Batı Şeria’da Su Politikaları ve Bölgesel Güvenlik: İsrail-Filistin Çatışmasının Kaynak Yönetimi Üzerindeki Etkileri

Makale

Ortadoğu’da savaşların sebebi çoğu zaman toprak gibi görünse de, gerçekte en büyük mücadelelerden biri su kaynakları üzerinde verilmektedir. İnsanlık tarihinin en eski yerleşim yerlerinden biri olan Batı Şeria, sadece dini ve politik nedenlerle değil, hayati su kaynaklarıyla da stratejik bir bölge olmuştur. Bu bölge, suyun sadece bir doğal kaynak değil, aynı zamanda bir güç aracı olarak nasıl kullanıldığını gözler önüne sermektedir....

Suyun Gölgesinde Bir Çatışma

Ortadoğu’da savaşların sebebi çoğu zaman toprak gibi görünse de, gerçekte en büyük mücadelelerden biri su kaynakları üzerinde verilmektedir. İnsanlık tarihinin en eski yerleşim yerlerinden biri olan Batı Şeria, sadece dini ve politik nedenlerle değil, hayati su kaynaklarıyla da stratejik bir bölge olmuştur. Bu bölge, suyun sadece bir doğal kaynak değil, aynı zamanda bir güç aracı olarak nasıl kullanıldığını gözler önüne sermektedir.
İsrail ve Filistin arasındaki uzun soluklu çatışmada, Batı Şeria’daki su kaynakları, tarafların hem ekonomik hem de güvenlik stratejilerini şekillendiren kilit unsurlardan biri olmuştur. İsrail’in gelişmiş su yönetim politikaları ile Filistinlilerin suya erişimde karşılaştığı kısıtlamalar arasındaki uçurum, yalnızca fiziksel bir eksiklik değil, aynı zamanda bir kontrol mekanizması olarak da değerlendirilmelidir. Peki, suyun yönetimi bir ülkenin güvenliği ve hakimiyeti açısından ne anlama gelir? Batı Şeria’daki su politikaları, bölgedeki siyasi istikrarı nasıl etkilemektedir?
Batı Şeria (İbranice: Judea ve Samaria), İsrail-Filistin çatışmasının en kritik alanlarından biri olarak kabul edilir. İsrail’in 1967’de Altı Gün Savaşı sırasında Ürdün’den ele geçirdiği bu bölge, yalnızca tarihsel ve siyasi açıdan değil, aynı zamanda su kaynakları açısından da büyük bir öneme sahiptir. İsrail’in artan su ihtiyacı ve bölgedeki su kaynaklarının kontrolü, yasa dışı yerleşimlerin genişletilmesine ve Filistinlilere yönelik baskıların artmasına yol açan temel faktörlerden biridir (Feitelson, 2002; Zeitoun & Warner, 2006).
 
Batı Şeria, tarih boyunca çeşitli devletler tarafından yönetilmiş ve farklı dönemlerde değişen statüsü, bugünkü politik çatışmalara zemin hazırlamıştır:
 
• Antik Dönem: Bölge, Yahudi Krallığı’nın merkezi olarak kabul edilmektedir.
• Roma Dönemi (MS 70): Yahudi isyanları bastırıldıktan sonra, bölge Roma İmparatorluğu’nun Judea eyaleti olarak yönetilmiştir.
• Osmanlı Dönemi (1517-1917): Osmanlı İmparatorluğu döneminde bölge Kudüs, Nablus ve Hebron sancakları olarak yönetilmiştir.
• Britanya Mandası (1917-1948): I. Dünya Savaşı sonrası İngiltere’nin Filistin Mandası kapsamına alınmıştır.
• Ürdün Yönetimi (1948-1967): 1948 Arap-İsrail Savaşı sonrasında Ürdün tarafından yönetilmiştir.
• 1967 Altı Gün Savaşı: İsrail, Batı Şeria’yı Ürdün’den alarak bölgedeki fiili kontrolünü sürdürmüştür.
Bugün, bölgenin statüsü uluslararası hukuk açısından tartışmalı olup, yerleşim politikaları, demografik değişimler ve su kaynakları üzerindeki mücadele, çatışmaların temel boyutlarını oluşturmaktadır (Weinthal & Marei, 2002).
 
Batı Şeria’daki Yerleşim Politikaları ve Su Kaynakları
 
Batı Şeria, 1967 Altı Gün Savaşı sırasında İsrail tarafından ele geçirilmiş ve o tarihten itibaren İsrail’in yerleşim politikalarının merkezinde yer almıştır. Uluslararası toplumun büyük bir kısmı, bu bölgeyi Filistin toprakları olarak kabul ederken, İsrail hükümeti Batı Şeria’daki yerleşimleri “tartışmalı bölgeler“ olarak tanımlamaktadır (Benvenisti, 2012).
İsrail’in Batı Şeria’daki yerleşim politikaları, uluslararası hukuk açısından tartışmalı bir konu olarak görülmektedir. 1949 Cenevre Sözleşmeleri’nin 4. maddesi, işgal altındaki topraklara sivil nüfusun taşınmasını yasaklamakta olup, Birleşmiş Milletler (BM) ve Uluslararası Adalet Divanı (ICJ) bu bağlamda İsrail yerleşimlerinin uluslararası hukuka aykırı olduğunu bildirmiştir. Ancak İsrail hükümeti, bu yerleşimlerin hukuki olduğunu öne sürerek 1922 San Remo Konferansı ve İngiliz Mandası dönemine dayanan tarihi argümanları ileri sürmektedir (Morris, 2001).
 
İsrail yerleşimleri genel olarak üç farklı kategoride değerlendirilmektedir:
 
1. Resmi Yerleşimler: İsrail hükümeti tarafından finanse edilen ve altyapısı desteklenen yerleşim bölgeleri.
2. Outpost (Karakol) Yerleşimleri: İsrail devleti tarafından resmi olarak tanınmayan ancak genellikle özel girişimler tarafından desteklenen yerleşimler.
3. Doğu Kudüs ve Çevresindeki Yahudi Mahalleleri: Batı Şeria’daki genişleme politikalarının bir parçası olarak Kudüs çevresindeki Yahudi mahalleleri sürekli olarak genişletilmektedir.
Batı Şeria’daki İsrail yerleşimlerinde yaklaşık 700.000 Yahudi yerleşimci yaşamakta olup, bu sayı her yıl artmaktadır (B’Tselem, 2021). Bu demografik değişimler, Filistinlilerin hareket özgürlüğünü kısıtlamakta ve bölgedeki sosyo-ekonomik dengeleri etkilemektedir. Ayrıca, yerleşimlerin Batı Şeria’daki en verimli tarım arazileri üzerine kurulması, Filistin ekonomisini olumsuz etkilemekte ve tarımsal üretimi sınırlamaktadır.
 
İsrail, yerleşim bölgelerini korumak amacıyla askeri barikatlar, güvenlik duvarları ve askeri devriyeler kurmuştur. Filistinliler, bu önlemleri hareket özgürlüğünü kısıtlayan ve ayrımcı olarak değerlendirirken, İsrail hükümeti yerleşimlerin güvenliğini sağlamanın zorunlu olduğunu savunmaktadır (Pappe, 2017). 2002 yılında inşasına başlanan İsrail Batı Şeria Ayrım Duvarı, birçok Filistinli köyü bölerek ekonomik ve sosyal yaşamı ciddi şekilde etkilemektedir.
BM, 2334 sayılı karar (2016) ile İsrail’in Batı Şeria’daki yerleşim faaliyetlerini uluslararası hukuka aykırı ilan etmiştir (United Nations, 2016). Avrupa Birliği (AB) de İsrail’in yerleşim politikasına karşı net bir duruş sergileyerek, yerleşim bölgelerinde üretilen malların etiketlenmesini zorunlu kılan düzenlemeler getirmiştir (European Commission, 2015). ABD politikaları ise zaman içinde değişkenlik göstermiştir; Obama yönetimi yerleşimlere karşı sert bir tutum sergilerken, Trump yönetimi yerleşimleri İsrail’in bir parçası olarak değerlendirmektedir (Pompeo, 2019).
İsrail hükümeti, 1967’den bu yana Batı Şeria’da birçok Yahudi yerleşimi inşa etmiş ve bölgede 500.000’den fazla İsrailli yerleşmiştir. Ancak bu yerleşimler, uluslararası toplum tarafından da yasa dışı kabul edilmektedir (B’Tselem, 2021).
• İleri Karakollar (Outposts): Resmi statüsü bulunmayan, genellikle birkaç haneden oluşan bu yerleşimler, İsrail yasalarına göre dahi yasa dışı olmasına rağmen genişlemeye devam etmektedir.
• İsrail Devleti ve Destekleyici Kuruluşlar: Dünya Siyonist Örgütü (WZO) ve Amana gibi kuruluşlar, bu yasa dışı yerleşimlerin yayılmasını teşvik etmekte ve finansal destek sağlamaktadır (Weinthal & Marei, 2002).
• Filistinlilere Yönelik Şiddet ve Baskılar: Yasa dışı yerleşimlerin artışı, Filistinlilere yönelik baskının şiddetlenmesine ve topraklarından zorla uzaklaştırılmalarına yol açmaktadır.
 
Batı Şeria’daki Su Kaynaklarının Stratejik Önemi
 
İsrail’in Batı Şeria’daki politikaları, sadece demografik değişiklikler yaratmaya yönelik bir yerleşim stratejisinden ibaret değildir. Su kaynaklarının kontrolü, İsrail’in ulusal güvenlik stratejisinin kritik bir unsuru olup, askeri ve siyasi planlamaların merkezinde yer almaktadır. Bu bağlamda İsrail’in Batı Şeria’daki su yönetimi politikaları, iki temel stratejiye dayanmaktadır: (1) Bölgedeki su kaynaklarının mutlak kontrol altına alınması ve (2) Filistinlilere yönelik su kısıtlamaları aracılığıyla ekonomik ve demografik baskının artırılması.
 
Su Güvenliği: İsrail’in Su Kaynaklarına Olan Bağımlılığı
 
İsrail, kurak iklim koşulları nedeniyle su kıtlığı yaşayan bir ülkedir ve yıllık yağış miktarı oldukça düşüktür. Bu nedenle, ülke içme suyu, tarımsal üretim ve sanayi faaliyetleri için alternatif su kaynaklarına bağımlıdır. İsrail’in toplam su ihtiyacının yaklaşık %30-35’i Batı Şeria’daki Dağ Akiferi’nden karşılanmaktadır (Selby, 2013).
 
Batı Şeria’daki Dağ Akiferi, üç büyük yer altı su havzasından oluşmaktadır:
 
• Batı Havzası: Yılda yaklaşık 362 milyon metreküp su sağlayarak İsrail’in en büyük içme suyu kaynaklarından birini oluşturur.
• Doğu Havzası: Yılda 172 milyon metreküp su sağlayarak ağırlıklı olarak Filistinlilerin tarımsal sulama ihtiyacına yöneliktir.
• Kuzey Havzası: Yılda 145 milyon metreküp su üretimiyle hem İsrail hem de Filistin ekonomisi için hayati öneme sahiptir.
İsrail’in bu su kaynakları üzerindeki kontrolü, ülkenin sürdürülebilir su yönetimi açısından bir zorunluluk olarak görmektedir. İsrail, Batı Şeria’da bulunan su kaynaklarını, ülke içindeki su kaynaklarıyla entegre ederek Mekorot şirketi aracılığıyla yönetmektedir (Weinthal & Marei, 2002).
 
İsrail’in Su Yönetimi ve Filistinlilere Yönelik Kısıtlamalar
 
İsrail, Batı Şeria’daki su kaynaklarını 1995 Oslo II Anlaşması ile resmi olarak kontrol altına almıştır. Anlaşmaya göre, Filistin Yönetimi’nin su kaynakları üzerindeki kullanımı ciddi şekilde sınırlandırılmıştır. Ancak, Oslo II anlaşmasında öngörülen geçici düzenlemeler İsrail tarafından kalıcı hale getirilmiş ve Filistinlilerin suya erişimi giderek daha fazla kısıtlanmıştır (Alatout, 2009).
Bu kapsamda İsrail’in uyguladığı su kısıtlama politikaları şunlardır:
 
1. Mekorot Şirketi ve Su Tedarikinde Ayrımcılık: İsrail’in devlete ait su şirketi Mekorot, Batı Şeria’daki su kaynaklarının %80’ini İsrail yerleşimlerine tahsis ederken, Filistinlilere sadece %20’sini bırakmaktadır (B’Tselem, 2017). Bu durum, Filistin köylerinde su krizine yol açmakta, tarım üretimini ve günlük yaşam koşullarını zorlaştırmaktadır.
2. Filistinlilerin Kuyu Açmasının Engellenmesi: Filistinlilerin Batı Şeria’da yeni su kuyuları açmaları veya mevcut kuyularını derinleştirmeleri İsrail askeri yönetimi tarafından büyük ölçüde yasaklanmıştır. İsrail Savunma Bakanlığı’na bağlı olan Sivil İdare, Filistinlilerin yeni kuyular açmasına izin vermediği gibi, mevcut kuyuların bakımını yapmalarını da engellemektedir (Selby, 2013).
3. Filistin Yerleşimlerine Su Kesintileri: Filistinli topluluklar yaz aylarında ciddi su kesintileri yaşarken, İsrailli yerleşimciler sürekli su kaynağına sahiptir. Örneğin, İsrail’in yasadışı olarak kabul edilen yerleşim bölgelerinden biri olan Ariel, Filistinlilerin yaşadığı Salfit kentine yakın bir konumda bulunmasına rağmen, günlük kişi başına düşen su miktarı neredeyse üç kat fazladır (World Bank, 2009).
4. Atık Su Yönetimi ve Kirlenme Politikası: İsrailli yerleşimciler, Batı Şeria’da atık sularını arıtmadan Filistin bölgelerine boşaltmaktadır. Bu durum, yer altı su kaynaklarını kirleterek Filistinlilerin tarım faaliyetlerini doğrudan etkilemektedir.
 
Su Kaynaklarının İsrail’in Güvenlik Politikası ile İlişkisi
 
İsrail için Batı Şeria’daki su kaynakları sadece ekonomik değil, aynı zamanda stratejik bir güvenlik meselesidir. İsrail hükümetine göre, Batı Şeria’nın kontrolü, ülkenin su güvenliğini doğrudan ilgilendirmektedir. Bu bağlamda, İsrail’in su politikaları, iki temel güvenlik argümanına dayanmaktadır:
 
• Bölgesel Güvenlik Stratejisi: İsrail, su kaynaklarının güvenliği için Batı Şeria’daki askeri varlığını artırmış ve bölgedeki askeri üsleri su havzalarına yakın konumlandırmıştır. Bu durum, su kaynaklarının yalnızca bir ekonomik kaynak değil, aynı zamanda İsrail’in ulusal güvenliği için hayati bir unsur olarak görüldüğünü göstermektedir (Feitelson & Rosenthal, 2012).
• Filistin Ekonomisinin Kontrol Altında Tutulması: Su kaynaklarının kısıtlanması, Filistin ekonomisini bağımlı hale getiren bir politika olarak uygulanmaktadır. Filistinli çiftçiler, su eksikliği nedeniyle tarım yapamazken, İsrailli yerleşimciler gelişmiş sulama sistemleriyle yüksek verimli tarım yapabilmektedir (Zeitoun & Warner, 2006).
 
İsrail’in Su Stratejisinin Uluslararası Hukuk Açısından Değerlendirilmesi
 
İsrail’in Batı Şeria’daki su yönetimi politikaları, uluslararası hukuka göre tartışmalı bir durum yaratmaktadır:
 
• Birleşmiş Milletler (BM) Kararları: BM, Batı Şeria’nın işgal altında olduğunu ve İsrail’in burada doğal kaynakları tek taraflı olarak kullanmasının uluslararası hukuka aykırı olduğunu belirtmektedir.
• Dördüncü Cenevre Sözleşmesi: İsrail’in Batı Şeria’daki su kaynaklarını tek taraflı olarak yönetmesi ve Filistinlileri suya erişimden mahrum bırakması, Dördüncü Cenevre Sözleşmesi’nin 49. ve 53. maddelerine aykırıdır.
• İnsan Hakları Örgütlerinin Raporları: B’Tselem ve Amnesty International gibi insan hakları kuruluşları, İsrail’in Filistinlilere uyguladığı su kısıtlamalarını apartheid rejiminin bir parçası olarak değerlendirmektedir.
 
Sonuç ve Değerlendirme
 
Batı Şeria (Judea ve Samaria) bölgesi, hem tarihi ve siyasi açıdan hem de su kaynakları üzerindeki stratejik mücadele nedeniyle İsrail-Filistin çatışmasının en kritik alanlarından biri olarak kalmaya devam etmektedir. İsrail’in bölgedeki yerleşim politikaları, uluslararası hukuk ve insan hakları bağlamında büyük tartışmalara yol açarken, özellikle su kaynaklarının kontrolü, İsrail’in bölgesel güvenlik ve ekonomik stratejilerinin ayrılmaz bir parçası olmuştur.
İsrail’in yerleşim politikaları, Batı Şeria’daki demografik yapıyı değiştirmekle kalmayıp, Filistinlilerin ekonomik faaliyetlerini ve hareket serbestisini ciddi şekilde kısıtlamaktadır. Bu durum, yalnızca siyasi ve insani boyutlarla sınırlı kalmayıp, aynı zamanda ekolojik ve ekonomik sonuçlar da doğurmaktadır. Batı Şeria’daki su kaynaklarının büyük bir kısmının İsrail tarafından kontrol edilmesi ve Filistinlilere yönelik su kısıtlamaları, bölgedeki çatışmaların derinleşmesine neden olmakta ve taraflar arasındaki gerilimi artırmaktadır.
İsrail’in Batı Şeria’daki su yönetimi politikaları, uluslararası hukuk açısından ciddi eleştirilerle karşı karşıya kalmaktadır. Birleşmiş Milletler ve uluslararası insan hakları örgütleri, İsrail’in Batı Şeria’daki su kaynaklarını tek taraflı olarak yönetmesini ve Filistinlilerin suya erişimini kısıtlamasını, uluslararası hukuka aykırı olarak değerlendirmektedir. Bu durum, bölgedeki Filistin toplumunun sosyo-ekonomik gelişimini engellemekte ve çatışmanın çözümüne yönelik sürdürülebilir bir yaklaşımı zorlaştırmaktadır.
Bölgedeki su kaynaklarının adil paylaşımı ve İsrail yerleşim politikalarının uluslararası hukuka uygun hale getirilmesi, İsrail-Filistin çatışmasının çözümüne katkı sağlayabilecek temel unsurlar arasında yer almaktadır. Aksi halde, bölgedeki su krizinin ve yerleşim genişlemesinin yol açtığı gerilimler, sadece Filistinliler için değil, İsrail’in uzun vadeli güvenlik politikaları açısından da büyük riskler barındırmaktadır. Bu bağlamda, uluslararası toplumun, adil bir kaynak yönetimi ve kalıcı bir barış için taraflar üzerinde etkili baskı mekanizmaları oluşturması gerekmektedir.
 
 
 
 
 
Bu içerik Marka Belgesi altında telif hakları ile korunmaktadır. Kaynak gösterilmesi, bağlantı verilmesi ve (varsa) müellifinin/yazarının adı ile unvanının aynı şekilde belirtilmesi şartı ile kısmen alıntı yapılabilir. Bu şartlar yerine getirildiğinde ayrıca izin almaya gerek yoktur. Ancak içeriğin tamamı kullanılacaksa TASAM’dan kesinlikle yazılı izin alınması gerekmektedir.

Alanlar

Kıtalar ( 5 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 2863 ) Etkinlik ( 228 )
Alanlar
TASAM Afrika 80 666
TASAM Asya 100 1157
TASAM Avrupa 23 664
TASAM Latin Amerika ve Karayip... 16 68
TASAM Kuzey Amerika 9 308
Bölgeler ( 4 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1415 ) Etkinlik ( 56 )
Alanlar
TASAM Balkanlar 24 297
TASAM Orta Doğu 25 630
TASAM Karadeniz Kafkas 3 297
TASAM Akdeniz 4 191
Kimlikler ( 2 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1308 ) Etkinlik ( 78 )
Alanlar
TASAM İslam Dünyası 58 786
TASAM Türk Dünyası 20 522
TASAM Türkiye ( 1 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 2072 ) Etkinlik ( 86 )
Alanlar
TASAM Türkiye 86 2072

Macron ve Merz’in ortak mektubu, Avrupa pazarına erişimi ekonomik caydırıcılığın merkezine yerleştiriyor. Ancak bu stratejinin başarısı, Brüksel’in kapıları kapatma yetkisinden çok, Avrupa’nın karşılık görmenin maliyetini taşıyabilmesine bağlıdır.;

21. yüzyılın güvenlik inşası, konvansiyonel savaş bölgesinin çok ötesinde bir konuma geçerek siber uzayın sınırsız ve soyut coğrafyasına yayılmıştır. Gelenekselleşmiş güvenlik yaklaşımları önemli bir oranda kritikleşmiş altyapıların, fiziki sınırların ve askeri kabiliyetin muhafaza edilmesine odakla...;

BRICS’in geleceğine ilişkin belirsizlikler, 2026 yılının başlarında zaten belirgin biçimde artmıştı. Hürmüz Boğazı’nın büyük ölçüde kapanmış olması, İran’ın Birleşik Arap Emirlikleri’ne yönelik saldırılarına rağmen İran ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin aynı oluşum içerisinde yer almaya devam etmesi ...;

Eylül 2026'nın ikinci yarısında, yapay zekanın "kontrolden çıkabileceği" tartışması bir anda sektörün merkezine oturdu. Bu not, WSJ takibimize dayanarak tartışmanın yaklaşık iki haftalık seyrini kronolojik olarak diziyor, ardından kısa bir değerlendirmeyle çerçeveliyor. Temel argümanımız şu: tartışm...;

TASAM Milli Savunma ve Güvenlik Enstitüsü yürütücülüğünde hayata geçirilen "TASAM Yıllık Asimetrik Güvenlik Tehditleri ve Risk Değerlendirme Raporu", yıllık periyotlarla yayımlanması planlanan stratejik bir çalışma projesidir. Proje; küresel ve bölgesel ölçekteki asimetrik tehditlerin derinlemesine ...;

Mercatura (Latince: ticaret, ticaret sanatı)2, Batı düşünce tarihinde nadiren tarafsız bir terim olmuştur. Antik Yunan'dan 18. yüzyıl sonuna kadar geçen yaklaşık iki bin yıllık süre boyunca bu faaliyet — malın el değiştirmesi, kâr amacıyla alım-satım — kimi zaman bir günah, kimi zaman hoş görülen bi...;

Orta Doğu jeopolitiği, son yıllarda uzun süredir devam eden kamplaşma ve çatışma odaklı dinamiklerin yerini diyalog, uzlaşı ve pragmatik çıkar ortaklıklarına bıraktığı kapsamlı bir dönüşüm sürecine sahne olmaktadır. 2010’lu yılların başında patlak veren Arap Baharı, 2013’te Mısır’da yaşanan askerî m...;

Birleşik Devletler uzun süredir Rusya’yı nihai bir çöküş sürecindeki güç olarak gördü. Bu değerlendirme, 1980’lerde Sovyetler Birliği’nin açık emperyal aşırı yayılma belirtileri göstermesiyle şekillendi; önce Varşova Paktı’nın, ardından Sovyetler Birliği’nin kendisinin dağılmasıyla pekişti.;

Asimetrik Güvenlik Tehditleri ve Risk Değerlendirme Raporu

TASAM Güvenlik ve Strateji Merkezi yürütücülüğünde hayata geçirilen "TASAM Yıllık Asimetrik Güvenlik Tehditleri ve Risk Değerlendirme Raporu", yıllık periyotlarla yayımlanması planlanan stratejik bir çalışma projesidir. Proje; küresel ve bölgesel ölçekteki asimetrik tehditlerin derinlemesine analizine odaklanarak, değişen güvenlik mimarisi karşısında proaktif stratejik öngörüler ve karara esas yol haritaları sunmayı amaçlamaktadır.

  • 19 Kas 2026 - 20 Kas 2026
  • Wish More Hotel Istanbul -
  • İstanbul -

12. İstanbul Güvenlik Konferansı (2026)

  • 19 Kas 2026 - 20 Kas 2026
  • Wish More Hotel Istanbul -
  • İstanbul - Türkiye

9. Türkiye - Körfez Savunma ve Güvenlik Forumu

  • 27 Kas 2025 - 28 Kas 2025
  • Wish More Hotel Istanbul -
  • İstanbul -

7. Denizcilik ve Deniz Güvenliği Forumu

  • 27 Kas 2025 - 28 Kas 2025
  • Wish More Hotel Istanbul -
  • İstanbul -

4. İstanbul Siber-Güvenlik Forumu

  • 27 Kas 2025 - 28 Kas 2025
  • Wish More Hotel Istanbul -
  • İstanbul -

8. Türkiye - Afrika Savunma Güvenlik ve Uzay Forumu

  • 27 Kas 2025 - 28 Kas 2025
  • Wish More Hotel Istanbul -
  • İstanbul -

2. Yeniden Asya Güvenlik Forumu

  • 27 Kas 2025 - 28 Kas 2025
  • Wish More Hotel Istanbul -
  • İstanbul -

Millî Savunma ve Güvenlik Akademisi Sertifika Programı | 2024 Dönem 1

Millî Savunma ve Güvenlik Akademisi Sertifika Programları ile katılımcılara stratejik yönetim ve liderlik alanlarındaki yeniliklerin aktarılması, Türkiye ve dünyadaki gelişmeler ışığında ulusal ve uluslararası güvenlik stratejileri konularında çok yönlü analiz, sentez ve değerlendirmeler yapabilmelerine, çözüm önerileri, farkındalık ve gelecek öngörüleri geliştirmelerine destek sağlanması amaçlanıyor.

  • 20 Oca 2024 - 10 Şub 2024
  • İstanbul - Türkiye

Dünyadaki ve kültür coğrafyamızdaki ( Balkanlar, Kafkaslar, Orta Asya, Ortadoğu ve Afrika ) iktisadi, siyasi ve sosyo-kültürel gelişmeler ve değişimler baş döndürücü bir hızla yaşanmaktadır.