Bu çatışmanın sona ermesiyle birlikte Almanya büyük kazanan oldu. Ülke ulusal birliğini yeniden kazandı ve tüm ilgili güçlerin şiddetten vazgeçtiği bir pan-Avrupa barış düzeninin içinde kendini buldu. Liberal fikirler zafer kazandı ve “tarihin sonu“ yanılsaması içinde savaş artık yasaklandı. Süper güçler arasındaki silahlanma yarışının yerini bir barış temettüsü alacaktı. Ancak bu yanılsama, Kremlin’in bakış açısını görmezden geldi; Kremlin, Rusya’nın tamamen mağlup edildiğini ve aşağılandığını düşünüyordu.
Putin’in saldırdığı sabah bu fantezi paramparça oldu. Batı, işgale hazırlıksız yakalandı. Birçoğu bunun gerçekleştiğine inanmak istemedi, özellikle eski Batı Avrupa’daki Avrupalılar ve en azından da Almanlar. Almanya, 20. yüzyılın ilk yarısında küresel hakimiyet elde etme girişimiyle iki kez dünya savaşları başlatmıştı. Her iki girişim de tamamen başarısızlıkla sonuçlandı. Adolf Hitler liderliğinde yapılan ikinci girişim, her türlü ahlaki iddiayı görmezden geldi, modern çağda eşi benzeri görülmemiş bir insanlık suçu olan soykırımda 6 milyon Avrupalı Yahudi’nin ölümüne neden oldu ve neredeyse tüm Avrupa kıtasını yerle bir etti.
Doğu ve Batı Almanyalıların askeri yenilgilere verdiği tepki, pasifist bir dönüş ve güç politikalarına, orduya ve savaşa karşı kararlı bir “Bir daha asla!“ sözü oldu. Her iki Soğuk Savaş bloku da yeniden silahlanmış olsa da, Almanların pasifist zihniyeti varlığını sürdürdü. Ancak Putin’in Ukrayna’ya ve dolayısıyla özgür bir Avrupa’ya yönelik saldırganlığı, köklü bir yeniden yönelimi zorunlu kıldı. Bu çağ değişimi “Zeitenwende“ olarak adlandırıldı.
Pasifizmin yerini, Avrupa’nın kendi özgürlüğünü savunabilecek şekilde yeniden silahlanması aldı. Avrupa savunma birliği ve NATO, artık Avrupa Birliği ve ortak pazardan daha öncelikli hale geldi. Almanya için bu, Rusya ve pasifizm hakkındaki köklü yanılsamaların yıkılması sonucunda güç politikalarına geri dönüş anlamına geliyordu.
Ortaya çıkan basit soru şuydu: Rusya’ya yönelik müdahaleci olmayan bir yaklaşım, Putin’i tatmin eder ve onun fetih politikasını sona erdirir mi? Ve yanıt, derin bir “hayır“ oldu. O, bu politikayı sürdürmeye devam edecek ve daha batıya doğru ilerleyecekti. O noktada, mesele askeri güç dengesiyle ilgili hale gelecekti ve belki de çok uzak olmayan bir gelecekte NATO topraklarının doğrudan dahil olduğu bir durum ortaya çıkacaktı. Peki o zaman ne olacaktı?
Bütün bunlar, Donald Trump liderliğindeki Amerika Birleşik Devletleri’nden özgür bir Avrupa için bir güvenlik garantisinin belirsiz olduğu bir zamanda yaşanıyor. Bu nedenle Avrupa, kendini savunabilecek hale gelmelidir. Rusya tehdidi uzun vadeli bir tehdittir ve etkili bir Avrupa savunmasının yalnızca Almanya’nın katılımıyla – Avrupa Birliği’nin en kalabalık ve ekonomik açıdan en güçlü üye devleti olarak – mümkün olacağı kesindir. Aynı şekilde, etkili bir savunma ve caydırıcılığın yalnızca NATO’ya entegre bir Avrupa ittifakı içinde başarılı olabileceği de kesindir. Avrupa’nın bu çabada başarılı olup olamayacağı, biz Almanların kaderini belirleyecektir. Bu da bir başka kesinliktir.
Almanya’nın benzersiz tarihi, Avrupa güvenliğindeki bu dramatik gelişmenin politika ve zihniyette köklü bir değişimi gerektireceği anlamına gelmektedir. Ülkenin her şeyden önce, kendi stratejik çıkarlarıyla uyumlu politikalar izlemesi gerekmektedir; ancak bu konuda pek az, hatta hiç deneyimi yoktur. Ayrıca, Avrupa Birliği’nin güvenliğini sağlamak için yalnızca ekonomik ve teknolojik bir güç olmanın ötesine geçerek askeri bir güç haline gelmesini sağlayacak politikalar geliştirmesi gerekmektedir.
Bunların hiçbiri, Avrupa Birliği’nin öncelikleri ve finansmanında köklü bir yeniden düzenleme olmadan gerçekleştirilemez. Ortak tarım piyasası hâlâ önemlidir, ancak buna tahsis edilen fonlar ortak güvenlik için ayrılan fonların önüne geçmemelidir. Soyut faktörler de önemlidir. Almanya, çoğu komşusunun aksine ve Avrupa’nın merkezinde büyük bir ülke olmasına rağmen, bu köklü yeniden yönelimin sağlam bir şekilde dayandırılabileceği kesintisiz bir geleneğe sahip değildir. Ülke, 1945 ve 1990 yıllarında iki büyük kültürel kopuş yaşamıştır. Bu tarihsel sürekliliğin eksikliği, Federal Cumhuriyet’in kuruluşundan önceki felaket dönemine geri dönüş riskini mi taşımaktadır? Biz Almanlar, hangi geleneklerden yararlanabilir ve yararlanmalıdır? Bu risk, özellikle Avrupa genelinde yeniden yükselen milliyetçi güçler göz önünde bulundurulduğunda, ciddiye alınmalıdır. Yine de, Almanya’nın başarılı demokrasisi, askeri alan da dahil olmak üzere sağlam bir değer temeli sunmaktadır. Bununla birlikte, en önemli mesele, gelecekte nasıl bir Avrupa’nın var olacağıdır. Umarım, liberal değerlere ve hukukun üstünlüğüne sıkı sıkıya dayanan bir güç olur.
GMF ve Alfred Landecker Vakfı tarafından yayınlanan “Almanya'nın Değişen Küresel Düzendeki Rolü“ başlıklı rapordan çevirilmiştir.
Çeviri: Hanife Şeyma SAY