Erich Fromm
Giriş
ABD, Çin, Rusya ve Avrupa’nın etki bölgelerine ayrılmış, kaos içinde yeni bir dünya düzenine doğru gidiyoruz. Westphalia temeline dayanan, İkinci Dünya Savaşı sonundaki şartlara ve barış anlaşmalarına göre kurulmuş bu düzen çatırdıyor. BM, NATO, Bretton Woods kurumları (IMF, Dünya Bankası, DTÖ, kapitalizm, geleneksel toplum yapıları (aile, din, ulus devlet) artık içinde bulunduğumuz düzende varoluş mücadelesi içindeler.
Yeni bir dünya düzeni ancak büyük bir savaşla kurulabilir, kesin zaferini ilan eden, kuralları ve kurumları belirleyen düzeni de belirler. O yüzden bu savaş çok ölümcül olacak, yani bir taraf diğerini iyice haklamadan savaş durmayacak. Birinci ve İkinci Dünya Savaşı’nda da böyle oldu. Aslında 1915 ve 1941 yıllarında Moskova önünde yenildiklerinde Almanların savaşı kaybettikleri belli olmuştu. Eğer 1941’de barış yapılsa idi Hitler tekrar toparlanır ve belki de 80 yıl boyunca Avrupa’da bir Alman İmparatorluğu yaşayabilirdi. Uzun zamandır bu dünya savaşının ayak seslerinden öte, orduların bu savaştaki planlarına ve hatta hangi silah sistemlerini ki bu silahlardan bazıları da yeniydi, savaşın hangi bölümünde kullanacaklarına ilişkin pek çok makale yayımladık3. Hatta Ukrayna’da ve Gazze’de bu silah sistemlerinin nasıl test edildiğini anlattık. Uzun zamandır bu savaşın arkasında olan küresel güçler, savaşın sonunda küresel izleme ve kontrole dayanan tek dünya hükümeti kurma peşindeler. Bu düzende artık bugünkü dünya düzeninin temeli olan “devlet“ olmayacak yani “devlet ötesi“ bir düzene gidiyoruz. Donald Trump’ın “egemenlik“ anlayışı, zaten çökmekte olan devlet yapılarının artık daha da hızla çökeceğinin habercisi.
Trump, dış politikasının becerisini (!) “pazarlık sanatı“ olarak tanımlıyor4. Ukrayna, Rusya, Gazze ve diğer ülkelere, zengin bir emlakçı gibi, ucuza kapatılacak ne var diye bakıyor. Birilerini kazıklamak için dost ve düşman ayırımına takılmıyor. Kararlar iyi planlanmış ve uzun vadeli bir stratejinin parçası değil, eylemsel olarak ortaya konan kararlardır: Ele geçirmek için şantaj ve pazarlık yap, skora oyna, gerekirse önce gümrük tarifeleri ve sonra başka şeylerle cezalandır. Trump, kurallara dayalı dünya düzeninin çok sıkıntılı olduğu bir dönemde dünyayı istikrarsızlaştırıyor ve sınırların kutsallığını hiçe sayıyor. Örneğin haritaya bakıp, Rusların 1945 yılında yaptığı gibi Türkiye’den de İstanbul’u isteyebilir. Ben Trump olsaydım bu, aklıma gelirdi; fena bir fikir değil (!). Zaten Ukrayna’dan sonra Rusların planı bu olacak. Trump’ın istekleri Danimarka, Kanada, Meksika ve Panama’da korku yaratsa da cesaretli birer duruş sergilediler. Araplar ise itiraz etmeden, hemen işe koyuldular. Trump’a göre, ABD’nin uluslararası kurumlara eşit bir devlet gibi katılması kendi kendini mağlup etmek anlamına geliyor. Çünkü Trump geleneksel “istisnai“ devlet olmak yanında “muaf“ ta olmak istiyor5. Yani herkes hava kirliliği anlaşmasına uymalı ama en çok kirlilik üreten ABD çıkarları gereği muaf (exemptional) olmalı. Trump’a ne kadar kızsak da iki konuda haklı:
(1) Başta Ukrayna ve Gazze olmak üzere son savaşlar ve krizlerde ekonomisi iyice çöken ABD, Çin ile gireceği savaş öncesi gücünü toparlamalı. (Ancak, ABD yakaladığı tarihi fırsatı yani Rusya’yı çökertme şansını da kaçırmamalı).
(2) Dünyadaki devletlerin çoğu uydurma (invented); BM’ye akredite 197 devletin ancak 132’si devlet gibi istatistiklere girebiliyor. Dünya coğrafyasında son iki yüzyılda büyük devletlerin siyasi çıkarlarına hizmet etsin pek çok devlet uyduruldu (Ortadoğu devletleri, Latin Amerika, Panama, Ekvator, İzlanda, Grönland, Sovyetlerin uluslaştırdıkları vd.).
Bunlara ilave olarak şunları da not etmemiz gerekir:
(3) En başta söylediğimiz gibi mevcut uluslararası düzen ve kurumlar çağın gereklerini karşılamıyor.
(4) Devlet projesi sona geliyor; büyük devletler de dâhil hemen hemen tüm devletler özellikle COVİD sonrasında siyasi ve ekonomik sarsıntı içinde, bir bütün olarak devlet olma (demokrasi, kamu yönetimi, hukukun üstünlüğü vb.) anlayışında “başarısız“ oluyor. İstisnai durum sadece Avrupa’nın kuzeyinde var.
(5) Post-modern anlayış; devletlerin egemenliklerinin bir kısmını üstyapılara transfer ederek, biraya gelmelerini temsil eden Avrupa Birliği de kendi bölgesinde refahını artıramadı.
Devlet Kavramı ve Gelişimi
Uluslararası ilişkiler ile ilgili modern bilimsel çalışmalar genellikle kendilerine başlangıç olarak ulus devlet anlayışının doğuşunu temsil ettiği kabul edilen 1648 tarihli Westfalia Barışı’nı referans yaparlar6. Bu anlaşma, devlet sisteminin oluşturulması, egemenlik kavramının kabul edilmesi ve eski Ortaçağ Avrupası'nın din dayanaklı sisteminin terk edilmesi olarak görülür. Modern anlamı ile ulus devlet, 17. yüzyılın akışında kuruldu.
Ulus devlet yapısı, Avrupa’da kaos ve imparatorluk seçenekleri dışında üçüncü bir yol olarak ortaya çıktı. Avrupa’nın dünya liderliği de tamamen Avrupa’ya özgü olan küçük devlet anlayışı sayesinde oldu. Küçük devletin başarısı; iktidarı tek bir şahıs ve küçük bir grubun elinde toplayabilme konusundaki başarıdan, özellikle de yasaların yapılması ve uygulanmasından geliyordu; bu da egemenliğin sağlanması demekti. Hobbes’un korkusu olan “düzen“ (düzenin muhafazası) açılabilecek bir savaşa karşı, bir dizi belli noktada yasal gücün toplanmasıyla korundu; yasalar ise devletlere özeldi7.
Ulus devlet; belirli, sınırlandırılmış topraklara sahip ve bu topraklarda yaşayan bir halkın (milletin) içe ve dışa karşı bağımsız, yani şiddet tehdidi ve kullanımına başarıyla karşı koyabilen ve devletler topluluğunun eşit haklara sahip bir üyesi olarak uluslararasında tanınan bir yönetim şeklinin özelliklerini göstermektedir8. İlk defa Fransız Baron Charles L. Montesquieu (1689-1755), bugünkü anayasal güçler ayrımını (yasama, yürütme, yargı) öne sürdü9. Siyasi felsefesi ile Fransız Devrimi üzerinde büyük etkisi olan Jean-Jacques Rousseau (1712-78), 1762’de yayınladığı “Sosyal Sözleşme10“ adlı eserinde meşru klasik Cumhuriyetçi çerçeve içinde bir meşru siyasi düzenin temellerini ortaya koydu.
Uluslararası ilişkilerdeki sistemde şekil olarak bağımsız devletlerin sayısı son iki yüzyılda iniş ve çıkış gösterdi. 1800 yılında 150 kadar olan bağımsız devlet sayısı 19. yüzyılın ortasında tahminen 100’e kadar indi. Daha sonra bu sayı Asya ve Afrika’nın sömürgeleşmesi ve Avrupa’daki küçük siyasi birliklerde modern ulus devletlerin oluşması yoluyla (1890’larda) 29’a düştü.
19. yüzyılın ikinci yarısında üç uygar toplum düzeyine karşılık gelecek üç devlet tanımı üzerinde duruluyordu: Tam siyasal, kısmi siyasal ve nihayet doğal ya da çok az insani. Osmanlılar ve Çinliler gibi barbar (!) devletlerin uluslararası tanınmaya hak kazanmadıkları ifade ediliyordu.
Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Osmanlı ve Avusturya-Macaristan İmparatorluklarının yıkılmasıyla devletlerin sayısı yine yükseldi. Yeni bir devlet kurma dalgası başladı. İkinci Dünya Savaşından sonra Avrupa’daki sömürge imparatorluklarının yıkılması sonrası devlet kurulma aşamasının ikinci ve çok daha geniş dalgası yayıldı. Bunun sonucunda bağımsız devletlerin sayısı 165’e çıktı. Sovyetler Birliği, Yugoslavya ve diğer devletlerin yıkılmasıyla üçüncü bir ulus devlet dalgası gerçekleşti ve 1995’e kadar olan dönemde bağımsız devletlerin sayısı 193’e ulaştı.
Bu devletlerden yalnızca on altısı, yüzyıllara uzanan yapıda tarihi bir devlet yapısı göstermektedir. Devletler ebedi değildir; oluşumun, değişimin ve de zamanın geçişindeki tarihi olaylara yenik düşerler.
Modern devlet sisteminde bütün devletler şekil olarak hukuk yönünden eşit düzeydedir, aynı ölçüde bağımsızdırlar. Hiçbiri diğer bir devlet veya devletler grubu tarafından boyunduruk altına alınamazlar ve anlaşmaları bu esasa dayanarak yaparlar. Devletler hukukunda herhangi bir uluslararası kanun koruyucu tanımı yoktur ancak onun yerine gönüllü yapılan anlaşmalar geçerlidir. Devlet, uluslararası anlaşmaların güvence altına aldığı sınırlar içinde, “bağımsız ve siyasal bir bütün“ olarak kabul edilir. Bir devletin egemenliği şu unsurlardan oluşur12:
- Devletler yasal olarak eşittir.
- Her devlet kendi ülkesinde tam egemenlik haklarını kullanır.
- Her devlet diğer devletlerin hukuki varlığına saygı göstermek yükümlülüğündedir.
- Bir devletin ülke bütünlüğü ve siyasi bağımsızlığı ihlal edilemez.
- Her devlet kendi siyasi, sosyal, ekonomik ve kültürel sistemini serbestçe seçme ve geliştirme hakkına sahiptir.
- Her devlet diğer devletlerle barışçı bir şekilde yaşamak için uluslararası yükümlülüklerine tam olarak ve titizlikle uymak zorundadır.
Nitekim bugün Trump’ın görmezden gelmeye çalıştığı BM Şartnamesi; devletlerin egemenliğine, iç işlerine ve toprak bütünlüğüne saygı temelinde yazılmıştır. ABD ve müttefikleri 2001 yılı sonrası devlet egemenliğini yok sayabilmek için Liberal Dünya Düzeni adını verdikleri gayriresmî bir anlayış uydurmuşlardır. Böylece halklarına kötü davrandıkları
Devamı için tıklayınız.