Almanya, İkinci Dünya Savaşı sonrası rolünü şekillendiren Amerikan dış politika anlayışının zayıflamasıyla birlikte büyük bir zorlukla karşı karşıya. Çok az ülke, büyük ölçüde ABD’nin fikirleri ve maddi gücüyle şekillenen uluslararası düzene Almanya kadar iyi uyum sağladı. Almanya’nın bu küresel yapıda küçük ortak rolünü üstlenmesi, ülkenin temel sorunlarını çözmesine ve ekonomik olarak gelişmesine olanak sağladı.
Batı Almanya’nın NATO üyeliği, Soğuk Savaş sırasında “Westbindung“ (Batı’ya bağlanma) stratejisi sayesinde güvenlik sorunlarını çözdü ve istikrarlı, liberal-demokratik bir siyasi sistemin ortaya çıkmasını sağladı. Almanya, birleşip Soğuk Savaş sona erdiğinde, iç meselelere odaklanma fırsatı buldu ve dost ülkelerle çevrili olmanın sağladığı “barış temettüsünden“ büyük ölçüde faydalandı. Açık ekonomik düzenin sunduğu koşullarda ihracata dayalı ekonomisi gelişti.
ABD’nin hegemonyası altında AB ve NATO entegrasyonu, Almanya’nın ekonomik gücüyle başa çıkmalarını komşuları için daha kolay hale getirdi.
Trump Dönemi ve Almanya İçin Zorluklar
ABD Başkanı Donald Trump, Almanya’nın bugüne kadar alıştığı bu rahat durumu altüst etmeye adaydır. Onun yönetimi, demokratik değerler etrafında birleşmiş bir topluluğun lideri ve koruyucusu gibi hareket etmeyecektir. Bunun yerine Trump ve iç siyasi müttefikleri, Almanya ve Avrupa genelinde illiberal (özgürlük karşıtı) partileri güçlendirecektir.
Trump’ın açık ekonomik düzene ve Dünya Ticaret Örgütü’ne duyduğu hoşnutsuzluk ile gümrük tarifelerine olan ilgisi, Alman ekonomisini tehdit etmektedir. Ayrıca, Trump’ın Avrupalıların güvenliğini garanti altına alma konusundaki isteksizliği ve hatta bunu yalnızca daha fazla ödeme yapmaları halinde destekleyeceğini açıklaması, Almanya’yı doğrudan bir belirsizlik içine sürüklemektedir.
ABD’nin Avrupa güvenliğinin nihai garantörü olarak rolünün zayıflaması, Zeitenwende’nin (dış politikadaki dönüm noktası) en büyük zorluklarından biri olarak öne çıkmaktadır. Soğuk Savaş sonrası Alman dış politikasının dayandığı jeopolitik kesinliklerin ortadan kalkması, Berlin’in dış ve güvenlik politikasını ciddi şekilde yeniden değerlendirmesini gerektirmektedir. Bu bağlamda, Almanya’nın artık Avrupa’nın siyasi, ekonomik ve askeri savunmasının başlıca sorumluluğunu üstlenmesi gerekmektedir. Almanya, artık başkalarının arkasına saklanamaz.
Elbette Avrupa’nın güvenliği öngörülebilir gelecekte ABD’ye bağımlı kalacaktır ve Almanya ile ortakları, ABD’nin olası bir geri çekilmesini kısa veya orta vadede telafi edemeyecektir. Ancak Washington’un Avrupa güvenliğine olan bağlılığını sürdürmesini sağlamak için Almanya, güvenliğe yaptığı yatırımları artırmalı ve yükün çok daha büyük bir kısmını taşımaya hazır olduğunu göstermelidir. Bu, Polonya’nın yakında yapacağı gibi GSYH’nin %5’ini savunmaya harcamak anlamına gelmek zorunda değildir, ancak iç kaynakların köklü bir şekilde yeniden tahsis edilmesini gerektirmektedir.
Almanya, Avrupa’nın güvenlik sorunlarını tek başına çözemez, ancak Avrupa da Almanya olmadan bunu başaramaz. Berlin’deki bir sonraki hükümet, Almanya’yı Avrupa’nın etkin gücü haline getirmeli, "jeopolitik Avrupa"yı gerçeğe dönüştürmeye istekli, Avrupa yanlısı aktörlerden oluşan ulusötesi bir koalisyon oluşturmalıdır. Daha fazla parçalanmayı ve ulusal politikalara yönelmeyi durdurmalı, “önce Almanya“ anlayışından vazgeçerek Avrupa’yı ortak bir hedef olarak ilerletmelidir.
Ancak birçok Alman hâlâ ülkelerinin sadece diğerleri arasında bir ülke olduğuna ve lider bir rol oynayamayacağına inanmaktadır. Uluslararası ortaklar, Almanya’nın gücünü ve etkisini abartma eğiliminde olsa da Almanlar kendi önemlerini ve potansiyellerini ciddi şekilde hafife almaktadır. Münih Güvenlik Endeksi’nin (G7 ülkeleri, Brezilya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika’da yapılan bir kamuoyu araştırması) sonuçlarına göre, Almanya’nın dünyanın en güçlü ülkelerinden biri olduğu düşünülmektedir. Japonya ve Birleşik Krallık dışındaki tüm ülkelerde çoğunluk, Almanya’nın “büyük bir güç“ olduğunu kabul etmektedir. Buna karşın yalnızca %22 oranında Alman katılımcı bu görüşe katılmaktadır.
Bu Almanya’nın kendine bakış açısıyla uluslararası algısı arasındaki uyumsuzluk, tekrarlayan anlaşmazlıklara yol açmaktadır. Örneğin, Alman siyasetçileri sık sık, Ukrayna’ya ABD dışında en fazla mali destek sağlayan ülkenin Almanya olduğunu vurgulamaktadır. Ancak diğer Avrupalılar, Almanya’nın ekonomik büyüklüğüne kıyasla desteğinin yetersiz olduğunu eleştirmektedir. Almanlar, Avrupa’nın güvenlik ihtiyaçlarını karşılamak için büyük adımlar attıklarına inanabilirler, ancak Berlin’in çoğu müttefiki, Almanya’nın çabaları ile değişen güvenlik ortamının gereklilikleri arasındaki uçurumun giderek büyüdüğünü düşünmektedir.
Aynı zamanda, bazı Avrupa ülkeleri, Almanya’nın çok fazla güç kazanmasından, tek taraflı kararlar almasından ve hatta kıtaya hâkim olma girişiminde bulunmasından endişe duymaya başlayabilir. Almanya, Avrupa’nın en büyük ekonomik gücü olmanın yanı sıra kilit askeri gücü haline gelmeyi hedefliyorsa dikkatli hareket etmelidir. Komşularının bakış açılarını dikkate almalı, kötü niyetli hedeflere yönelik şüpheleri ortadan kaldırmalı ve Alman çıkarlarını aydınlanmış bir çerçevede tanımlamalıdır.
ABD’nin Avrupa’daki değişen rolü, “Alman Sorunu“nu farklı bir şekilde gündeme getirmektedir:
Almanya, hem ülke içinde hem de uluslararası alanda kabul görecek bir şekilde liderlik edebilir mi?
Tobias Bunde, Münih Güvenlik Konferansı’nda araştırma ve politika direktörü ve Berlin’deki Hertie School Uluslararası Güvenlik Profesörüdür.
(GMF ve Alfred Landecker Vakfı tarafından yayınlanan “Almanya'nın Değişen Küresel Düzendeki Rolü“ başlıklı rapordan çevirilmiştir.)
Çeviri: Hanife Şeyma SAY
Batı Almanya’nın NATO üyeliği, Soğuk Savaş sırasında “Westbindung“ (Batı’ya bağlanma) stratejisi sayesinde güvenlik sorunlarını çözdü ve istikrarlı, liberal-demokratik bir siyasi sistemin ortaya çıkmasını sağladı. Almanya, birleşip Soğuk Savaş sona erdiğinde, iç meselelere odaklanma fırsatı buldu ve dost ülkelerle çevrili olmanın sağladığı “barış temettüsünden“ büyük ölçüde faydalandı. Açık ekonomik düzenin sunduğu koşullarda ihracata dayalı ekonomisi gelişti.
ABD’nin hegemonyası altında AB ve NATO entegrasyonu, Almanya’nın ekonomik gücüyle başa çıkmalarını komşuları için daha kolay hale getirdi.
Trump Dönemi ve Almanya İçin Zorluklar
ABD Başkanı Donald Trump, Almanya’nın bugüne kadar alıştığı bu rahat durumu altüst etmeye adaydır. Onun yönetimi, demokratik değerler etrafında birleşmiş bir topluluğun lideri ve koruyucusu gibi hareket etmeyecektir. Bunun yerine Trump ve iç siyasi müttefikleri, Almanya ve Avrupa genelinde illiberal (özgürlük karşıtı) partileri güçlendirecektir.
Trump’ın açık ekonomik düzene ve Dünya Ticaret Örgütü’ne duyduğu hoşnutsuzluk ile gümrük tarifelerine olan ilgisi, Alman ekonomisini tehdit etmektedir. Ayrıca, Trump’ın Avrupalıların güvenliğini garanti altına alma konusundaki isteksizliği ve hatta bunu yalnızca daha fazla ödeme yapmaları halinde destekleyeceğini açıklaması, Almanya’yı doğrudan bir belirsizlik içine sürüklemektedir.
ABD’nin Avrupa güvenliğinin nihai garantörü olarak rolünün zayıflaması, Zeitenwende’nin (dış politikadaki dönüm noktası) en büyük zorluklarından biri olarak öne çıkmaktadır. Soğuk Savaş sonrası Alman dış politikasının dayandığı jeopolitik kesinliklerin ortadan kalkması, Berlin’in dış ve güvenlik politikasını ciddi şekilde yeniden değerlendirmesini gerektirmektedir. Bu bağlamda, Almanya’nın artık Avrupa’nın siyasi, ekonomik ve askeri savunmasının başlıca sorumluluğunu üstlenmesi gerekmektedir. Almanya, artık başkalarının arkasına saklanamaz.
Elbette Avrupa’nın güvenliği öngörülebilir gelecekte ABD’ye bağımlı kalacaktır ve Almanya ile ortakları, ABD’nin olası bir geri çekilmesini kısa veya orta vadede telafi edemeyecektir. Ancak Washington’un Avrupa güvenliğine olan bağlılığını sürdürmesini sağlamak için Almanya, güvenliğe yaptığı yatırımları artırmalı ve yükün çok daha büyük bir kısmını taşımaya hazır olduğunu göstermelidir. Bu, Polonya’nın yakında yapacağı gibi GSYH’nin %5’ini savunmaya harcamak anlamına gelmek zorunda değildir, ancak iç kaynakların köklü bir şekilde yeniden tahsis edilmesini gerektirmektedir.
Almanya, Avrupa’nın güvenlik sorunlarını tek başına çözemez, ancak Avrupa da Almanya olmadan bunu başaramaz. Berlin’deki bir sonraki hükümet, Almanya’yı Avrupa’nın etkin gücü haline getirmeli, "jeopolitik Avrupa"yı gerçeğe dönüştürmeye istekli, Avrupa yanlısı aktörlerden oluşan ulusötesi bir koalisyon oluşturmalıdır. Daha fazla parçalanmayı ve ulusal politikalara yönelmeyi durdurmalı, “önce Almanya“ anlayışından vazgeçerek Avrupa’yı ortak bir hedef olarak ilerletmelidir.
Ancak birçok Alman hâlâ ülkelerinin sadece diğerleri arasında bir ülke olduğuna ve lider bir rol oynayamayacağına inanmaktadır. Uluslararası ortaklar, Almanya’nın gücünü ve etkisini abartma eğiliminde olsa da Almanlar kendi önemlerini ve potansiyellerini ciddi şekilde hafife almaktadır. Münih Güvenlik Endeksi’nin (G7 ülkeleri, Brezilya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika’da yapılan bir kamuoyu araştırması) sonuçlarına göre, Almanya’nın dünyanın en güçlü ülkelerinden biri olduğu düşünülmektedir. Japonya ve Birleşik Krallık dışındaki tüm ülkelerde çoğunluk, Almanya’nın “büyük bir güç“ olduğunu kabul etmektedir. Buna karşın yalnızca %22 oranında Alman katılımcı bu görüşe katılmaktadır.
Bu Almanya’nın kendine bakış açısıyla uluslararası algısı arasındaki uyumsuzluk, tekrarlayan anlaşmazlıklara yol açmaktadır. Örneğin, Alman siyasetçileri sık sık, Ukrayna’ya ABD dışında en fazla mali destek sağlayan ülkenin Almanya olduğunu vurgulamaktadır. Ancak diğer Avrupalılar, Almanya’nın ekonomik büyüklüğüne kıyasla desteğinin yetersiz olduğunu eleştirmektedir. Almanlar, Avrupa’nın güvenlik ihtiyaçlarını karşılamak için büyük adımlar attıklarına inanabilirler, ancak Berlin’in çoğu müttefiki, Almanya’nın çabaları ile değişen güvenlik ortamının gereklilikleri arasındaki uçurumun giderek büyüdüğünü düşünmektedir.
Aynı zamanda, bazı Avrupa ülkeleri, Almanya’nın çok fazla güç kazanmasından, tek taraflı kararlar almasından ve hatta kıtaya hâkim olma girişiminde bulunmasından endişe duymaya başlayabilir. Almanya, Avrupa’nın en büyük ekonomik gücü olmanın yanı sıra kilit askeri gücü haline gelmeyi hedefliyorsa dikkatli hareket etmelidir. Komşularının bakış açılarını dikkate almalı, kötü niyetli hedeflere yönelik şüpheleri ortadan kaldırmalı ve Alman çıkarlarını aydınlanmış bir çerçevede tanımlamalıdır.
ABD’nin Avrupa’daki değişen rolü, “Alman Sorunu“nu farklı bir şekilde gündeme getirmektedir:
Almanya, hem ülke içinde hem de uluslararası alanda kabul görecek bir şekilde liderlik edebilir mi?
Tobias Bunde, Münih Güvenlik Konferansı’nda araştırma ve politika direktörü ve Berlin’deki Hertie School Uluslararası Güvenlik Profesörüdür.
(GMF ve Alfred Landecker Vakfı tarafından yayınlanan “Almanya'nın Değişen Küresel Düzendeki Rolü“ başlıklı rapordan çevirilmiştir.)
Çeviri: Hanife Şeyma SAY