Trump’ın ateşkes anlaşmasını sağlamada önemli bir rol oynadığı şüphesiz. Ancak Ortadoğu’yu dönüştüren bir barış sağlayıcı olmak için daha fazla çalışması gerekiyor. Karşı karşıya olduğu başlıca sorunlar Gazze ve İran. Gazze’de, İsrail ve Hamas, kalan rehinelerin kurtarılmasını ve kalıcı bir ateşkese ulaşılmasını sağlayacak anlaşmanın ikinci aşaması konusunda farklı görüşlere sahip. Öte yandan, İran nükleer programını hızlandırıyor ve Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı Başkanı Rafael Grossi’ye göre “gaz pedalına sonuna kadar basmış“ durumda. Bu nedenle, Tahran, İsrail için varoluşsal bir tehdit olmaya devam ediyor. Her iki mesele de Trump ile İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu arasında Beyaz Saray’da yapılacak görüşmelerin ana gündem maddeleri olacak.
Trump, bu sorunları ayrı ayrı ele alabilir ve hatta ele almak zorunda kalabilir. Her biri kendi başına ciddi meselelerdir ve İran’ın nükleer programı küresel güvenliğe yönelik en büyük tehditlerden biridir. İran’ın nükleer silaha sahip olması durumunda, Suudi Arabistan da benzer bir bomba geliştirme çabasına girebilir ve bu durum, halihazırda dünyanın en istikrarsız bölgelerinden biri olan Ortadoğu’yu daha da tehlikeli hale getirebilir. Ancak Gazze ve İran meselelerini bir arada ele almak, bunları çözmenin en kolay yolu olabilir. Netanyahu, kalıcı bir ateşkese doğru ilerleme konusunda isteksiz davranıyor; çünkü bunun hükümetinin çökmesine ve erken seçimlere yol açmasından korkuyor. Ancak başbakan için İran’ın nükleer programını durdurmaktan daha önemli bir mesele yok. Bu, onun uzun siyasi kariyerinin merkezinde yer aldı. Örneğin, yıllar önce Knesset’te yaptığı konuşmalarda, İran’ın nükleer programını durdurmanın, “her sabah uyanmasının sebebi“ olduğunu belirtmişti. Trump, İsrail ile İran konusunda iş birliği yapmaya hazır olduğunu ne kadar net gösterirse, Netanyahu’nun Gazze konusunda zor kararlar alması o kadar kolay olacaktır.
Bu durum, Trump’ın askeri güce başvurmak için acele etmesi gerektiği anlamına gelmiyor. Trump, Tahran ile bir anlaşma yapmaya istekli olduğunu belirtti ve seçim kampanyası boyunca İran’ın nükleer programını durdurmak için maksimum baskı politikası uygulayacağını defalarca vaat etti. Muhtemelen bir anlaşmaya varmak için ekonomik baskı kullanmaya çalışacaktır. Ancak bu, Netanyahu ve Tahran’a diplomasi başarısız olursa İsrail’in İran’ın nükleer altyapısına yönelik saldırılarını destekleyeceğini net bir şekilde bildirmesi gerektiği anlamına geliyor. İsrail saldırılarını destekleme taahhüdü, Trump’ın İran ile diplomasi yürütme şansını artıracaktır; çünkü İranlı liderler başarısızlığın ağır sonuçlarını görecektir.
Öte yandan, Netanyahu için, İsrail’in en büyük—hatta varoluşsal—tehdidi olarak gördüğü İran konusunda ABD ile ortaklaşa benimsenmiş bir yaklaşımın olması, rehinelerin serbest bırakılması anlaşmasını tamamen uygulamak ve ateşkesi ilerletmek gibi zor siyasi kararları almasını kolaylaştıracaktır. Eğer başarılı olunursa, bu yaklaşım Trump yönetiminin savaşı kalıcı olarak sona erdirmesine, İsrail’in Arap ülkeleriyle yeni fırsatlar yakalamasına ve en önemlisi, ABD ve İsrail’in en tehlikeli Ortadoğu düşmanı olan İran’ın oluşturduğu tehdidi ele almasına olanak sağlayacaktır.
İlk Hamleyi Kim Yapacak?
Hamas-İsrail ateşkes anlaşmasının çerçevesi, Biden yönetiminin Mayıs 2024’te müzakere ettiği versiyondan çok az değişiklik gösterdi. Ancak Trump’ın anlaşmanın göreve başlamadan önce tamamlanmasında ısrar etmesi, anlaşmanın hayata geçirilmesini sağladı. Netanyahu, Trump’ın yeni Orta Doğu elçisi Steve Witkoff’a hayır demek istemedi; çünkü böyle yapmasının Trump ile ilişkisine zarar vereceğine inanıyordu. Mısır ve Katar ise anlaşmayı hayata geçirmenin Trump yönetimiyle iyi ilişkiler kurmak için erken bir fırsat sunduğunu düşündü. Muhtemelen Hamas’a da bu anlaşmayı kabul etmesinin lehine olduğunu söylediler; çünkü Trump döneminde bundan daha iyi bir anlaşma elde edemeyeceklerini biliyorlardı. Nitekim Trump, 2 Aralık’ta Truth Social’da “Rehineler göreve başladığım güne kadar serbest bırakılmazsa, bedelini ağır ödeyecekler“ şeklinde bir paylaşımda bulunmuştu.
Ancak bir anlaşmayı sonuçlandırmak başka, uygulamak başka bir meseledir. Anlaşma üç aşamadan oluşuyor ve ilk aşama ilerlemesine rağmen şimdiden çeşitli anlaşmazlıklara sahne oldu. Hamas, anlaşmanın sınırlarını test ediyor gibi görünüyor. Serbest bırakacağı rehinelerin isim listesini açıklamakta gecikti ve listede adı bulunan Arbel Yehud’u başlangıçta serbest bırakmadı. İsrail de buna karşılık olarak Filistinlilerin Gazze’nin kuzeyine dönmesini engelledi. Her ne kadar bu sorunlar aşılıp anlaşma devam etse de Hamas, İsrail’in Marwan Barghouti ve Ahmad Saadat gibi en önemli mahkumları serbest bırakmayı reddetmesi nedeniyle anlaşmadan vazgeçebilir. Şu an en büyük soru işareti, anlaşmanın ikinci aşamasının müzakere edilip edilemeyeceğidir. Hamas, İsraillilerin ciddi olmadığını düşünürse ve İsrailliler de Hamas’ın ciddiyetine inanmazsa, bu aşamanın gerçekleşmesi zorlaşabilir. İkinci aşama müzakerelerinin 3 Şubat’ta başlaması planlanıyor ve taraflar arasındaki farklılıklar ilk aşamanın tamamlanmasını bile riske atabilir.
Netanyahu, koalisyon ortaklarına, savaşı sonlandırma taahhüdünde bulunmadığını çünkü Maliye Bakanı Bezalel Smotrich’in ikinci aşamanın ilerlemesi halinde hükümeti düşürmekle tehdit ettiğini söyledi. Netanyahu ayrıca, Trump ve eski ABD Başkanı Joe Biden’dan, Hamas müzakereleri ciddiye almazsa veya anlaşmayı ihlal ederse İsrail’in savaşı yeniden başlatmasına izin verileceğine dair taahhütler aldığını savundu. Trump’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı Mike Waltz, bu taahhüdü doğruladı ve ABD’nin İsrail’e destek garantisi verdiğini açıkladı.
Başka bir deyişle, Hamas anlaşmayı ihlal ederse, Netanyahu hükümetini ve siyasi kariyerini riske atmadan rehineleri kurtarmak ve savaşı kalıcı olarak sona erdirmek gibi zor bir karar vermek zorunda kalmayacak. Hamas’ın bunu bilerek hareket etmesi muhtemel. Nitekim Hamas’ın baş müzakerecisi Halil el-Hayya, ateşkesin açıklandığı gün yaptığı militanca bir konuşmada 7 Ekim saldırılarını ve kitlesel katliamları bir “onur kaynağı“ olarak nitelendirerek bunun tekrar edilmesi gerektiğini ima etti.
Ancak, kimse Hamas’ın ideolojik içgüdülerini tamamen bastırarak tamamen rasyonel bir hesap yapmasını beklememeli. Yine de, Hamas'ın savaşta daha uzun bir ara vererek toparlanma fırsatı yakalamak adına kalıcı bir ateşkesin kendi çıkarına olduğunu görmesi mümkündür. Savaş sonrası Gazze’de Hamas’ın yönetimde kalmasını hiçbir İsrail hükümeti (ve uluslararası toplum) kabul etmemeli ve etmez. Bu durumun asla gerçekleşmemesini sağlamak ve bir güç boşluğu oluşmasını önlemek için Trump yönetimi, Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri ve diğer Arap ülkeleriyle birlikte geçici bir alternatif yönetim oluşturmak üzere çalışmalıdır. Reform sürecinde olan Filistin Yönetimi’nin kademeli olarak Gazze’ye dönüşü, bu geçici yönetimi destekleyebilir.
Hamas, en azından şimdilik, kenara çekilmeyi kabul edebilir. Grup, Gazze halkının ihtiyaçlarını düşük öncelikli görse de son olaylar, en azından kamuoyundaki algıya bir derece duyarlı olduklarını gösteriyor. Filistinliler, kuzeye geri dönememekten dolayı açıkça öfkelendiklerinde, Hamas ateşkes anlaşmasındaki yükümlülüklerini yerine getirmeye başladı. Hamas ayrıca, eğer şu anda iktidarda kalmakta ısrar ederse İsrail ile çatışmaların kaçınılmaz olduğunu ve Trump’ın büyük ihtimalle İsrail’i destekleyeceğini biliyor. Hamas liderleri, Gazze’de bir bölgesel ve uluslararası yönetimin kurulmasını, yardım ve yeniden inşa vaatleri nedeniyle memnuniyetle bile karşılayabilir. (Her halükarda, Hamas savaş sonrası Gazze’de kendini yeniden yapılandırmanın bir yolunu bulabileceğine inanabilir.)
Netanyahu ise İsrail’in anlaşmayı ihlal etmesi durumunda Hamas’ın anlaşmaya sadık kalması halinde bir bedel ödemesi gerekebileceğini fark etmelidir. Bu bedel yalnızca, kalan rehinelerin serbest bırakılmasını sağlayacağı için anlaşmayı genel olarak destekleyen İsrail kamuoyu ile sınırlı kalmayabilir, aynı zamanda Trump ile de olabilir. Trump, şimdiden bu anlaşmayı kendi zaferi olarak ilan etti ve başarısızlığının barış sağlayıcı imajını zedelemesini istemeyecektir. Gazze’de savaşın yeniden başlaması, Trump’ın İsrail-Suudi Arabistan normalleşmesini sağlama çabasını da neredeyse imkânsız hale getirecektir. Suudi Arabistan, İsrail’in Gazze’de varlığını sürdürdüğü sürece bir barış anlaşmasına yaklaşmayı reddetmektedir.
Baskı Noktaları
Elbette Netanyahu için Trump’ı memnun etmekten daha önemli olan şey başbakanlık koltuğunu korumaktır. Ancak Netanyahu’nun hükümetini riske atmayı ve bir seçimi göze almayı kabul edebileceği bir konu var: İran ve nükleer programı. Suudi Arabistan ile normalleşme Netanyahu’nun son dönemdeki önceliklerinden biri olsa da, İsrail’in varoluşsal bir tehdit olarak gördüğü İran’ı engellemek Netanyahu’nun siyasetini uzun zamandır şekillendiren en büyük kaygılarından biridir. İran’ın nükleer programına dair endişeleri, 1990’ların sonundaki ilk başbakanlık dönemine kadar uzanmaktadır ve Netanyahu bunu “Winston Churchill“ meselesi olarak tanımlamıştır.
Trump ile ABD’nin İran’ın nükleer programını kesin bir şekilde geriletecek bir politika izlemesi konusunda bir anlaşma yapmak, Netanyahu için büyük bir değer taşıyacaktır. Netanyahu, Gazze’deki savaşı bitirmek uğruna hükümetini riske atmayabilir. Ancak ABD’nin, her ne pahasına olursa olsun, İran’ın nükleer silah geliştirmesini engelleyeceğine dair Trump ile stratejik bir mutabakat sağladığına inanırsa, bu onun kararlarını etkileyebilir.
Pratikte Trump, çok daha büyük bir ekonomik baskı uygularken aynı zamanda Washington’un desteğini alan İsrail’in askeri gücü tehdidini kullanarak İran’a net bir mesaj vermeye çalışacaktır: diplomatik bir çözüm mümkündür, ancak İran, son 30 yılda inşa ettiği nükleer altyapıyı yok edecek askeri saldırılardan kaçınmak için bu fırsatı değerlendirmelidir. Bu mesaj, İran’ın müzakere etme teşvikini kesinlikle azaltmayacaktır. Aksine, İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkian ve Başkan Yardımcısı Muhammed Cevad Zarif, Biden yönetimiyle doğrudan görüşmeyi reddettikten sonra Trump yönetimiyle konuşmaya hazır olduklarını belirterek, Tahran’ın üzerindeki baskıyı hissettiğini göstermektedir.
Bunun için iyi sebepleri var: İran İslam Cumhuriyeti, son bir yılda dramatik bir şekilde zayıflamıştır. Direniş ekseninin sözde en değerli unsuru olan Hizbullah, İsrail tarafından ağır darbe almıştır. Esad rejiminin düşmesiyle birlikte, İran’ın Suriye üzerinden Lübnan’a uzanan kara bağlantısı büyük ölçüde ortadan kalkmış, aynı zamanda burada yaptığı büyük yatırımlar da boşa gitmiştir. İran’ın Nisan ve Ekim 2024’te İsrail’e yönelik saldırıları büyük ölçüde başarısız olmuş, İsrail’in Ekim ayındaki misilleme saldırıları İran’ın stratejik ve hava savunma sistemlerini yok etmiş, ayrıca balistik füze üretim kapasitesinin %90’ını devre dışı bırakmıştır. İran, hem dış hem de iç tehditler açısından hiç bu kadar savunmasız olmamıştı. Ülkede ciddi elektrik kesintileri yaşanmakta ve para birimi aşırı derecede zayıflamış durumdadır. İranlı ekonomist Morteza Afqah, “Yaptırımlar kaldırılmadıkça ülkenin ekonomiyi sürdürülebilir bir şekilde yönetmesi mümkün görünmüyor“ diyerek bu durumu özetlemiştir.
Yine de İran, nükleer programını geriye çekme ve balistik füze stokunu Trump veya Netanyahu’nun talep ettiği ölçüde azaltma konusunda hazır olmayabilir. Sonuçta Trump, İran’a yalnızca nükleer silah seçeneğini erteleyen 2015 nükleer anlaşmasını yetersiz bularak 2018’de anlaşmadan çekilmişti. Ancak İran, askeri güç tehdidinin İsrail tarafından bir blöf olmadığını bilmek zorundadır. İsrail güvenlik kuruluşlarının üyeleriyle yaptığımız son görüşmelerde, daha önce İran’ın nükleer tesislerine saldırmayı desteklemeyen bazı yetkililerin görüşlerinin değiştiğine tanık olduk. Bu değişim, kısmen 7 Ekim saldırılarının yarattığı travmadan, kısmen de İsrail’in Lübnan ve İran’daki askeri başarılarından kaynaklanıyordu. Hatta İran rejiminin kırılgan olduğuna ve pahalı nükleer altyapısının kaybının bir rejim değişikliğini tetikleyebileceğine dair giderek güçlenen bir inanç var.
Anlaşmanın Sanatı
Yine de İran’ın nükleer programına saldırmayı savunan İsrailli yetkililer, bunun yalnızca İsrail tarafından gerçekleştirilmemesi gerektiğini kabul etmektedir. Bunun yerine, ABD’nin maddi ve diplomatik desteğini, hatta doğrudan katılımını talep etmektedirler. Bu İsrail talebi, Trump tarafından Netanyahu ile yapılacak görüşmelerde gündeme getirilebilir. Görüşmeler, ateşkes anlaşmasının geleceği ve Suudi Arabistan ile normalleşme sürecinin nasıl yönetileceği gibi konuları da içerebilir.
Barış sağlama hedefleri göz önüne alındığında, Trump’ın İsrail’e bir savaşta destek vereceğini açıkça söyleme konusunda isteksiz olması mümkündür. Ancak İran’a yönelik maksimum baskı politikası savunucusu olarak Trump, artan ekonomik baskıyı ve güvenilir bir İsrail askeri tehdidini birleştirmenin müzakere yoluyla sonuç alma açısından en iyi yöntem olduğunu düşünebilir. Netanyahu ise Washington’un, Tahran’ın gerçekten nükleer silah programından vazgeçmeye hazır olup olmadığını anlamasına izin vermek adına askeri harekâttan bir süreliğine vazgeçmeyi kabul edebilir.
İsrail’in tehdidini güvenilir tutmak ve İran ile yapılacak herhangi bir müzakerede elini güçlü kılmak adına ABD, İsrail’e Fordow yakıt zenginleştirme tesisini yok edebilecek kabiliyetleri sağlamak zorunda olacaktır. Bu, İsrail’in mevcut silahlarıyla imha edemediği tek tesistir. Ancak Washington, İsrail’in, Trump’ın diplomatik çabalarının başarılı olma şansı olduğu sürece herhangi bir saldırı düzenlemeyeceğine dair kesin bir taahhüt vermesini istemelidir. Bununla birlikte, diplomasi başarısız olursa ve İsrail saldırıya geçerse, ABD kuvvetleri destekleyici bir rol oynayacak ve İran’ın füze saldırılarına karşı İsrail’i koruyacaktır. Ancak ABD, İran içinde herhangi bir doğrudan saldırı operasyonuna katılmayacaktır.
2015 nükleer anlaşmasının, ABD’nin Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi yaptırımlarını İran’a yeniden uygulamasına olanak tanıyan snapback mekanizmasının Ekim 2025’te sona ermesi, ABD-İran müzakereleri için bir son tarih belirleyebilir. Böyle bir son tarih, Washington’a ek bir baskı unsuru sağlayarak İran’ın sadece uranyum stoklayıp bir kısmını gizli tesislere yönlendirerek oyalama taktiği izlemesini engelleyebilir.
Şu anda Trump, Gazze’deki savaşı sona erdirme, rehineleri geri getirme ve İran’ın nükleer emellerini sınırlama konusunda iyi bir konumda bulunuyor. Hatta İsrail ile Suudi Arabistan arasındaki ilişkileri normalleştirebilir ve Filistinlilerin belirli somut kriterleri karşılaması şartıyla Filistin devletine giden bir yol oluşturabilir. Bütün bunları tek bir kurşun bile sıkmadan başarabilir. Eğer gerçekten barış sağlama niyetindeyse, bu yaklaşımı Netanyahu’ya önermelidir. Çabaları başarısız olabilir, ancak bugün başarı ihtimali geçmişe kıyasla daha yüksektir. Dış politikada çıkarlar nadiren bu kadar uyumlu hale gelir; dolayısıyla Trump, kendisinden önceki liderlerin yalnızca hayalini kurabildiği bir şeyi başarma fırsatına sahiptir.
(Foreign Affairs)
Çeviren: Hanife Şeyma SAY