Özet
Türk Dünyası ülkelerinin bağımsızlıklarını kazanması Sovyetler Birliği’nin 1991 senesinde dağılmasının ardından gerçekleşmiştir. Önceden bir bütünün bir parçası olarak giderilen her türlü siyasi, ekonomik ve sosyal ihtiyaçların sorumluluğu artık yeni kurulan bağımsız devletlerin kendi iç ve dış meselelerine dönüşmüştür. Yeni devlet oluşumlarının doğurduğu kaçınılmaz sonuçlarından biri sınırların belirlenmesidir ve bu sınır belirleme süreci yeni kurulan devletlerin yaşadığı en büyük sorundur. İşte Orta Asya Türk Devleri de kuruluşlarından bu yana çeşitli sınır sorunları yaşamıştır. Özellikle Hazar Denizi’nin statüsünün ve doğal kaynaklardaki hak sahiplerinin belirlenmesi konusunda çıkan anlaşmazlıkların çözümü kolay olmamıştır.
Ortaya çıkan bir diğer sonuç ise bölgesel güvenlik kaygılarının oluşumudur. Dağılma öncesi Sovyetler Birliği’nin güvenlik şemsiyesi içinde bulunan ülkelerin bağımsız ordu kurması, savunma sanayine yatırım yapması, teçhizatını güçlendirmesi için yine kollektif bir güvenlik sistemine ihtiyaç duyması kaçınılmaz olmuştur. Bu bağlamda üye olunan Kolektif Güvenlik Anlaşması Örgütü ve Şangay İş-birliği Örgütü’nün Orta Asya coğrafyasındaki etkileri incelenecektir. Görece yeni bir uluslararası örgüt olan Türk Devletleri Teşkilatı’nın da kolektif güvenliği kapsayan bir misyona sahip olmasının önemi ve bu süreçte izlenmiş/izlenecek olan politikalar incelenecektir.
Giriş
20. Yüzyılın son çeyreği büyük değişiklikleri beraberinde getirmiştir. Kuşkusuz ki Sovyetler Birliği’nin dağılışının sebepleri hem dönem içinde hem de sonrasında birçok düzlemde tartışılmıştır. Bu denli büyük bir devletin dağılmasının ana etmenleri arasında ABD ile girmiş olduğu güç mücadelesi, ekonomik sıkıntılar ve radikal ideolojik değişiklikler yatmaktadır. Sovyetler Birliği’nin dağılış sebeplerinin ardından doğurduğu çok önemli sonuçları da olmuştur. Çok geniş bir coğrafyayı ve nüfusu kapsayan SSCB’nin dağılmasıyla bağımsızlıklarını kazanan birçok devlet yeni ülkelerinin sınırlarını belirleme sürecine girmiştir. Sınır belirleme sürecinde özellikle Orta Asya devletleri arasında Hazar Denizi’nin statüsü ve paylaşımı yakın bir tarihe kadar çözülememiştir. Bununla birlikte artık SSCB’nin güvenlik çatısında bulunmuyor olmaları güvenlik kaygılarını artırmıştır. Ülkelerin kendi ordularını kurmaları, savunma sanayi geliştirmeleri, teçhizat donanımını artırmaları; hepsi bir sorun ve sorumluluk olarak ortaya çıkmıştır.
Bulunulan coğrafyanın Dünya Hâkimiyet teorilerinden “Kara Hâkimiyeti“ başta olmak üzere diğer jeopolitik teorileri bölgenin stratejik değerini belirtmiştir. Jeopolitik çalışmaların öncü isimlerinden Mackinder, ünlü Kara Hâkimiyeti Nazariyesi’nde, Türkistan’ı da kapsayan Kalpgâh’a (Heartland) hâkim olan gücün tüm dünyaya hâkim olacağını savunmuştur.[1] Afganistan, Çin, Hindistan, Pakistan, İran, Karadeniz ve Hazar Denizi tarafından çevrelenen bu alanın doğal kaynak rezervleri, dokunulmamış toprakları, jeopolitik konumu, özellikle Rusya Çin ve Amerika Birleşik Devletleri için iştah kabartıcıdır.
Türk Cumhuriyetleri Rusya öncülüğünde 1992 yılında Özbekistan-Taşkent’te Kolektif Güvenlik Anlaşması imzalanmıştır. Bu anlaşma ile bölgede kolektif güvenliğin sağlanmasının ana hattı belirlenmiştir. Her ne kadar amacı güvenliği sağlamak olsa da KGA’nın Rusya’nın çıkarlarını korumaya yönelik hareket ettiğini söylemek doğru olacaktır. Bu iddiayı örnekler ile temellendirmek gerekirse; 2010 yılında Kırgızistan’ın güneyinde etnik gruplar arasında çıkan çatışmalarda Bişkek Hükümeti’nin talebine rağmen KGA, bunu bir iç mesele olarak değerlendirerek müdahalede bulunmamıştır. Yine 2020 yılında Kırgızistan’da meydana gelen olaylara da müdahale gösterilmemiştir.[2] İç mesele olarak değerlendirilmesi mümkün olmayan 2021 senesinde Kırgızistan ve Tacikistan arasında yaşanan çatışma ve 2020 senesinde Azerbaycan-Ermenistan arasında yaşanan savaşa KGA’nın tutumu benzer olmuş, söylemin ötesine geçen bir uygulama olmamıştır.[3] Elle tutulur tek müdahale olarak sayılabilecek olay 2022 senesinde Kazakistan’da başlayan hükümet karşıtı gösterilere verilen 3700 kişilik askeri destektir. Fakat burdan da anlaşılabileceği üzere Kırgızistan’nın iç meselesine destek vermeyen KGA Kazaistan’ın iç meselesine destek vermiştir. KGA’nın bu çelişkili tutumu Türk Cumhuriyetleri’nin güvenlik kaygılarını daha da artırmıştır.
Türk Cumhuriyetlerinin üye olduğu bir diğer iş-birliği Şanhay İşbirliği Örgütü’dür. ‘Şanhay Beşlisi’olarak tanımlanan kurucu ülkeler; başta Rusya ve Çin olmak üzere, Kırgızistan, Kazakistan ve Tacikistandır. Bu Türk Cumhuriyetleri uzun yıllarca gerilimli ilişkiler yaşaya Rusya ve Çin arasında adeta bir tampon bölge konumudundadır. Ana amacı bölgesel güvenliği sağlamak, sınır anlaşmazlıklarını çözmek, askeri yeterliliği ve güvenliği artırmaktır. 1997, 1998, 1999 ve 2000 yılında düzenlenen zirvelerden sonra 2001 yılında zirveye Özbekistan’ın da katılımıyla “Şanhay İşbirliği Teşkilatı“ resmi olarak kurulmuştur.
Bu zirvede alınan kararlar ile teşkilatın amaçları; karşılıklı güveni sağlamak, bölgede barış, güvenlik ve demokratik işleyişi devam ettirmek, çıkan sorunlara ortaklaşa çözüm aramak, diğer devletler ve teşkilatlar ile ilişkileri geliştirmek ve uluslararası çatışmaları önlemektir. [4]
Çin’in etkisi ile ŞİÖ’nün ortaya koyduğu bir ABD karşıtı bakış açısı mevcuttur. Bu bağlamda ŞİÖ Kırgızistan ve Özbekistan’da bulunan NATO’ya bağlı ABD üslerini kapattırmıştır. Özellikle Çin ve Rusya’nın kendi bölgelerine yakın bir konumda ABD varlığı istememeleri anlaşılır bir durumdur.
Söz konusu işbirliği ekonomik, askeri ve siyasal alanda bölge ülkelerine avantaj sağlasa da ŞİÖ’de KGA’ya benzer şekilde üye ülkelerinin güvenliğini sağlamak konusunda yetersiz kalmıştır. Kırgızistan’da meydana gelen Lale Devrimi sırasında Rusya ve Çin sessiz kalmışlardır. İşte bu ve benzeri olaylar Türk Cumhuriyetleri’nin daha etkin bir iş-birliğine olan ihtiyaçlarını gözler önüne sermektedir.
Türk Devletleri Teşkilatı ve Bölgesel Güvenlik
Yukarıda bahsedilen sebepler Türk Cumhuriyetleri’nin askeri, ekonomik ve siyasi alanda iş-birliği arayışlarını artırmıştır. 1992 yılında Türkiye ile girilen olumlu ilişkiler zamanla durağanlaşmış ve 2009 senesinde imzalanacak Nahcıvan Anlaşmasıyla kurulanacak Türk Keneşi’ne kadar istenen verimli ilişkiler kurulamamıştır. Belli aralıklarla düzenlenen zirveler sonucunda 2021 yılında bu kurum adını Türk Devletleri Teşkilatı olarak değiştirmiştir. 2021 senesinde belirlenen 2040 Vizyon raporu sonrasında ilişkiler her gün gelişerek devam etmiştir. 1990’lı yıllarda gerekli ortamların oluşamaması sebebiyle hayata geçirilemeyen projeler son dönemde hızla uygulamaya geçilmiştir. Türkiye’nin liderliğinde gelişen bölgesel güçlenme ve kazan kazan politikası olumlu seyretmektedir. Özellikle Türk savunma sanayisinin gelişimiyle Türk Devletleriyle paylaşılan imkanlar bölgedeki güvenlik kaygılarını azaltmaktadır. TDT ülkelerinin çeşitli potansiyellerinin birleşimiyle meydana gelen iş-birliği üye devletlere çok yönlü fayda sağlamaktadır.
ŞİÖ ve KGA’da bulunan kurucu devletin çıkarlarının gözetilmesi handikapı TDT’de bulunmamaktadır. Bölgede realist bir kolektif güvenliğin varlığına temel atması Türk Devletleri’nin gözünde teşkilatın önemini artırmaktadır. Özellikle Yukarı Karabağ’da Azerbaycan’ın yanında yer alarak atılan adımlar neticesinde Ermenistan ve Azerbaycan arasındaki savaşın sona ermesinde TDT’nin rolü çok büyüktür. Türkiye bu krizde İngiltere savunma bakanının deyimiyle- “oyun değiştirici“ bir rol oynamıştır.[5] Asıl amacı kolektif güvenliği sağlamak olan KGA ve ŞİÖ’nün seçici davranarak görevlerini icra etmediği bu durumla bir kez daha gözler önüne serilmiştir.
İlk defa gönüllü olarak bir araya gelen ve hegemonik ilişkilerden bağımsız olarak örgütlenen TDT, bölgeye yönelik nüfuz politikalarının olmaması ve aksine iş-birliği ve bütünleşme idealinde olması yönüyle diğer uluslararası örgütlerden ayrılmaktadır. Bu durum üyeleri için de ayrı bir önem arz etmektedir. [6]
Türk Dünyası ülkelerinin bağımsızlıklarını kazanması Sovyetler Birliği’nin 1991 senesinde dağılmasının ardından gerçekleşmiştir. Önceden bir bütünün bir parçası olarak giderilen her türlü siyasi, ekonomik ve sosyal ihtiyaçların sorumluluğu artık yeni kurulan bağımsız devletlerin kendi iç ve dış meselelerine dönüşmüştür. Yeni devlet oluşumlarının doğurduğu kaçınılmaz sonuçlarından biri sınırların belirlenmesidir ve bu sınır belirleme süreci yeni kurulan devletlerin yaşadığı en büyük sorundur. İşte Orta Asya Türk Devleri de kuruluşlarından bu yana çeşitli sınır sorunları yaşamıştır. Özellikle Hazar Denizi’nin statüsünün ve doğal kaynaklardaki hak sahiplerinin belirlenmesi konusunda çıkan anlaşmazlıkların çözümü kolay olmamıştır.
Ortaya çıkan bir diğer sonuç ise bölgesel güvenlik kaygılarının oluşumudur. Dağılma öncesi Sovyetler Birliği’nin güvenlik şemsiyesi içinde bulunan ülkelerin bağımsız ordu kurması, savunma sanayine yatırım yapması, teçhizatını güçlendirmesi için yine kollektif bir güvenlik sistemine ihtiyaç duyması kaçınılmaz olmuştur. Bu bağlamda üye olunan Kolektif Güvenlik Anlaşması Örgütü ve Şangay İş-birliği Örgütü’nün Orta Asya coğrafyasındaki etkileri incelenecektir. Görece yeni bir uluslararası örgüt olan Türk Devletleri Teşkilatı’nın da kolektif güvenliği kapsayan bir misyona sahip olmasının önemi ve bu süreçte izlenmiş/izlenecek olan politikalar incelenecektir.
Giriş
20. Yüzyılın son çeyreği büyük değişiklikleri beraberinde getirmiştir. Kuşkusuz ki Sovyetler Birliği’nin dağılışının sebepleri hem dönem içinde hem de sonrasında birçok düzlemde tartışılmıştır. Bu denli büyük bir devletin dağılmasının ana etmenleri arasında ABD ile girmiş olduğu güç mücadelesi, ekonomik sıkıntılar ve radikal ideolojik değişiklikler yatmaktadır. Sovyetler Birliği’nin dağılış sebeplerinin ardından doğurduğu çok önemli sonuçları da olmuştur. Çok geniş bir coğrafyayı ve nüfusu kapsayan SSCB’nin dağılmasıyla bağımsızlıklarını kazanan birçok devlet yeni ülkelerinin sınırlarını belirleme sürecine girmiştir. Sınır belirleme sürecinde özellikle Orta Asya devletleri arasında Hazar Denizi’nin statüsü ve paylaşımı yakın bir tarihe kadar çözülememiştir. Bununla birlikte artık SSCB’nin güvenlik çatısında bulunmuyor olmaları güvenlik kaygılarını artırmıştır. Ülkelerin kendi ordularını kurmaları, savunma sanayi geliştirmeleri, teçhizat donanımını artırmaları; hepsi bir sorun ve sorumluluk olarak ortaya çıkmıştır.
Bulunulan coğrafyanın Dünya Hâkimiyet teorilerinden “Kara Hâkimiyeti“ başta olmak üzere diğer jeopolitik teorileri bölgenin stratejik değerini belirtmiştir. Jeopolitik çalışmaların öncü isimlerinden Mackinder, ünlü Kara Hâkimiyeti Nazariyesi’nde, Türkistan’ı da kapsayan Kalpgâh’a (Heartland) hâkim olan gücün tüm dünyaya hâkim olacağını savunmuştur.[1] Afganistan, Çin, Hindistan, Pakistan, İran, Karadeniz ve Hazar Denizi tarafından çevrelenen bu alanın doğal kaynak rezervleri, dokunulmamış toprakları, jeopolitik konumu, özellikle Rusya Çin ve Amerika Birleşik Devletleri için iştah kabartıcıdır.
Türk Cumhuriyetleri Rusya öncülüğünde 1992 yılında Özbekistan-Taşkent’te Kolektif Güvenlik Anlaşması imzalanmıştır. Bu anlaşma ile bölgede kolektif güvenliğin sağlanmasının ana hattı belirlenmiştir. Her ne kadar amacı güvenliği sağlamak olsa da KGA’nın Rusya’nın çıkarlarını korumaya yönelik hareket ettiğini söylemek doğru olacaktır. Bu iddiayı örnekler ile temellendirmek gerekirse; 2010 yılında Kırgızistan’ın güneyinde etnik gruplar arasında çıkan çatışmalarda Bişkek Hükümeti’nin talebine rağmen KGA, bunu bir iç mesele olarak değerlendirerek müdahalede bulunmamıştır. Yine 2020 yılında Kırgızistan’da meydana gelen olaylara da müdahale gösterilmemiştir.[2] İç mesele olarak değerlendirilmesi mümkün olmayan 2021 senesinde Kırgızistan ve Tacikistan arasında yaşanan çatışma ve 2020 senesinde Azerbaycan-Ermenistan arasında yaşanan savaşa KGA’nın tutumu benzer olmuş, söylemin ötesine geçen bir uygulama olmamıştır.[3] Elle tutulur tek müdahale olarak sayılabilecek olay 2022 senesinde Kazakistan’da başlayan hükümet karşıtı gösterilere verilen 3700 kişilik askeri destektir. Fakat burdan da anlaşılabileceği üzere Kırgızistan’nın iç meselesine destek vermeyen KGA Kazaistan’ın iç meselesine destek vermiştir. KGA’nın bu çelişkili tutumu Türk Cumhuriyetleri’nin güvenlik kaygılarını daha da artırmıştır.
Türk Cumhuriyetlerinin üye olduğu bir diğer iş-birliği Şanhay İşbirliği Örgütü’dür. ‘Şanhay Beşlisi’olarak tanımlanan kurucu ülkeler; başta Rusya ve Çin olmak üzere, Kırgızistan, Kazakistan ve Tacikistandır. Bu Türk Cumhuriyetleri uzun yıllarca gerilimli ilişkiler yaşaya Rusya ve Çin arasında adeta bir tampon bölge konumudundadır. Ana amacı bölgesel güvenliği sağlamak, sınır anlaşmazlıklarını çözmek, askeri yeterliliği ve güvenliği artırmaktır. 1997, 1998, 1999 ve 2000 yılında düzenlenen zirvelerden sonra 2001 yılında zirveye Özbekistan’ın da katılımıyla “Şanhay İşbirliği Teşkilatı“ resmi olarak kurulmuştur.
Bu zirvede alınan kararlar ile teşkilatın amaçları; karşılıklı güveni sağlamak, bölgede barış, güvenlik ve demokratik işleyişi devam ettirmek, çıkan sorunlara ortaklaşa çözüm aramak, diğer devletler ve teşkilatlar ile ilişkileri geliştirmek ve uluslararası çatışmaları önlemektir. [4]
Çin’in etkisi ile ŞİÖ’nün ortaya koyduğu bir ABD karşıtı bakış açısı mevcuttur. Bu bağlamda ŞİÖ Kırgızistan ve Özbekistan’da bulunan NATO’ya bağlı ABD üslerini kapattırmıştır. Özellikle Çin ve Rusya’nın kendi bölgelerine yakın bir konumda ABD varlığı istememeleri anlaşılır bir durumdur.
Söz konusu işbirliği ekonomik, askeri ve siyasal alanda bölge ülkelerine avantaj sağlasa da ŞİÖ’de KGA’ya benzer şekilde üye ülkelerinin güvenliğini sağlamak konusunda yetersiz kalmıştır. Kırgızistan’da meydana gelen Lale Devrimi sırasında Rusya ve Çin sessiz kalmışlardır. İşte bu ve benzeri olaylar Türk Cumhuriyetleri’nin daha etkin bir iş-birliğine olan ihtiyaçlarını gözler önüne sermektedir.
Türk Devletleri Teşkilatı ve Bölgesel Güvenlik
Yukarıda bahsedilen sebepler Türk Cumhuriyetleri’nin askeri, ekonomik ve siyasi alanda iş-birliği arayışlarını artırmıştır. 1992 yılında Türkiye ile girilen olumlu ilişkiler zamanla durağanlaşmış ve 2009 senesinde imzalanacak Nahcıvan Anlaşmasıyla kurulanacak Türk Keneşi’ne kadar istenen verimli ilişkiler kurulamamıştır. Belli aralıklarla düzenlenen zirveler sonucunda 2021 yılında bu kurum adını Türk Devletleri Teşkilatı olarak değiştirmiştir. 2021 senesinde belirlenen 2040 Vizyon raporu sonrasında ilişkiler her gün gelişerek devam etmiştir. 1990’lı yıllarda gerekli ortamların oluşamaması sebebiyle hayata geçirilemeyen projeler son dönemde hızla uygulamaya geçilmiştir. Türkiye’nin liderliğinde gelişen bölgesel güçlenme ve kazan kazan politikası olumlu seyretmektedir. Özellikle Türk savunma sanayisinin gelişimiyle Türk Devletleriyle paylaşılan imkanlar bölgedeki güvenlik kaygılarını azaltmaktadır. TDT ülkelerinin çeşitli potansiyellerinin birleşimiyle meydana gelen iş-birliği üye devletlere çok yönlü fayda sağlamaktadır.
ŞİÖ ve KGA’da bulunan kurucu devletin çıkarlarının gözetilmesi handikapı TDT’de bulunmamaktadır. Bölgede realist bir kolektif güvenliğin varlığına temel atması Türk Devletleri’nin gözünde teşkilatın önemini artırmaktadır. Özellikle Yukarı Karabağ’da Azerbaycan’ın yanında yer alarak atılan adımlar neticesinde Ermenistan ve Azerbaycan arasındaki savaşın sona ermesinde TDT’nin rolü çok büyüktür. Türkiye bu krizde İngiltere savunma bakanının deyimiyle- “oyun değiştirici“ bir rol oynamıştır.[5] Asıl amacı kolektif güvenliği sağlamak olan KGA ve ŞİÖ’nün seçici davranarak görevlerini icra etmediği bu durumla bir kez daha gözler önüne serilmiştir.
İlk defa gönüllü olarak bir araya gelen ve hegemonik ilişkilerden bağımsız olarak örgütlenen TDT, bölgeye yönelik nüfuz politikalarının olmaması ve aksine iş-birliği ve bütünleşme idealinde olması yönüyle diğer uluslararası örgütlerden ayrılmaktadır. Bu durum üyeleri için de ayrı bir önem arz etmektedir. [6]
Devamı için...