Eleştirel bağlamda yapay zekâ çağında küresel güvenlik riskleri artmaktadır. Barışı tehdit eden yeni nesil silah yarışlarına ve kontrolsüz güç kullanımına ilişkin sıkıntılar vardır.
Anahtar Kavramlar: Yapay Zekâ, Barış, Güvenlik, Güçlü Kurumlar, Siyasal İletişim
GİRİŞ
İlk insandan bugüne doğa ve insan ilişkisi Sanayi Devrimi sonrası hızla felakete doğru sürüklenmeye başlamıştır. İklim değişikliği, küresel ısınma, kimyasal atıklar, biyolojik çeşitliliğin azalması" gibi pek çok ekolojik sorun doğanın dengesinin bozulmasına yol açmıştır. Sanayi devrimi ekolojik dengenin kırılma noktası olarak kabul edilmektedir. Bu durum 1970’li yıllar ile birlikte ciddi problemlerin ortaya çıkmasına yol açmıştır. Son yıllarda ise BM tarafından sürdürülebilirlik kavramı öne çıkmaya başlamıştır.
Bu bağlamda, yapay zekâ çağı ile birlikte, yeni bir dünyanın ayak sesleri duyulmaktadır. Teknoloji alanında yaşanan hızlı gelişimeler dijitalleşme sürecinin hızla hayatımıza girmesi küresel barış, adalet, güçlü kurumlar ve güvenlik kavramları dünya çapında istikrarın ve eski düzenin sürmesinin devamı bağlamında Birleşmiş Milletler tarafında sürdürülebilirlik hedefleri çerçevesinde önemli görülmüştür. Birleşmiş Milletler, küresel anlamda, devletler arası ilişkiler ve uluslararası ilişkiler düzleminde Batı dünyası ve Batı dünyasına yakın devletler açısından sürdürülebilirlik kavramları olarak “barış“, “adalet“, “güçlü kurumlar“ seçilmiştir. Serbest piyasa ekonomisi, temelli siyasal sistemlerin sarıldıkları can simidi olarak görülmektedir.
Bu nedenle, Birleşmiş Milletlerin sürdürülebilirlik kalkınma planı içinde olan “Barış“, “Adalet“ ve “Güçlü Kurumlar“ kavramları sürdürülebilir kalkınma çerçevesinde var olan siyasal sistemin devamlılığı açısından öne çıkmıştır. Birleşmiş Milletler (BM); Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları yoksulluğun son erdirilmesi, çevrenin korunması, iklim krizine karşı önlem alınması, refahın adil paylaşımı ve barışı hedeflemektedir. https://turkiye.un.org/tr/sdgs, E.T. 04.10.2024). Birleşmiş Milletler barışçıl toplumlar yaratma hedefini herkesin adalete erişimini sağlamak ve şeffaf etkili hesap verebilir kurumlar oluşturmak çerçevesinde ele almaktadır. Ayrıca, Birleşmiş Milletler şiddet ile ilgili her şeyin küresel anlamda her yerde azaltılmasını önemsediğini göstermeye çalışmaktadır. Batı liberal siyasal sisteminin en temel dayanağı olan hukukun üstünlüğünün hem ulusal hem de uluslararası sistemde korunması ve geliştirilmesi gerektiğini savunmaktadır.
Bu çalışmanın amacı, siyasal iletişim bağlamında sürdürülebilirlik çerçevesinde "barış" "adalet" ve "güçlü kurumlar" kavramlarını yapay zekâ çağında eleştirel bağlamda analiz etmektir. Ayrıca bahsedilen kavramların yeni teknolojik ve sosyal dinamikler ışığında nasıl evrildiğini ve hangi yeni anlam katmanları kazandığı analiz edilip yapay zekâ çağı ile bağlantılandırılacaktır.
SİYASAL İLETİŞİM BAĞLAMINDA SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK BARIŞ ADALET VE GÜÇLÜ KURUMLAR
Sürdürülebilirlik kavramı, insanların mevcut ihtiyaçlarını karşılarken, gelecek nesillerin kendi ihtiyaçlarını karşılayabilme kabiliyetini tehlikeye atmadan, doğal çeşitliliği ve çevrenin korunmasını sağlayan bir yaklaşım olarak tanımlanmaktadır. Bu bağlamda, çevrenin korunması, biyolojik çeşitliliğin korunması, ekosistemlerin dengesinin korunması, yoksulluğun giderilmesi, herkese sağlıklı yaşam, kaliteli eğitim, temiz su, temiz enerji, ekonomik büyüme, endüstriyel yenilikçilik, eşitsizliklerin giderilmesi, sürdürülebilir şehirler ve topluluklar, sorumlu üretim ve tüketim, iklim eylemi, sudaki yaşam, karasal yaşam, barış adalet ve güçlü kurumlar, (https://turkiye.un.org/tr/sdgs/16, E.T. 30.09.2024) olarak tanımlanmıştır. Birleşmiş Milletler tarafından kabul edilen ve sürdürülmesi gereken alanlar olarak kabul edilmiştir. Fakat bu başlıkların hayata geçirilebilirliği belirsiz görünmektedir. Bütün eleştirilerde buradan gelmektedir.
Sürdürülebilirlik Bağlamında Barış Kavramı
Barış kavramı, “toplumsal kargaşaların ve karışıklıkların olmaması durumu, kamusal sessizliğin hâkim olduğu devlet“ (Webster, 1993:1660) olarak tanımlanmaktadır. Devletin güvenliğinin ve toplumsal kuralların, hukuk, gelenek ve kamuoyu tarafından sağlandığı düzen barış düzeni olarak kabul görmektedir. Birleşmiş Milletler (BM) Kalkınma Hedeflerinde, şiddetin tüm biçimlerinin ve şiddete bağlı ölüm oranlarının her yerde büyük ölçüde azaltılması. Çocuk istismarının, sömürüsünün, ticaretinin ve çocuklara karşı şiddet ve işkencenin her türünün sona erdirilmesi (https://turkiye.un.org/tr/sdgs/16, E.T. 05.10.2024) bağlamında kullanılmaktadır. Birleşmiş Milletler sürdürülebilirlik kalkınma hedeflerinde, günümüz dünyasında oldukça artış gösteren şiddet olaylarının ve özellikle çocukların maruz kaldığı şiddet ve işkenceyi işaret etmektedir. Bu başlık altında eleştirel bağlamda işaret edilen bu durumun Birleşmiş Milletler tarafından ne kadar durdurulabildiği tartışma konusudur.
Devletlerarası ilişkilerde “barış“ kavramı anlaşma anlamında kullanılmaktadır. Neyin anlaşması? Sorusu bizi savaşlar sonucu yapılan anlaşmalara götürmektedir. Modern devletlerin ilk ortaya çıkışı ile sonuçlanan, XVII. yüzyıla kadar süren Avrupa hanedanları arası mezhep savaşları, 1618-48 yılları arasında gerçekleşen Otuz Yıl Savaşı olarak adlandırılır. Bu savaşlar sonunda 1648 yılında yapılan Westphalia Barışı ile yeni devletler sistemi ortaya çıkmıştır. Devlet egemenliğine dayalı modern uluslararası ilişkiler doğmuştur. Dolayısıyla her devlet kendi egemen sınırları içinde mutlak güce sahip olacak ve bu, diğer devletlerce tanınacaktır (Keyman, 2006: 4). Uzun süren savaşlar ile yüzyılın başında yaşanan, Birinci ve İkinci Dünya Savaşları sonrasında devletlerin üstünde yer alan ekonomik, siyasal ve hukuk kurumlarının barış ve adalet sağlaması için kurulması öngörülmüştür.
İkinci Dünya Savaşı sonrası barış kavramı ile ilgili akademik çalışmalar ortaya çıkmıştır. Hans J. Morgenthau, Barışın nasıl korunacağı konusunda çalışmalar yapılmıştır. (Morgenthau,1948:56). Barış çalışmaları temelini barışı tesis etmek üzerine yapılan çalışmalardan almaktadır. Barış tesisi çalışmaları farklı yaklaşımlardan beslenmektedir. Çatışma problemleri, soykırım, katliam gibi suçların önlenmesini hedeflemektedir. (Mason,2002:15).
Barış inşası kavramı ise çatışmaların durdurulmasını değil güvenliğin sağlanması için yapılması gerekenleri anlatmaktadır. Güvenliğin sağlanmasına önem veren kavram sosyo-ekonomik, yapısal, siyasi, kültürel istikrarın sağlanmasını amaçlamıştır. Barış inşası sürecinin sürdürülebilirliği, savaşın etkilediği toplumların temel gereksinimlerinin karşılandığı işlevsel yönetim yapıları ve güvenli bir ortamın yaratılmaya çalışıldığı çok yönlü ve çok aktörlü bir süreci kapsamaktadır (Özerdem, 2013: 9).
Barış kavramı pozitif barış ve negatif barış olarak ikiye ayrılmıştır. Negatif barış herhangi bir çatışma durumunda şiddet eyleminin gösterilmemesi durumunu ifade eder. Negatif barış, savaşın ya da şiddetli çatışmanın yok olmasından ötede doğrudan şiddetin var olmaması durumudur. (Dower, 2009:3). Raymond Aron ise, uzun ya da kısa vadede siyasi birimler arasındaki mücadelenin ertelenmesi olarak tanımlamaktadır. (David ve Barash,2014:6).
Pozitif barış sürecine bakıldığında ise devletler arası ilişkilerde eşitlik, uyum ve sosyal adalet kavramları devreye girmektedir. Galtung’un tanımlamasıyla, sosyal bir hedef olarak barış kavramı genişleyerek, sosyal adalet ve şiddetin özellikle de yapısal formda şiddetin olmamasını da kapsamaktadır. (Galtung,1990:131). Pozitif barış sürecini savunanlar özellikle eşitlik ve sosyal adalet amaçlarına ulaşabilmek için barışın kötüye kullanılmaması gerektiğini vurgulamaktadırlar. Pozitif barış, eşit ve adil toplumsal düzenin varlığının devam etmesinin yanı sıra ekolojik uyumu (Barash ve Webel, 2014:7) ifade etmektedir.
Küresel sistemde devletlerarası ilişkilerde tüm siyasal aktörlerin otoritesini kabul ettiği bir güç figürü üzerinden barışın olacağına inanan yaklaşımlarda vardır. Bu nedenle Birinci Dünya ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan uluslar üstü kuruluşlar bu görevi üstlenmiştir. Birleşmiş Milletler (BM), OECD, Avrupa Güvenlik ve İş birliği Teşkilatı, Avrupa Konseyi ve Dünya Ticaret Örgütü, gibi uluslararası örgütler Batı siyasal sistemini devamlılığı açısından barış sürecini ekonomi, siyaset ve toplumlar bağlamında güvence altına kendi çıkarlarına uygun olarak almıştır. Bu yaklaşımın alt yapısı, Hobbes’a aittir. Tüm unsurların ve aktörlerin kendisine tabi olduğu bir otoritenin varlığı mümkün olduğu durumlarda ise siyasi otoriteye bağlı bir barış mümkündür. Hobbes, “Of the Natural Condition of Mankind as Concerning Their Felicity and Misery“, Leviathan, çevrimiçi http://www.bartleby.com/34/5/13.htmlErişim Tarihi (07.07.2024).
Soğuk Savaşın bitmesi ile birlikte barışın tesis edilememesi çatışmaların, Balkanlar, Ortadoğu gibi bölgelerde artış göstermesi liberal barış teorisinin bağlandığı “demokrasi“ kavramı bir işe yaramamıştır. (Ryan, 2013: 27). Liberal Barış teorisinin yapısal şiddete, baskıya ve hegemonyaya engel olamadığı da görülmüştür (Richmond, 2008: 33). Ayrıca liberal barışın yukarıdan aşağıya bir bakış açısıyla barışı oluşturmaya ve faaliyetlerini yürütmeye çalışması (Mac Ginty, 2010: 395-396) yine kendi içinde savunduğu eşitlik ve demokrasi kavramları ile çelişmiştir.
Eleştirel açıdan bakıldığında, siyasal iletişim bağlamında barışın anlamı, toplumun ve devletlerin çıkarlarına göre farklı biçimlerde yorumlanabilir. Bazı devletler savaşırken barışı getirecekleri söylemini kullanmaktadır. Savaş sonrası barış süreçleri diplomatik müzakereler ile sürer. Bir anlamda da savaşın olmadığı durumu ifade eder ama tam açıklamaz. En geniş anlamıyla dünya siyasetinde üç durumdan bahsedilebilir: Savaş, savaşın olmaması ve barış. (Evans ve Newnham,2007:74). Barış mesajları, toplumsal uyumun sağlanması, çatışmaların önlenmesi ve çözülmesi amacıyla siyasal aktörler tarafından kullanılan stratejik siyasal iletişim araçlarıdır. Bu nedenlerle yapılan barış tanımlarının bir önem yoktur. Önemli olan küresel uluslararası sistemde devletlerin içinde bulundukları bölge de ve dünya da varolan duruma karşı kendi varoluşları tehlikede ise burada “barış“ kavramını nereye konumlandırmak gerekecektir.
Sürdürülebilirlik Bağlamında Adalet Kavramı
Adalet kavramı, bireyler arasında eşitlik, hak ve hukukun korunması, adil yargılama süreçlerinin işletilmesi sürecini anlatmaktadır. Sürdürülebilirlik bağlamında adalet kavramı, günümüzün toplumsal, ekonomik ve çevresel sorunlarını çözmeye yönelik bir kavramdır.
Birleşmiş Milletler (BM) sürdürülebilirlik bağlamında, hukukun üstünlüğünün ulusal ve uluslararası düzeylerde geliştirilmesi ve herkesin adalete eşit biçimde erişiminin güvence altına alınması olarak tanımlamıştır. Ayrıca “2030’a kadar yasa dışı para ve silah akışının büyük ölçüde azaltılması, çalınan varlıkların geri alınmasının güvence altına alınması ve organize suçun her türüyle mücadele edilmesi, yolsuzluk ve rüşvetin tüm biçimlerinin önemli ölçüde azaltılması açıklamasını da yapmıştır. https://turkiye.un.org/tr/sdgs, (E.T.07.10.2024).
Günümüz modern Batı ideoloji sistemine bağlı devletlerin adalet anlayışı köklerini, Antik Yunan’da bulmaktadır. Sokrates’e göre adalet Atina yasalarına koşulsuz itaat anlamına gelmektedir. Sokrates’in, adalet anlayışı, adalet ile hukuka bağlılığı özdeşleştirdiği anlaşılmaktadır (Karagöz, 2011: 17). Platon’da idealar evrenine ait bir kavram olarak karşımıza çıkar. Aristo’ya göre devleti ayakta tutan en önemli unsurlardan biri adalettir. (Ağaoğulları, 1998: 243).
Orta çağda adalet kavramının dinsel bir temele dayandırıldığı ve Tanrısal adalet anlayışının geçerli olduğu görülmektedir. David Hume, adalet ve mülkiyet teorisinde, insanlar kendisinin ve yakın çevresinin çıkarlarını gözetme yolunda doğal bir eylem içindedir ve kısa ve uzun vadeli çıkarların çakışması ya da birini tercih etmek zorunda kaldığında kısa vadeli olanları tercih etme eğilimindedir. (Yayla, 1992:56).
Liberal siyasal sistem için adalet, eşitlik, hakkaniyet ve insan haklarına dayalı bir kavram olarak ele alınmaktadır. Adalet, birey ve toplum arasında kaynakların ve fırsatların eşit bir şekilde paylaşılmasını, haksızlıkların giderilmesini ve dezavantajlı grupların korunmasını içermektedir. Liberal siyasal sistem adalet anlayışında devlet, bireyin davranışlarını genişleten ve güvence altına alan politikalar üzerine kurgulanır. Bu hareket alanı serbest ekonomik faaliyetler üzerine ve rekabete dayalı olmaktadır. Liberal toplum anlayışının insanlar arasındaki rekabetçi, bencil ve ekonomik çıkar anlayışı bu rekabeti düzenleyecek kurumları da ortaya çıkarmıştır.
Sosyalist adalet yaklaşımı köklerini Marks’ta bulur. Haklar ve adalet kavramlarının ve buna ilişkin teorilerin burjuva ideolojisinin temellerinden biri olarak kabul edildiğini söyler. (Peffer, 2001:316). Marksizme göre adaletin, sosyoekonomik eşitlik temelinde bir toplumsal yapıda kurulması mümkündür. Devlet, kapitalist sistemi sürdürmenin bir aracı olarak kullanıldığı için toplumsal adaleti sağlayamaz. Liberalizm adaleti, bireysel çıkar adı altında burjuva sınıfının çıkarlarına hizmet edecek bir şekilde tanımlamıştır. Marksist adalet anlayışı emeğin özgürlüğü üzerine toplumsal adaleti kurgulamıştır.
1960’lı yıllar ile birlikte çevre sorunlarının küresel boyutlara ulaşması, çevre sorunları ile ilgili sürdürülebilir adalet kavramını öne çıkarmıştır. Çünkü mevcut adalet anlayışı ile çevre sorunları çözülememektedir. Geleneksel adalet uygulanması sonucu toplum tarafından istenmeyen çevre sorunları ortaya çıkmaya başlamıştır (Des Jardins, 2006: 95).
Bu bağlamda, günümüzde, en fazla öne çıkan çevresel adalet yaklaşımı olmuştur. Çevresel sorunları, iklim değişikliği, kirlilik, kaynak tükenmesi, yoksul ve kırılgan toplulukları etkilediği göz önüne alındığında, çevresel adalet, bu toplulukların korunması ve iklim değişikliğine karşı alınan tedbirlerin eşit bir şekilde uygulanması gereklidir. Adalet, burada hem topluluklar arası hem de kuşaklar arası bir dengeyi gözetir. 1970’lerde, başta ABD olmak üzere, Batı ülkelerinde yoksulların kötü barınma koşullarını dile getirmek amacıyla kullanılmıştır. Kavramın bu şekilde kullanılması, çevresel adaletin sosyal adaletin bir uzantısı olarak algılanmasına yol açmıştır. Kavram her ne kadar liberal sistem içerisinde üretilmiş ise de bu sistemle ne kadar uzlaştığı konusunda tereddütler bulunmaktadır uzlaşılamayan konuların uzlaşılanlardan çok daha fazla olduğu kabul görmektedir (Leist, 2007:3).
Devamı için tıklayınız.