ortadoğu’da bu girişime karşı durabilecek tek ülke, Türkiye Cumhuriyeti’dir. Türkiye bir Ortadoğu devleti haline getirilmeden, bölgede emperyalizmin beklentisine uygun bir düzen kurulamaz. Irak, Suriye ve Lübnan’da yaşananlar, ABD-İsrail’in İran planları, Türkiye’nin yalnızlaştırılarak Batı emperyal...;

Merhaba ve 2026 Japonya Notu'nun ilk bölümüne hoş geldiniz. Japonya Notu, elbette, IISS Japonya Kürsüsü Programı podcast'idir. Ben Robert Ward, Japonya Kürsüsü Başkanı ve IISS'de Jeoekonomi ve Strateji Direktörüyüm. Bu seride, Japonya'nın günümüzün bölgesel ve küresel jeopolitik ortamında neden önem...;

Haritalar, yerlerin birbirine göre nerede bulunduğunun basit bir temsilinden çok daha fazlasıdır. Tim Marshall'ın çok yerinde bir şekilde ifade ettiği gibi, "Üzerinde yaşadığımız toprak her zaman bizi şekillendirmiştir. Dünyanın neredeyse her yerinde yaşayan halkların savaşlarını, gücünü, politikası...;

ZORLU STRATEJİK ORTAMDA SİVİL OGSP'Yİ GELECEĞE HAZIRLAMAK: TARTIŞMAYA AÇIK YEDİ SORU Özet Mükerrer çabalara rağmen, Avrupa Birliği'nin (AB) Sivil Ortak Güvenlik ve Savunma Politikası'nın (sivil OGSP) stratejik etkisini artırmak için çok ihtiyaç duyulan iyileştirmeler gerçekleşememiştir. Aynı zam...;

Suriye iç savaşı, 2011 yılında başlayan, bölge dışı bölgesel ve küresel güçlerin de farklı yöntemlerle müdahaleleriyle şekillenen karmaşık bir çatışma süreci olup, yalnızca Suriye’nin iç dinamiklerini değil, özellikle çevre ülkelerin politikalarını, demografilerini, sosyolojilerini ve ekonomilerini ...;

Elli altıncı Dünya Ekonomik Forumu 19-23 Ocak arasında “Bir Diyalog Ruhu"(A Spirit of Dialogue) temasıyla, yine İsviçre’nin 1560 rakımlı karlı tepesi Davos’ta toplandı. Ama uzlaşma ve barış ruhu geçen yıla göre bir hayli irtifa kaybetmişti. Buna rağmen katılımcılar yumuşak üslupla konuşup, kararlı ...;

Önceki “Yeni Büyük Oyun” başlıklı makalemizde Üçüncü Dünya Savaşı öncesi Yeni Ortadoğu’dan Kafkasya, Türkistan ve nihayet Çin’e uzanan Avrasya sahnesinde bekleyen savaşları anlatmıştık. Suriye ve Lübnan’dan sonra sırada Irak, İran, Türkiye, Azerbaycan ve Rusya’da rejim değişiklikleri olacağını, so...;

Dünya tarihinin çok önemli geçiş dönemlerinden birindeyiz. Bu geçiş dönemi büyük bir dünya savaşının ardından muhtemelen 2045’lerde tamamlanacak ve nihayetinde yeni bir dünya düzeni ile birlikte, yeni bir insan modeli ve toplumsal hayata başlayacağız. Bu tür geçiş dönemlerinin katalizörü ülkeleri...;

9. Türkiye - Körfez Savunma ve Güvenlik Forumu

  • 27 Kas 2025 - 28 Kas 2025
  • Wish More Hotel Istanbul -
  • İstanbul -

7. Denizcilik ve Deniz Güvenliği Forumu

  • 27 Kas 2025 - 28 Kas 2025
  • Wish More Hotel Istanbul -
  • İstanbul -

4. İstanbul Siber-Güvenlik Forumu

  • 27 Kas 2025 - 28 Kas 2025
  • Wish More Hotel Istanbul -
  • İstanbul -

8. Türkiye - Afrika Savunma Güvenlik ve Uzay Forumu

  • 27 Kas 2025 - 28 Kas 2025
  • Wish More Hotel Istanbul -
  • İstanbul -

2. Yeniden Asya Güvenlik Forumu

  • 27 Kas 2025 - 28 Kas 2025
  • Wish More Hotel Istanbul -
  • İstanbul -

Millî Savunma ve Güvenlik Akademisi Sertifika Programı | 2024 Dönem 1

Millî Savunma ve Güvenlik Akademisi Sertifika Programları ile katılımcılara stratejik yönetim ve liderlik alanlarındaki yeniliklerin aktarılması, Türkiye ve dünyadaki gelişmeler ışığında ulusal ve uluslararası güvenlik stratejileri konularında çok yönlü analiz, sentez ve değerlendirmeler yapabilmelerine, çözüm önerileri, farkındalık ve gelecek öngörüleri geliştirmelerine destek sağlanması amaçlanıyor.

  • 20 Oca 2024 - 10 Şub 2024
  • İstanbul - Türkiye

11. İstanbul Güvenlik Konferansı (2025)

  • 27 Kas 2025 - 28 Kas 2025
  • Wish More Hotel Istanbul -
  • İstanbul -

1. Yeniden Asya Güvenlik Forumu

  • 21 Kas 2024 - 22 Kas 2024
  • İstanbul - Türkiye

Geçmişte büyük imparatorluklar kuran Çin ve Hindistan, 20. asırda boyunduruktan kurtularak bağımsızlıklarına kavuşmuş ve ulus inşa sorunlarını aştıkça geçmişteki altın çağ imgelerinin cazibesine kapılmıştır.

Türkiye ile Avrupa Birliği (AB) ilişkilerinin bugünü ve geleceğinin ele alındığı Avrupa Birliği Sempozyumu, Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi (TASAM) ile Türk Avrupa Bilimsel ve Eğitimsel Araştırmalar Vakfı (TAVAK) işbirliğinde 02 Şubat 2018’de İstanbul Taksim Hill Otel’de gerçekleştirildi.

Orta Doğu coğrafyası, 2010 yılının aralık ayından bu yana Tunus ile başlayan, günümüzde de tüm şiddetiyle Suriye’de devam eden devrim süreçlerinin etkisiyle hızlı bir değişim ve dönüşüm iklimine girmiştir.

Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi (TASAM) bünyesinde yaptığımız bilimsel çalışmalar ile Dünya ve Türkiye’deki gelişmeleri kavrama ve analiz etmeye yönelik çabalarımızın ortaya koyduğu açık bir gerçek var: Aktörleri, kuralları, vizyonu eskisinden çok farklı olan yeni bir uluslararası sistem il...

Türk insanının, Osmanlı zamanında olsun, Cumhuriyet döneminde olsun, stratejik düşünceler üretebildiği ve bunları karar organları üzerinden uygulamaya geçirebildiği tarihi bir gerçektir.Bu özellik tarihte her ülke ve her toplum için geçerli olmamıştır.

21. yüzyılın kuşkusuz en önemli paradigma değişimlerinden birini küreselleşme süreci oluşturuyor. Bu süreçle beraber siyasal, sosyal, ekonomik pek çok alanda köklü değişimler yaşandı, yeni yol ve yöntemler keşfedildi, eski yöntemler yeniden inşa edildi; sonuçta yepyeni bir anlayışla karşı karşıya ka...