Irak, Suriye ve Filistin coğrafyası yüz yıllar boyunca, 20.Yüzyıl'ın ilk çeyreğine kadar güçlü, merkezi yapılar tarafından yönetilen eyalet yapısında, çoğunlukla valilerin idare ettiği geniş coğrafi alanlar oldu.
Bölgeyi yöneten Emeviler merkezi Şam'da olan güçlü bir idareydi ama ömürleri kısa sürdü. Şam ve civarının Emevilerle olan bağı İslam öncesine kadar dayanan uzun bir hikayedir. Mekke'de Kureyş Kabilesi'nin iki alt boyu olan Beni Haşim ile Beni Ümeyye arasındaki amansız didişmenin bir sonucu olarak dönemin Emevi büyükleri bir süreliğine Suriye'ye sürgüne gitmek durumunda kalmıştı. İslam öncesine dayanan bu bağ İslam sonrasında da devem etmiş, Suriye Emevilerin en güçlü olduğu bölge, Dimaşk (Şam) ise taht şehirleri olmuştu. Yıkılan Baas rejiminin en üst dereceli devlet nişanlarından birinin adı Emevi nişanıdır.
Emeviler için Irak her zaman ciddi bir endişe kaynağıydı. Çıkan isyanları bastıran ve sertliğiyle zalim unvanı verilen Taif'teki Sakif Kabilesi'ne mensup Haccac bin Yusuf es Sakafi Irak'ta 150.000 civarında insan öldürmüştü bu isyanları bastırırken.
Emevilerle rakip olan Haşimilerin ise iki alt kolu vardı: Talibiler (Hz.Ali ve çocukları) ile Abbasiler (Hz.Abbas'ın küçük oğlu, meşhur sahabe Abdullah bin Abbas'ın çocukları) Emevilerler rekabette öne çıkıyordu. Haşimilerin Talibi kolu Emevilere karşı çok sayıda isyan girişiminde bulunmuş ancak her denemelerinde büyük bir hüsranla karşılaşıp Emeviler karşısında başarısız olmuşlardı. Talibilere göre daha planlı, daha sessiz ve zaman yayılan organize bir oluşumu kuran Abbasoğulları ise sadece bir kere isyan etmişler ve bu isyanlarıyla Emevileri yıkıp yerine kendi devletleri olan Abbasi Devleti'ni kurmayı başarmışlardı.
Tabi bu sefer de kanları bir ve kuzen olan Talibiler ile Abbasiler birbirine düşmüştü. Herkes Kerbelâ'yu bilir ama Fah Hadisesi ondan çok daha kanlı olduğu halde nedense pek bilinmez. Abbasiler "Suriyeliler Emevilere itaatten başka bir şey bilmez" diyerek devlet merkezlerini önce Irak'ın Kûfe, ardından ise ikinci Abbasi idarecesi Halife Mansur tarafından inşa ettirilen ve adı Süryanice olan Bağdat (kuruluş adı barış şehri anlamına gelen Medinet'üs Selam) şehrine taşıdı.
Abbasiler Suriye'yi demir yumrukla yönetti çünkü ülkedeki Emevi sevgisi onlar için daima bir endişe kaynağıydı. Oradaki büyük kabileleri ihsanlarda bulunarak elden geldiğince hoşnut etmeye, kan dökmeden idare etmeye çalıştılar. Kılıç her zaman son çareydi. Ancak buna rağmen merkezi Bağdat yönetimi zayıf düştüğü an isyanlar çıkıyordu tabi.
Abbasiler'in zayıf düşmesi, Mısır, Suriye, Tunus, Taberistan gibi merkeze uzak coğrafyalardaki ve önemli bir kısmı da Tulunoğlu Ahmed gibi Türk asıllı olan valilerin özerk yapılarını oluşturmasının önünü açtı. Ek olarak Abbasilerin Türk asker sınıfının ikameti için kurduğu Samarra (kuruluş adı: Serre man rae / gören sevindi) gibi şehirler zamanla elit ve askeri güce sahip bir Türk asker sınıfının da oluşmasını sağladı.
Abbasilerin de ardından coğrafya Suriye'de Fatımiler, Eyyubiler, Memluklar, Irak'ta ise Büveyhiler-Samaniler, Tahiriler, Büyük Selçuklular, İlhanlılar, Celâyiriler, Safeviler vb hanedanların yönetiminde kaldı.
Bölge önceki dönemlere göre nispeten daha sakin ve stabil zamanlarını 16. Yüzyıl ile 20.Yüzyıl arasında hakim olan Osmanlı idaresi altında yaşadı. Osmanlılar Irak'taki Şii nüfusu, Suriye'deki kabile yapılarını göz önünde bulundururak minimum isyan girişimleri ile bir sükunet ortamı sağlamayı başardı.
Görüldüğü üzere hem Irak hem Suriye yüzyıllar boyunca bir devlet ifadesi değil, coğrafi bir havzanın, siyaseten de birer valilik alanının ifadesi olageldi. Dimaşk, Bağdat, Kahire ve İstanbul bölgenin asırlarca yönetim merkezi oldu.
Birinci Dünya Savaşı'nın acı bir sonucu olarak Osmanlı Devleti'nin ani ve çok hızlı bir biçimde bölgedeki varlığının sona ermesi etkileri günümüzde de işte halen artçı şoklarını yaşamakta olduğumuz büyük bir deprem, şiddetli bir çöküş oldu.
20.Yüzyıl başında etkisi iyice artan ulus devlet anlayışının da tesiriyle Avrupa'da eğitim görmüş Arap aydınlarının geliştirdiği Arap Milliyetçiliği, mezhepsel çatışmaların küllerinden doğması, İngiltere ve Fransa'nın bölgede işbirliği yaptığı yerel Arap hanedanlarının ortaya çıkışı ve yine İngiltere ve Fransa tarafından belirlenen sınırlar, Filistin toprakları ve Kudüs'e Osmanlı Devleti'nin son zamanlarında başlayan Yahudi göçünün önlenemeyen yükselişi bölgeyi masa başında çizilen sınırlar ve tarihi dayanağı olmadan bölge adlarından devletler, krallıklar kurulmasıyla "Ortadoğu" olarak adlandırılan acılar tarlasına dönüştürüldü.
Haşimilerin Abbasoğulları dışındaki diğer kolu olan Talibiler, yani Ali soyu tarihlerinde (Fas'taki İdrisileri saymazsak) ilk defa 20.Yüzyıl'da Irak, Suriye ve Ürdün'de İngiltere destekli krallıklar kurmayı başardılar ki bunlarda yalnızca Ürdün halen devam etmekte. Acı olan ise meşhur Arap İsyanı olarak bilinen hadisenin işte bu Haşimi - Talibi kol tarafından düzenlenmesiydi. Tabi bu isyanların çıkmasında dünyayı saran milliyetçi ruh ve İngiliz desteği kadar, son dönem Osmanlı idari zaafları da ciddi bir nedendi, bunlar ayrı konular.
Toparlayacak olursak, bu bölge Çin, Rusya, İngiltere, Fransa gibi kendi sınırları olan, dil ve mezhep gibi farklılıklarla ayrışan alanlar olmadı. Irak da Arap çoğunluk ve lingua franka olarak Arapça konuşan halklardan, Suriye de Arap çoğunluk ve lingua franka olarak Arapça konuşan halklardan oluşuyordu. Irak çoğunlukla Şii, Suriye çoğunlukla Sünni idi. Esasen Irak sonrası tarihi süreçte "Bilâd'üş Şam / Kuzey Beldeleri" olarak adlandırlan Ürdün, Suriye, Lübnan ve Filistin topraklarının tamamına verilen genel isimdi.
Şimdi geldiğimiz noktada bu Bilâd'üş Şam'da Ürdün coğrafi bölgesinde bir Haşimi Krallık, Lübnan'da çok parçalı bir hükümetle temsil edilen sözde bir devlet (ki bu devlet bölgede Hristiyan nüfusun Müslüman nüfustan fazla olacağı bir devlet kurgusu / hedefi ile Fransa tarafından kuruldu), Suriye'de önce Haşimi krallık, sonra Baas askeri darbesi, ardından Baas iç darbesi ve geçtiğimiz günlerde de henüz nasıl bir ideolojik ve idari yapıya evrileceğini tam olarak kestiremediğimiz yeni bir yapıya dönüştü. Filistin'de ise Osmanlı sonrası İngiliz manda yönetimi ardından İsrail adıyla Yahudi ulus devleti ve bir de güçsüz, bölük pörçük bir Filistin idaresi oluştu.
Irak'ta da Ürdün ve Suriye'de olduğu gibi önce bir Haşimi Krallığı, ardından darbeler ve Baas rejimi oluştu. Sonrasında da İran & Abd eksenli bir merkezi yönetim ile kuzeyde özerk Kürt idaresi belirdi. İngilizler Arap Yarımadası'nın oluşumunda ise Mısır ve Hindistan ofislerinin güç kavgası neticesinde Haşimiler yerine Suud Ailesi ile çalışmaya nihai olarak karar verdi ve bu da yine bu yazının konusu olmayan, farklı bir başlık.
Bugün Irak, Suriye ve Lübnan başta olmak üzere yaşanan tüm buhranın temelinde güçlü, merkezi, kurumsal ve meşruiyetini kendi öz yerel ve tarihi dinamiklerinden almayan idari yapılar var. "Sana sınır olarak buradan şuraya kadar olan bölgeyi belirledim, adına da Irak Devleti dedim" diyen bir üst emperyal aklın çıktısı Irak ve diğerleri. Syces-Picot ile, Belfour ile, iki kutuplu dünya döneminde şekillenen Baas temelli Arap sosyalizminin fosilleşen yapıları ile bir şekilde bugüne kadar gelindi.
Ortadoğu'da gözden kaçırılmaması gereken hayati bir detay; Bayrağında Union Jack olmayan devletlerin(!) sömürge olmayacakları anlamına gelmediğidir.
Çok bilinmeyenli, kanlı bir satranç oynanıyor. Halkların kötü ve daha kötü arasında çok da fazla tercih hakkı bulunmadığı, cehaletin, yoksulluğun, gelir adaletsizliğinin, mezhepçiliğin, ırkçılığın, kabileciliğin, Batı, Rus, Abd, Çin etkisinin, Arapların kendi iç rekabet ve çekememezliklerinin kasıp kavurduğu bir coğrafya burası.
Burası için hangi gelişmeyi görürsek görelim, maalesef ilk söylememiz gereken söz: "O iş öyle olmayabilir" demek olmalı. Çünkü bu coğrafyada hızlı söylenen sözler, ani yapılan tespitler büyük oranda farklı sonuçlarla karşılaşıyor.
Suriye özelinde son yaşanan gelişmeler için kesin olarak yapabileceğimiz en önemli tespit ise 61 yıllık dikta rejiminin nihayete ermesinin güzelliği. Tabi her olay beraberinde analitik yaklaşımlara dayanan soruları da getiriyor ama burada tartışma yaratmaktan çok durum tespitleri ile devam etmeyi tercih ediyorum ve o soruları sormuyorum.
Ancak Suriye ile ilgili şunu gözden kaçırmamalıyız: Evet, Suriye'deki Baasçı dikta rejimi idari yapısının tamamına yakını Nusayri mezhebinden gelen kadrolardı. Ancak işbirliği yaptıkları ve Suriye'nin gelirlerini paylaştıkları çok sayıda Sünni aile olduğu gerçeğini değiştirmiyor bu. Yani Nusayri rejimin suç ortağı olan Sünni yapılar da mevcut orada.
Ek olarak aynı durum, yani Baasçı Dikta Rejimi Irak'ta da vardı Saddam zamanında. Orada da Sednaya ve benzeri korkunç işkence merkezleri olan cezaevleri vardı. Orada öldürülüp işkence görenlerin de çoğu Şii'ydi. Eğer adil olacaksak Irak için de Irak Sünni Baasçı Dikta Rejimi demeli, oradaki işkence ve zulümleri de hafızalarda diri tutmalıyız.
Bunu yapmalıyız, çünkü günün birinde bu topraklara bir düzen gelecekse bu mezhep savaşlarını çok geride bırakmış insan toplulukları tarafından getirilecek. Avrupa tarihine bakıldığında mezhep savaşlarının nasıl kanlı bir cehennem olduğu çok net görülür. Tabi burada İran gibi bölgeye olan düşmanlığını mezhep algısı üzerinen pompalayan bir yapı buna izin verir mi? Varlığının dayanağını kendi tarihsel coğrafyasında kalmak yerine, Safevi Şiiliğini yaymada gören bir ideoloji daima kaos yaratacaktır.
Suriye'de savaş Suriyelilerin savaşı olarak başladı ama bugün herkesin savaşına dönüştü. Tüm taraflar yapılanlar karşısında tutumlarını mezhepsel ve ideolojik aidiyetlerle filtre ederek konuşuyor. Oysa zulüm, zalim, mazlum, adalet, hakkaniyet gibi insani kavramlar belirlemeli tutumları. Tabi bu sözlerim belki de Polyannacılık ama barış ve huzuru kalıcı olarak egemen kılacak olan değerler de bunlar. Yoksa bir tarafın diğer tarafa fiziki üstünlük kurmasına dayalı bir stabilizasyon sağlanır ama bu diğer tarafın sağlayacağı üstünlüğe kadar sürer.
61 yıl milyonlarca insanı katleden, keyfi olarak 30, 40 yıl kör zindanlarda hayatları gaspeden güç fiziki üstünlüğe, zulme ve korkuya dayanan bir güçtü. Onu kaybettiği an yerle yeksan oldu. Bu işin bir devirdaim, bir fasit daire olmaması için bir yerde artık bir farklı tutum, değerleri yücelten bir fedakarlık gerekiyor belki. Umarım yeni yönetim bu bakış ile şekillenir. Katliamcılar, katiller, tecavüzcüler, işkenceciler tek tek tespit edilip cezalandırılmalı. Buna asla itiraz edilemez. Fakat belirli gruplara karşı toptan saldırı, ayrım ve benzeri yaklaşımlardan da özenle kaçınılmalı. Kolay mı bu? Hiç değil ama uzun soluklu barış ve düzen de böyle mümkün.
Sözün özü talihsiz bir coğrafyada, tarihi travmalarla dolu halklarız. Zalime ve mazluma kimliğinin sorulmadığı bir adalet özlemi belki çok ideal bir hedef ama yegane çözüm de bu.
V'esselam.