GİRİŞ
2008-2009 krizi, neo-liberal küreselleşme sürecinin merkezinde yaşanan ve önemli dönüşümleri beraberinde getiren kritik bir eşik olarak nitelendirilebilir. Söz konusu dönüşümlerin başında, artan gelir adaletsizliği ve küresel demokrasinin izleyeceği seyir gelmektedir. Bu kapsamda, bu makalenin amacı, küresel kriz sonrasında yaşanan gelişmelerin gerek sanayileşmiş ülkelerde gerekse de yükselen ekonomilerde demokrasinin geleceğini ne yönde etkileyeceğini tartışmaktır. Bu noktada iki temel kavram arasında ayrım yapmanın faydalı olacağını düşünüyorum: (a) Küreselleşmenin demokratikleşmesi süreci ve (b) ulusal devlet sınırları içinde mevcut demokratik rejimlerin küresel düzlemdeki geleceği.
Son dönemde, “küreselleşmenin demokratikleşmesi sürecine“ bak- tığımızda bazı olumlu gelişmeler olduğunu gözlemliyoruz. “Batı-sonrası“, “Amerika sonrası“ veya “hegemonya sonrası“ dünya olarak nitelendirebileceğimiz bir uluslararası siyaset ortamında yükselen güçlerin de giderek daha fazla oranda küresel yönetişim mekanizmalarına katıldıkları, G-20 gibi kurumsal yapıların ön plana çıktığı, özellikle BRICS (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika’nın İngilizce kısaltması) ülkelerinin daha önceden Batılı ülkelerin hakimiyetinde olan IMF, Dünya Bankası ve DTÖ gibi uluslararası kurumlarda seslerini duyurmaya başladıkları “çok kutuplu“ bir döneme girdiğimizi öne sürmek mümkündür (Kupchan, 2012; Lebow and Reich, 2014). Belirtmek gerekir ki mevcut hegemonik dönüşüm süreci, küresel kriz öncesinde, literatürde tartışılmaya başlanmıştır. Ancak güç dengelerindeki hızlı dönüşümüne bu dönüşümün karar verme mekanizmalarına yansımasının küresel kriz ve sonrası dönemde ciddi ivme kazandığı da altı çizilmesi gereken bir diğer gerçektir. Küreselleşmenin demokratikleşmesi vs. demokrasinin küreselleşmesi“ bağlamında ele aldığımızda, hegemonik dönüşüm tartışmaları önemli bir paradoksa işaret etmektedir: Çin ve Rusya gibi otoriter rejimler tarafından yönetilen ülkeler, “demokratikleşme“ kavramını “küreselleşmenin demokratikleşmesi“ ile özdeşleştirmekte, “tek kutuplu“ dünyadan “çok-kutuplu“ dünyaya geçiş süreci olarak algılamaktadırlar.
Diğer taraftan “demokrasinin küreselleşmesi“ dinamiklerine baktığımızda ortaya hiç de iyimser bir tablonun çıkmadığı görülmektedir. Hatta bir adım daha ileri gidip, küresel krizin asıl kaybedenini araştırdığımızda, listenin başında “demokrasi“ kavramının geldiğini iddia etmek mümkündür. Demokrasinin geleceği sorunsalına gerek sanayi-leşmiş “kuzey“ ülkeleri, gerekse de yükselen “güney“ ülkeleri ekseninde yaklaştığımızda karmaşık bir tablo ile karşılaşıyoruz: Demokrasinin beşiği olarak kabul edebileceğimiz ABD ve Avrupa Birliği üyesi ülkelerde demokrasinin nitelik itibarıyla ciddi bir sınavdan geçtiği görülüyor. Bu bağlamda, yükselen güçlere baktığımızda Çin ve Rusya gibi otoriter rejimler tarafından yönetilen ülkelerin ön plana çıkmaları, demokrasinin geleceği açısından ciddi kaygılar uyandırıyor. Özellikle Çin’in hızlı büyümesinin meyvelerini geniş kitlelere yayma konusundaki başarısı,1 kapitalizmin uzun vadede demokratik olmayan ortamlarda da başarılı ola- bileceği olasılığını gündeme getirerek, özellikle ABD’nin ve Avrupa’nın ekonomik dinamizmini kaybettiği bir ortamda demokrasinin geleceği ile ilgili de önemli kuşkuları ve soru işaretlerini tetikliyor.2 Madalyonun diğer tarafında, yükselen ülkeler gurubunun bütününü ele aldığımızda, özellikle Latin Amerika bağlamında, birçok ülkenin hızlı büyüme ve gelişme süreçlerini nispeten demokratik ortamlarda gerçekleştirmeyi başarmış olmaları, demokrasinin küresel eksende geleceği konusunda daha iyimser yorumlarda bulunmamıza da olanak sağlıyor. Diğer taraftan “demokratik yükselen ülkeler“ gurubunda da gerek ekonomik dengesizlikler, gerek mevcut demokratik sistemlerin performansı ve niteliği açısından önemli sorunlar yaşandığını gözlemliyoruz. Bu da ‘demokratik yükselen güçlerde bile’ demokrasinin geleceğinin pek de parlak olmadığı riskini ciddi bir şekilde mercek altına almamızı gerektiriyor. Kısacası, demokrasi-kapitalizm ilişkisi bağlamında muhtemelen son elli yılın en karmaşık ve belirsiz dönemine girmiş bulunuyoruz.
SANAYiLEŞMiŞ KAPiTALiZMiN DERiNLEŞEN DEMOKRASi AÇIKLARI
Tanınmış siyaset bilimci Larry Diamond, demokrasinin son on yılda küresel düzeyde bir durgunluk dönemine girdiğini ifade etmektedir (2014). Demokrasinin merkezi konumunda bulunan sanayileşmiş kuzey ülkelerinde ekonomik ve siyasi açıdan ciddi sıkıntılar yaşandığı bir gerçek. Sanayileşmiş ülkelerin kriz sonrası performansı ve bu ülkelerde demokrasinin geleceği ile ilgili ciddi kaygılar uyandırabilecek gelişmeler yaşan- maktadır. Bu kaygıların temelinde, küresel krizin yarattığı yıkımın yeterince iyi yönetilememesi ve bu durumun geniş halk kitleleri üzerinde bıkkınlık yaratması yatmaktadır. Küresel krizin nedenleri incelendiğinde, aşırı finansallaşma ve büyük yatırım bankalarının iyi denetlenememesi temel faktörler olarak öne çıkmaktadır (Baker, 2010).3 Ancak krizin maliyetine baktığımızda, uygulanan katı kemer sıkma politikaları neticesinde, yükün büyük ölçüde krizde hiçbir payı olmayan geniş kitlelerce üstlenildiğini görüyoruz. Özellikle Avrupa Birliği bağlamında, kriz sonrası dönemde, refah devletinin zayıfladığı ve gelir eşitsizliklerinin giderek arttığı bir dönemden geçiyoruz (Crouch, 2009). Wolfgang Streeck and Armin Schafer’in vurguladığı üzere Avrupa, “daimi kemer sıkma“ dönemine girmiş bulunuyor (Streeck ve Schafer, 2013). Neoliberal küreselleşmenin son otuz yılda yarattığı gelir adaletsizliği, daimi kemer sıkma odaklı hakim ekonomik paradigma, gelişmiş Batı demokrasilerinde demokratik norm ve değerlerin aşınması riskini ortaya çıkardı. Avrupa Birliği vatandaşları, gittikçe artan oranda siyaset alanının daraldığını, iktidarların değişmesinin mevcut politika tercihlerini etkilemeyeceğini düşünme- ye başladı. Batı demokrasilerinde halkların depolitizasyon sürecine girmeleri, mevcut ekonomik paradigmaların siyasi yansımaları hakkında Batı demokrasileri açısından yeni sorunları gündeme getirdi. Zira kitlesel işsizlik, zayıf ekonomik büyüme performansı, gerileyen sosyal devlet anlayışı, artan gelir adaletsizliği ve mevcut siyaset kurumlarının bu sorunları çözmekteki başarısızlığı Avrupa demokrasilerini oldukça zorlamaktadır (Wade, 2013).
Gelir dağılımının gerek ABD gerekse Avrupa Birliği ülkelerinde giderek bozulması ve nüfusun çok küçük bir bölümünün yaratılan gelir ve servetten aşırı pay almaları toplumsal dengeleri ve sosyal dayanışma olgusunu olumsuz yönde etkilemektedir. Son yıllarda birçok iktisatçı ve sosyal bilimci gelir ve servet dağılımındaki aşırı adaletsizliklerin kapitalizmin ve demokrasinin geleceğini ciddi şekilde tehdit ettiğini ifade etmektedir (Piketty, 2014; Stiglitz 2013; Streeck, 2011; Wade, 2013). Bu bağlamda, sosyal boyutu giderek geri plana itilen liberal demokrasilerde, demokrasinin anlamını kaybetmeye başladığını ve demokrasinin içi boşaltılmış, yüzeysel bir kavram haline geldiğini vurgulamamız abartılı bir yaklaşım olmayacaktır.
Kriz sonrası ABD bağlamında, Obama yönetimi tarafından gerçekleştirilmeye çalışılan sağlık reformu çabaları, ABD’de egemen olan Anglosakson kapitalizmi, Avrupa tarzı “sosyal piyasa kapitalizmine“ dönüştürme konusunda önemli bir adım olarak nitelendirilebilir. Ancak Amerika’da- ki muhafazakar çevrelerden gelen yoğun tepkiler kapsamlı bir sağlık reformu ve sosyal devlet inşa etme süreci bağlamında önemli bir engel oluştur- maktadır. Dolayısıyla, bugüne kadarki uygulamaları itibarıyla Obama reformlarını önemli, fakat oldukça sınırlı bir adım olarak nitelendirebiliriz. Benzer bir piyasa muhafazakarlığını, üstelik daha sert bir şekilde, finansal sistemin regülasyonu alanında gözlemliyoruz. Kriz sonrası dönemde finans sistemini daha fazla kontrol altına almaya yönelik çabalar gerek ABD gerekse de Avrupa’da güçlü finans lobileri tarafından engellenmektedir. Bu da ileri demokrasilerin kamu yararı çerçevesinde, güçlü baskı guruplarının kontrol altına alabilme konusunda ciddi sınırlarla karşılaştıklarına ve dev- let mekanizmalarının özel çıkarlar çerçevesinde “ele geçirildiğine“ açık işaret olarak okunmalıdır (Baker, 2010).
Finansal sistemin düzenlenmesi açısından yaşanan başarısız örneklerin yanında, kriz yönetim stratejisi açısından da büyük sorunların ortaya çıktığını gözlemliyoruz. Krizden büyük ölçüde etkilenen Güney Avrupa ülkelerinde, teknokrat isimlerin seçilmiş hükümetlerin yerini alarak katı kemer sıkma politikaları uyguladığı, geniş seçmen kitlelerinin ekonomik karar alma süreçlerinde giderek devre dışında bırakıldığı bir dönem yaşıyoruz. Böylesi bir ortamda, sosyal demokrat partilerin ve genel anlamda sol siyasetin giderek ivme kaybetmesi, yaşadığımız dönemin ilginç bir ikilemini oluşturmaktadır. Sosyal demokratların ve sol partilerin son derece başarısız bir dönemden geçtiği bir ortamda, sağ partilerin oylarını hızla arttırdıkları ve özellikle aşırı sağ partilerin kriz sürecinden ciddi kazanımlar elde ettiği gözlenmektedir. Kriz döneminin yarattığı işsizlik sorunları ve bu sorunların beraberinde getirdiği, özellikle yabancılar ve göçmenler konusundaki korkuları istismar etmek ve siyasi kazanıma dönüştürmek açısından aşırı sağ partilerin son derece başarılı olduğu söylenebilir. Yunanistan’da Altın Şafak, İngiltere’de Birleşik Krallık Bağımsızlık Partisi, Fransa’da Ulusal Cephe gibi oluşumlar bu durumun en tipik göstergeleri arasındadır. Üstelik yükselen aşırı sağ, merkez sağ ve sol siyaseti de sertleştirmekte, demokratik siyaset alanını hızla daraltmaktadır (Berezin, 2009). Özellikle, Avrupa bağlamında, İslam ve yabancı düşmanlığının artması, liberal değerlerin uğradığı erozyonun boyutlarını açıkça ortaya koymaktadır. Liberal değerlerin aşınması, aşırı milliyetçi ve ırkçı söylemlerin Macaristan gibi son donemde AB üyesi olmuş ülkelerde de gündeme yeniden gelme- si dikkat çekicidir. Zira Avrupa’da yükselişe geçen yeni otoriter dalga, AB’nin yakın ve uzak çevre- sindeki dönüştürücü etkisiyle ilgili ciddi kuşkuları beraberinde getirmektedir. Küresel kriz sonrası dönemde Avrupa sosyal piyasa modelinin ciddi ivme kaybetmesi, Avrupa’nın kendi yakın çevresine ve gelişmekte ülkeler nezdinde model olma özelliğini zayıflatmakta, “normatif Avrupa“ argümanının içini boşaltmaktadır.4 Örneğin, AB etkisinin giderek önemini yitirdiği günümüz Türkiye’sinde de Türkiye-AB ilişkilerindeki tıkanmanın sadece Türkiye’nin üyeliği ile ilgili sorunlardan değil, aynı zamanda Avrupa’nın ekonomi ve demokrasi alanında yaşadığı kendi iç sorunlarından ve çeliş- kilerinden kaynaklanmaktadır (Öniş, 2013).
GÜNEYiN YÜKSELEN EKONOMiLERi VE DEMOKRASi SORUNSALI: TEMEL EğiLiMLER, iKiLEMLER VE GELECEğE YÖNELiK BELiRSiZLiKLER
Yükselen güney ülkelerine bir bütün olarak baktığımızda da ortaya oldukça karmaşık ancak demokrasinin geleceği açısından çok da iyi olmayan bir görünüm çıkmaktadır. Analitik açıdan bir sınıflandırma yaptığımızda, güneyin yükselen ekonomilerini üç ayrı gurupta toplamak anlamlı olabilir: (a) Latin Amerika bağlamında sosyal demokrasinin yerleşme ve kurumsallaşma sürecini içeren oluşumlar (b) Latin Amerika dışındaki bölgelere özgü otoriter ve (c) hibrid rejimler.
Bu kapsamda birinci gurubu Latin Amerika ülkeleri oluşturmaktadır. Son dönemlerde Brezilya, Arjantin ve Şili gibi önemli Latin Amerika ülkelerinde gerçekleştirilen sosyal demokrasi uygulamaları, gerek liberal demokrasinin gerekse de sosyal demokrasinin geleceği açısından umut veren deneyimler olarak nitelendirilebilir (Sandbrook, 2014; Sandbrook and Güven, 2014; Çelik-Wiltse, 2013). Siyasal hakların genişlemesine paralel olarak, sosyal ve ekonomik hakların da eş zamanlı genişlemesi bu gurubun en çarpıcı özelliğini oluşturmaktadır. Bu bağlamda, son dönem Latin Amerika deneyimleri, siyasal hakların güçlü bir şekilde korunduğu, ancak sosyal ve ekonomik hakların gerilediği Avrupa deneyiminden gözle görülür bir biçimde ayrışmaktadır.
Güneyin yükselen güçlerinin geri kalan bölümünü incelediğimizde otoriter veya hibrid oluşumların önemli bir paya sahip oldukları görülmektedir. Yükselen güney bağlamında ele aldığımızda ilk alt kategoriyi oluşturan otoriter yapılar içinde kuşkusuz en fazla dikkat çeken oluşum Çin örneğidir. Çin deneyimi, günümüzde kapitalizmin ve demokrasinin birbirinden ayrışa- bileceğini ve “stratejik kapitalizm“ olarak adlandırabileceğimiz farklı bir kapitalizm türünün otoriter yapılar çerçevesinde de başarılı olabileceğini göstermesi açısından önemlidir (McNally, 2012). Çin modelinin önemli bir özelliği hızlı büyüme sürecini, geniş kitleleri kapsayıcı ve refahı tabana yayıcı bir kalkınma süreciyle bağdaştırabilmesidir (Arrighi, 2007). Çin bağlamında Kuzey ülkelerin- de gözlemlediğimiz süreçlerden çok farklı bir oluşum ortaya çıkmaktadır. ABD ve Avrupa deneyimlerinden farklı olarak, siyasal hakların son derece sınırlı kaldığı, ancak ekonomik ve sosyal alandaki hakların giderek genişleme sürecinde olduğu bir oluşumdan söz ediyoruz.
Daron Acemoğlu ve James Robinson (2013) önemli çalışmalarında ülkelerin ekonomik başarılarını kapsayıcı kurumlar (inclusive institutions) geliştirme kapasitelerine bağlamaktadır. Çin deneyimine, Acemoğlu ve Robinson gözlükleriyle baktığımızda, kapsayıcı kurumlar tartışmasını iki ayrı düzlemde ele almak gerektiğini öne sürebiliriz. Çin örneğinde siyasal açıdan dışlayıcı, fakat ekonomik ve sosyal açıdan kapsayıcı bir kurumsal yapının oluşması modelin dikkat çekici özelliğini oluşturuyor. Son on yılın Rusyası, ekonomik açıdan Çin kadar başarılı olmamakla birlikte, genel hatlarıyla benzer özellikler sergiliyor. Putin dönemi Rusyası siyasi açıdan dışlayıcı, aynı zamanda geliri yükselen orta sınıflarla ve geniş halk kitleleriyle paylaştırma başarısı gösteren, dolayısıyla kapsayıcı özellikler taşıyan bir model. Burada he- men belirtmemiz gereken bir nokta bu tür kapsayıcı özelliklere sahip büyüme süreçlerinin mevcut otoriter yapılara belli ölçülerde meşruiyet sağlamaları ile ilgili. Söz konusu modellerin ekonomik veya siyasi açıdan uzun vadede sürdürülebilirliği ile ilgili ciddi soru işaretleri bulunsa da bu tür rejimlerin, alttan gelen tüm baskılara rağmen, kısa vadede bir çöküş sürecine girebileceğine dair fazla bir işaret bulunmamaktadır.
Üçüncü grubu ise siyasi açıdan daha katılımcı özelliklere sahip, fakat sosyal ve ekonomik açıdan benzer kapsayıcı uygulamaları gerçekleştirmeyi başarabilmiş hibrid rejime sahip ülkeler oluşturmaktadır. AKP dönemi Türkiyesi, bu gurubun güzel bir örneğini oluşturuyor. AKP döneminde “sosyal neo-liberal“ politikalar olarak nitelendirebileceğimiz politikalar oldukça etkin bir şekilde uygulanıyor (Öniş, 2013). AKP’nin büyüme sürecini geniş kitlelere yayma kapasitesi, sürekli seçim başarısı şeklinde geri dönüyor ve partinin siyasi gücünü giderek perçinleştiriyor. Ekonomik ve sosyal alanda başarılı olan bu tür ülkeler, siyasal hakların genişlemesi ve liberal normların yerleşmesi açısından sorun yaşıyor. PAN dönemi Meksika bu tür hibrid oluşumların bir başka çarpıcı örneğini oluşturuyor. Meksika’daki sosyal neo-liberal uygulamalar oldukça başarılı bir görüntü çiziyor. Diğer taraftan son yirmi yılda demokratik açılımlar konusunda önemli mesafeler kaydeden Meksika’da, liberal demokrasinin halen tam anlamıyla yerleşmediği ortada. Güney Asya’nın yükselen güçleri, Malezya ve Endonezya bu bağlamda verilebilecek diğer örneklerini oluşturuyor (bkz. Freedom House verileri, Tablo 3).
Şüphesiz, Güney ülkelerinin sosyal ve ekonomik hakları genişletme konusunda başarılarını fazla abartmamak gerekiyor. Bahsettiğimiz ülkelerin tümünde kapsayıcı olduğu kadar dışlayıcı özelliklerin de bir arada olduğu, ekonomik ve siyasi gücün son derece dengesiz bir dağılım gösterdiği gerçeği göz ardı edilmemeli. Göreceli olarak başarı hikayesine yakınsayan Latin Amerika (örneğin Brezilya) örneklerinde bile eşitsizliği gösteren Gini katsayılarının halen çok yüksek düzeylerde seyretmesi, Güneyin yükselen ekonomilerinin gelir ve servet adaleti ve buna paralel olarak siyasi gücün dengeli dağılımı açısından daha çok mesafe kaydetmeleri gerektiği konusunda bize önemli ip uçları veriyor. Benzer şekilde Türkiye gibi yükselen ülke örneklerinde de görüldüğü üzere ekonomik büyümenin kapsayıcı olduğu kadar dışlayıcı boyutları da bulunuyor. Halen çok yüksek seviyedeki yoksulluk, eşitsizlik ve işsizlik oranları, bu durumun açık göstergesi niteliğinde. Türkiye’nin orta gelir tuzağına yaklaşıyor olduğu gerçeği de büyümenin dışlayıcı dinamiklerine odaklanmamız gerektiği gerçeğini bize hatırlatıyor.
(http://iktisatvetoplum.com)
Devamı için tıklayınız.
2008-2009 krizi, neo-liberal küreselleşme sürecinin merkezinde yaşanan ve önemli dönüşümleri beraberinde getiren kritik bir eşik olarak nitelendirilebilir. Söz konusu dönüşümlerin başında, artan gelir adaletsizliği ve küresel demokrasinin izleyeceği seyir gelmektedir. Bu kapsamda, bu makalenin amacı, küresel kriz sonrasında yaşanan gelişmelerin gerek sanayileşmiş ülkelerde gerekse de yükselen ekonomilerde demokrasinin geleceğini ne yönde etkileyeceğini tartışmaktır. Bu noktada iki temel kavram arasında ayrım yapmanın faydalı olacağını düşünüyorum: (a) Küreselleşmenin demokratikleşmesi süreci ve (b) ulusal devlet sınırları içinde mevcut demokratik rejimlerin küresel düzlemdeki geleceği.
Son dönemde, “küreselleşmenin demokratikleşmesi sürecine“ bak- tığımızda bazı olumlu gelişmeler olduğunu gözlemliyoruz. “Batı-sonrası“, “Amerika sonrası“ veya “hegemonya sonrası“ dünya olarak nitelendirebileceğimiz bir uluslararası siyaset ortamında yükselen güçlerin de giderek daha fazla oranda küresel yönetişim mekanizmalarına katıldıkları, G-20 gibi kurumsal yapıların ön plana çıktığı, özellikle BRICS (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika’nın İngilizce kısaltması) ülkelerinin daha önceden Batılı ülkelerin hakimiyetinde olan IMF, Dünya Bankası ve DTÖ gibi uluslararası kurumlarda seslerini duyurmaya başladıkları “çok kutuplu“ bir döneme girdiğimizi öne sürmek mümkündür (Kupchan, 2012; Lebow and Reich, 2014). Belirtmek gerekir ki mevcut hegemonik dönüşüm süreci, küresel kriz öncesinde, literatürde tartışılmaya başlanmıştır. Ancak güç dengelerindeki hızlı dönüşümüne bu dönüşümün karar verme mekanizmalarına yansımasının küresel kriz ve sonrası dönemde ciddi ivme kazandığı da altı çizilmesi gereken bir diğer gerçektir. Küreselleşmenin demokratikleşmesi vs. demokrasinin küreselleşmesi“ bağlamında ele aldığımızda, hegemonik dönüşüm tartışmaları önemli bir paradoksa işaret etmektedir: Çin ve Rusya gibi otoriter rejimler tarafından yönetilen ülkeler, “demokratikleşme“ kavramını “küreselleşmenin demokratikleşmesi“ ile özdeşleştirmekte, “tek kutuplu“ dünyadan “çok-kutuplu“ dünyaya geçiş süreci olarak algılamaktadırlar.
Diğer taraftan “demokrasinin küreselleşmesi“ dinamiklerine baktığımızda ortaya hiç de iyimser bir tablonun çıkmadığı görülmektedir. Hatta bir adım daha ileri gidip, küresel krizin asıl kaybedenini araştırdığımızda, listenin başında “demokrasi“ kavramının geldiğini iddia etmek mümkündür. Demokrasinin geleceği sorunsalına gerek sanayi-leşmiş “kuzey“ ülkeleri, gerekse de yükselen “güney“ ülkeleri ekseninde yaklaştığımızda karmaşık bir tablo ile karşılaşıyoruz: Demokrasinin beşiği olarak kabul edebileceğimiz ABD ve Avrupa Birliği üyesi ülkelerde demokrasinin nitelik itibarıyla ciddi bir sınavdan geçtiği görülüyor. Bu bağlamda, yükselen güçlere baktığımızda Çin ve Rusya gibi otoriter rejimler tarafından yönetilen ülkelerin ön plana çıkmaları, demokrasinin geleceği açısından ciddi kaygılar uyandırıyor. Özellikle Çin’in hızlı büyümesinin meyvelerini geniş kitlelere yayma konusundaki başarısı,1 kapitalizmin uzun vadede demokratik olmayan ortamlarda da başarılı ola- bileceği olasılığını gündeme getirerek, özellikle ABD’nin ve Avrupa’nın ekonomik dinamizmini kaybettiği bir ortamda demokrasinin geleceği ile ilgili de önemli kuşkuları ve soru işaretlerini tetikliyor.2 Madalyonun diğer tarafında, yükselen ülkeler gurubunun bütününü ele aldığımızda, özellikle Latin Amerika bağlamında, birçok ülkenin hızlı büyüme ve gelişme süreçlerini nispeten demokratik ortamlarda gerçekleştirmeyi başarmış olmaları, demokrasinin küresel eksende geleceği konusunda daha iyimser yorumlarda bulunmamıza da olanak sağlıyor. Diğer taraftan “demokratik yükselen ülkeler“ gurubunda da gerek ekonomik dengesizlikler, gerek mevcut demokratik sistemlerin performansı ve niteliği açısından önemli sorunlar yaşandığını gözlemliyoruz. Bu da ‘demokratik yükselen güçlerde bile’ demokrasinin geleceğinin pek de parlak olmadığı riskini ciddi bir şekilde mercek altına almamızı gerektiriyor. Kısacası, demokrasi-kapitalizm ilişkisi bağlamında muhtemelen son elli yılın en karmaşık ve belirsiz dönemine girmiş bulunuyoruz.
SANAYiLEŞMiŞ KAPiTALiZMiN DERiNLEŞEN DEMOKRASi AÇIKLARI
Tanınmış siyaset bilimci Larry Diamond, demokrasinin son on yılda küresel düzeyde bir durgunluk dönemine girdiğini ifade etmektedir (2014). Demokrasinin merkezi konumunda bulunan sanayileşmiş kuzey ülkelerinde ekonomik ve siyasi açıdan ciddi sıkıntılar yaşandığı bir gerçek. Sanayileşmiş ülkelerin kriz sonrası performansı ve bu ülkelerde demokrasinin geleceği ile ilgili ciddi kaygılar uyandırabilecek gelişmeler yaşan- maktadır. Bu kaygıların temelinde, küresel krizin yarattığı yıkımın yeterince iyi yönetilememesi ve bu durumun geniş halk kitleleri üzerinde bıkkınlık yaratması yatmaktadır. Küresel krizin nedenleri incelendiğinde, aşırı finansallaşma ve büyük yatırım bankalarının iyi denetlenememesi temel faktörler olarak öne çıkmaktadır (Baker, 2010).3 Ancak krizin maliyetine baktığımızda, uygulanan katı kemer sıkma politikaları neticesinde, yükün büyük ölçüde krizde hiçbir payı olmayan geniş kitlelerce üstlenildiğini görüyoruz. Özellikle Avrupa Birliği bağlamında, kriz sonrası dönemde, refah devletinin zayıfladığı ve gelir eşitsizliklerinin giderek arttığı bir dönemden geçiyoruz (Crouch, 2009). Wolfgang Streeck and Armin Schafer’in vurguladığı üzere Avrupa, “daimi kemer sıkma“ dönemine girmiş bulunuyor (Streeck ve Schafer, 2013). Neoliberal küreselleşmenin son otuz yılda yarattığı gelir adaletsizliği, daimi kemer sıkma odaklı hakim ekonomik paradigma, gelişmiş Batı demokrasilerinde demokratik norm ve değerlerin aşınması riskini ortaya çıkardı. Avrupa Birliği vatandaşları, gittikçe artan oranda siyaset alanının daraldığını, iktidarların değişmesinin mevcut politika tercihlerini etkilemeyeceğini düşünme- ye başladı. Batı demokrasilerinde halkların depolitizasyon sürecine girmeleri, mevcut ekonomik paradigmaların siyasi yansımaları hakkında Batı demokrasileri açısından yeni sorunları gündeme getirdi. Zira kitlesel işsizlik, zayıf ekonomik büyüme performansı, gerileyen sosyal devlet anlayışı, artan gelir adaletsizliği ve mevcut siyaset kurumlarının bu sorunları çözmekteki başarısızlığı Avrupa demokrasilerini oldukça zorlamaktadır (Wade, 2013).
Gelir dağılımının gerek ABD gerekse Avrupa Birliği ülkelerinde giderek bozulması ve nüfusun çok küçük bir bölümünün yaratılan gelir ve servetten aşırı pay almaları toplumsal dengeleri ve sosyal dayanışma olgusunu olumsuz yönde etkilemektedir. Son yıllarda birçok iktisatçı ve sosyal bilimci gelir ve servet dağılımındaki aşırı adaletsizliklerin kapitalizmin ve demokrasinin geleceğini ciddi şekilde tehdit ettiğini ifade etmektedir (Piketty, 2014; Stiglitz 2013; Streeck, 2011; Wade, 2013). Bu bağlamda, sosyal boyutu giderek geri plana itilen liberal demokrasilerde, demokrasinin anlamını kaybetmeye başladığını ve demokrasinin içi boşaltılmış, yüzeysel bir kavram haline geldiğini vurgulamamız abartılı bir yaklaşım olmayacaktır.
Kriz sonrası ABD bağlamında, Obama yönetimi tarafından gerçekleştirilmeye çalışılan sağlık reformu çabaları, ABD’de egemen olan Anglosakson kapitalizmi, Avrupa tarzı “sosyal piyasa kapitalizmine“ dönüştürme konusunda önemli bir adım olarak nitelendirilebilir. Ancak Amerika’da- ki muhafazakar çevrelerden gelen yoğun tepkiler kapsamlı bir sağlık reformu ve sosyal devlet inşa etme süreci bağlamında önemli bir engel oluştur- maktadır. Dolayısıyla, bugüne kadarki uygulamaları itibarıyla Obama reformlarını önemli, fakat oldukça sınırlı bir adım olarak nitelendirebiliriz. Benzer bir piyasa muhafazakarlığını, üstelik daha sert bir şekilde, finansal sistemin regülasyonu alanında gözlemliyoruz. Kriz sonrası dönemde finans sistemini daha fazla kontrol altına almaya yönelik çabalar gerek ABD gerekse de Avrupa’da güçlü finans lobileri tarafından engellenmektedir. Bu da ileri demokrasilerin kamu yararı çerçevesinde, güçlü baskı guruplarının kontrol altına alabilme konusunda ciddi sınırlarla karşılaştıklarına ve dev- let mekanizmalarının özel çıkarlar çerçevesinde “ele geçirildiğine“ açık işaret olarak okunmalıdır (Baker, 2010).
Finansal sistemin düzenlenmesi açısından yaşanan başarısız örneklerin yanında, kriz yönetim stratejisi açısından da büyük sorunların ortaya çıktığını gözlemliyoruz. Krizden büyük ölçüde etkilenen Güney Avrupa ülkelerinde, teknokrat isimlerin seçilmiş hükümetlerin yerini alarak katı kemer sıkma politikaları uyguladığı, geniş seçmen kitlelerinin ekonomik karar alma süreçlerinde giderek devre dışında bırakıldığı bir dönem yaşıyoruz. Böylesi bir ortamda, sosyal demokrat partilerin ve genel anlamda sol siyasetin giderek ivme kaybetmesi, yaşadığımız dönemin ilginç bir ikilemini oluşturmaktadır. Sosyal demokratların ve sol partilerin son derece başarısız bir dönemden geçtiği bir ortamda, sağ partilerin oylarını hızla arttırdıkları ve özellikle aşırı sağ partilerin kriz sürecinden ciddi kazanımlar elde ettiği gözlenmektedir. Kriz döneminin yarattığı işsizlik sorunları ve bu sorunların beraberinde getirdiği, özellikle yabancılar ve göçmenler konusundaki korkuları istismar etmek ve siyasi kazanıma dönüştürmek açısından aşırı sağ partilerin son derece başarılı olduğu söylenebilir. Yunanistan’da Altın Şafak, İngiltere’de Birleşik Krallık Bağımsızlık Partisi, Fransa’da Ulusal Cephe gibi oluşumlar bu durumun en tipik göstergeleri arasındadır. Üstelik yükselen aşırı sağ, merkez sağ ve sol siyaseti de sertleştirmekte, demokratik siyaset alanını hızla daraltmaktadır (Berezin, 2009). Özellikle, Avrupa bağlamında, İslam ve yabancı düşmanlığının artması, liberal değerlerin uğradığı erozyonun boyutlarını açıkça ortaya koymaktadır. Liberal değerlerin aşınması, aşırı milliyetçi ve ırkçı söylemlerin Macaristan gibi son donemde AB üyesi olmuş ülkelerde de gündeme yeniden gelme- si dikkat çekicidir. Zira Avrupa’da yükselişe geçen yeni otoriter dalga, AB’nin yakın ve uzak çevre- sindeki dönüştürücü etkisiyle ilgili ciddi kuşkuları beraberinde getirmektedir. Küresel kriz sonrası dönemde Avrupa sosyal piyasa modelinin ciddi ivme kaybetmesi, Avrupa’nın kendi yakın çevresine ve gelişmekte ülkeler nezdinde model olma özelliğini zayıflatmakta, “normatif Avrupa“ argümanının içini boşaltmaktadır.4 Örneğin, AB etkisinin giderek önemini yitirdiği günümüz Türkiye’sinde de Türkiye-AB ilişkilerindeki tıkanmanın sadece Türkiye’nin üyeliği ile ilgili sorunlardan değil, aynı zamanda Avrupa’nın ekonomi ve demokrasi alanında yaşadığı kendi iç sorunlarından ve çeliş- kilerinden kaynaklanmaktadır (Öniş, 2013).
GÜNEYiN YÜKSELEN EKONOMiLERi VE DEMOKRASi SORUNSALI: TEMEL EğiLiMLER, iKiLEMLER VE GELECEğE YÖNELiK BELiRSiZLiKLER
Yükselen güney ülkelerine bir bütün olarak baktığımızda da ortaya oldukça karmaşık ancak demokrasinin geleceği açısından çok da iyi olmayan bir görünüm çıkmaktadır. Analitik açıdan bir sınıflandırma yaptığımızda, güneyin yükselen ekonomilerini üç ayrı gurupta toplamak anlamlı olabilir: (a) Latin Amerika bağlamında sosyal demokrasinin yerleşme ve kurumsallaşma sürecini içeren oluşumlar (b) Latin Amerika dışındaki bölgelere özgü otoriter ve (c) hibrid rejimler.
Bu kapsamda birinci gurubu Latin Amerika ülkeleri oluşturmaktadır. Son dönemlerde Brezilya, Arjantin ve Şili gibi önemli Latin Amerika ülkelerinde gerçekleştirilen sosyal demokrasi uygulamaları, gerek liberal demokrasinin gerekse de sosyal demokrasinin geleceği açısından umut veren deneyimler olarak nitelendirilebilir (Sandbrook, 2014; Sandbrook and Güven, 2014; Çelik-Wiltse, 2013). Siyasal hakların genişlemesine paralel olarak, sosyal ve ekonomik hakların da eş zamanlı genişlemesi bu gurubun en çarpıcı özelliğini oluşturmaktadır. Bu bağlamda, son dönem Latin Amerika deneyimleri, siyasal hakların güçlü bir şekilde korunduğu, ancak sosyal ve ekonomik hakların gerilediği Avrupa deneyiminden gözle görülür bir biçimde ayrışmaktadır.
Güneyin yükselen güçlerinin geri kalan bölümünü incelediğimizde otoriter veya hibrid oluşumların önemli bir paya sahip oldukları görülmektedir. Yükselen güney bağlamında ele aldığımızda ilk alt kategoriyi oluşturan otoriter yapılar içinde kuşkusuz en fazla dikkat çeken oluşum Çin örneğidir. Çin deneyimi, günümüzde kapitalizmin ve demokrasinin birbirinden ayrışa- bileceğini ve “stratejik kapitalizm“ olarak adlandırabileceğimiz farklı bir kapitalizm türünün otoriter yapılar çerçevesinde de başarılı olabileceğini göstermesi açısından önemlidir (McNally, 2012). Çin modelinin önemli bir özelliği hızlı büyüme sürecini, geniş kitleleri kapsayıcı ve refahı tabana yayıcı bir kalkınma süreciyle bağdaştırabilmesidir (Arrighi, 2007). Çin bağlamında Kuzey ülkelerin- de gözlemlediğimiz süreçlerden çok farklı bir oluşum ortaya çıkmaktadır. ABD ve Avrupa deneyimlerinden farklı olarak, siyasal hakların son derece sınırlı kaldığı, ancak ekonomik ve sosyal alandaki hakların giderek genişleme sürecinde olduğu bir oluşumdan söz ediyoruz.
Daron Acemoğlu ve James Robinson (2013) önemli çalışmalarında ülkelerin ekonomik başarılarını kapsayıcı kurumlar (inclusive institutions) geliştirme kapasitelerine bağlamaktadır. Çin deneyimine, Acemoğlu ve Robinson gözlükleriyle baktığımızda, kapsayıcı kurumlar tartışmasını iki ayrı düzlemde ele almak gerektiğini öne sürebiliriz. Çin örneğinde siyasal açıdan dışlayıcı, fakat ekonomik ve sosyal açıdan kapsayıcı bir kurumsal yapının oluşması modelin dikkat çekici özelliğini oluşturuyor. Son on yılın Rusyası, ekonomik açıdan Çin kadar başarılı olmamakla birlikte, genel hatlarıyla benzer özellikler sergiliyor. Putin dönemi Rusyası siyasi açıdan dışlayıcı, aynı zamanda geliri yükselen orta sınıflarla ve geniş halk kitleleriyle paylaştırma başarısı gösteren, dolayısıyla kapsayıcı özellikler taşıyan bir model. Burada he- men belirtmemiz gereken bir nokta bu tür kapsayıcı özelliklere sahip büyüme süreçlerinin mevcut otoriter yapılara belli ölçülerde meşruiyet sağlamaları ile ilgili. Söz konusu modellerin ekonomik veya siyasi açıdan uzun vadede sürdürülebilirliği ile ilgili ciddi soru işaretleri bulunsa da bu tür rejimlerin, alttan gelen tüm baskılara rağmen, kısa vadede bir çöküş sürecine girebileceğine dair fazla bir işaret bulunmamaktadır.
Üçüncü grubu ise siyasi açıdan daha katılımcı özelliklere sahip, fakat sosyal ve ekonomik açıdan benzer kapsayıcı uygulamaları gerçekleştirmeyi başarabilmiş hibrid rejime sahip ülkeler oluşturmaktadır. AKP dönemi Türkiyesi, bu gurubun güzel bir örneğini oluşturuyor. AKP döneminde “sosyal neo-liberal“ politikalar olarak nitelendirebileceğimiz politikalar oldukça etkin bir şekilde uygulanıyor (Öniş, 2013). AKP’nin büyüme sürecini geniş kitlelere yayma kapasitesi, sürekli seçim başarısı şeklinde geri dönüyor ve partinin siyasi gücünü giderek perçinleştiriyor. Ekonomik ve sosyal alanda başarılı olan bu tür ülkeler, siyasal hakların genişlemesi ve liberal normların yerleşmesi açısından sorun yaşıyor. PAN dönemi Meksika bu tür hibrid oluşumların bir başka çarpıcı örneğini oluşturuyor. Meksika’daki sosyal neo-liberal uygulamalar oldukça başarılı bir görüntü çiziyor. Diğer taraftan son yirmi yılda demokratik açılımlar konusunda önemli mesafeler kaydeden Meksika’da, liberal demokrasinin halen tam anlamıyla yerleşmediği ortada. Güney Asya’nın yükselen güçleri, Malezya ve Endonezya bu bağlamda verilebilecek diğer örneklerini oluşturuyor (bkz. Freedom House verileri, Tablo 3).
Şüphesiz, Güney ülkelerinin sosyal ve ekonomik hakları genişletme konusunda başarılarını fazla abartmamak gerekiyor. Bahsettiğimiz ülkelerin tümünde kapsayıcı olduğu kadar dışlayıcı özelliklerin de bir arada olduğu, ekonomik ve siyasi gücün son derece dengesiz bir dağılım gösterdiği gerçeği göz ardı edilmemeli. Göreceli olarak başarı hikayesine yakınsayan Latin Amerika (örneğin Brezilya) örneklerinde bile eşitsizliği gösteren Gini katsayılarının halen çok yüksek düzeylerde seyretmesi, Güneyin yükselen ekonomilerinin gelir ve servet adaleti ve buna paralel olarak siyasi gücün dengeli dağılımı açısından daha çok mesafe kaydetmeleri gerektiği konusunda bize önemli ip uçları veriyor. Benzer şekilde Türkiye gibi yükselen ülke örneklerinde de görüldüğü üzere ekonomik büyümenin kapsayıcı olduğu kadar dışlayıcı boyutları da bulunuyor. Halen çok yüksek seviyedeki yoksulluk, eşitsizlik ve işsizlik oranları, bu durumun açık göstergesi niteliğinde. Türkiye’nin orta gelir tuzağına yaklaşıyor olduğu gerçeği de büyümenin dışlayıcı dinamiklerine odaklanmamız gerektiği gerçeğini bize hatırlatıyor.
(http://iktisatvetoplum.com)
Devamı için tıklayınız.