Reis Sınıfı, Havadan Bağımsız Tahrikli, Yeni Tip Denizaltı Projesi ve Suüstü Platformlarına Karşı Gelişen Hava ve Füze Tehditleri

Makale

Yeni Tip Denizaltı Projesi (YTDP) kapsamında üretilecek olan altı adet Reis sınıfı denizaltılardan ilki TCG Piri Reis S-330 denizaltısı 22 Aralık 2019 tarihinde havuza çekildi. Aynı törende projenin 5’inci denizaltısı olan TCG Seydi Ali Reis’in de ilk kaynağı yapıldı. ...

1.Yeni Tip Denizaltı Projesi-YTDP Yani Reis Sınıfı Havadan Bağımsız Tahrikli Denizaltı Projesi ve HBT Kabiliyetinin Stratejik Önemi.

Yeni Tip Denizaltı Projesi (YTDP) kapsamında üretilecek olan altı adet Reis sınıfı denizaltılardan ilki TCG Piri Reis S-330 denizaltısı 22 Aralık 2019 tarihinde havuza çekildi. Aynı törende projenin 5’inci denizaltısı olan TCG Seydi Ali Reis’in de ilk kaynağı yapıldı.

Alman U-214 sınıfı İngilizce kısaltması AIP olan bundan sonra kısaca HBT diyeceğim havadan bağımsız tahrik sistemli denizaltıların Türkiye’ye yönelik ihraç versiyonu olan ve Almanların Tip 214TN olarak sınıflandırdığı denizaltılar Türkiye’de “Reis“ Sınıfı olarak isimlendirilmekte. Öncelikle şunu belirtmek isterim ki: aynı tip denizaltıların Yunanistan, Güney Kore ve Portekiz’in yaşadığı sorunlar bir zaman çok konuşulmuştu. Ancak Türkiye’nin denizaltıları inşa edilmeden önce tüm stabilite ve yapısal hesaplamaları Türk subay ve mühendisleri tarafından dizayn ofisinde yeniden tasarlanıp düzeltilerek denizaltılarının sorunsuz olması sağlanmıştır.

YTDP ile HBT/AIP kabiliyetli altı adet Reis Sınıfı denizaltının HDW Tersanesi tarafından sağlanacak teknik destek ve teknoloji transferi ile Gölcük Tersanesi Komutanlığı’nda inşasının planlandığı projeye göre; 2022 yılında Türk Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’na teslim edilecek olan S-330 TCG Piri Reis denizaltısını sırası ile,

-2023 yılında S-331 TCG Hızır Reis,
-2024 yılında S-332 TCG Murat Reis
-ve yine her yıl bir tane olmak üzere 2027 yılına kadar
-S-333 TCG Aydın Reis,
-S-334 TCG Seydi Ali Reis,
-S-335 TCG Selman Reis denizaltı gemileri takip edecek.

HBT sistemi yakıt hücreleri dâhil olarak Alman firmasından tedarik edilen denizaltının tasarımı da Alman firmasına ait olup üretimi Türkiye’de yapılmaktadır. Bu açıdan denizaltı milli denizaltı değil, sadece büyük oranda yerli üretimdir. Ancak içinde bazı milli sistemler de vardır ki info-grafiklerde görülmektedir.

Proje kapsamında denizaltının beyni denebilecek Denizaltı Bilgi Dağıtım Sistemi HAVELSAN tarafından geliştirilmiştir. Ayrıca ASELSAN, AYESAŞ, STM, KOÇ BİLGEM, TÜBİTAK-BİLGEM ve MİLSOFT firmaları tarafından çeşitli sistemler geliştirilmiş ve uygulanmıştır.

Havadan bağımsız tahrik sistemine sahip denizaltı gemileri suyun altına iken gücünü elektrik üretiminden veya akülerden alıyor. Bu sırada dizel motorlar kullanılmadığı için personelin hava ihtiyacı dışında dizel motor için havaya ihtiyaç duymuyor. Su altında yani şnorkel ile veya su üstünde yüksek hızda seyir sırasında dizel motorlarını kullanırken, düşük hızda sessiz seyir için HBT Sistemi’nden yararlanıyor. Dolayısı ile personel hava ihtiyacı hariç 3-4 haftaya kadar hava şnorkeli çıkarmadan seyir yapabildiği söyleniyor.

HBT sistemin bileşenleri şunlardır:
-PEM Yakıt Pili Modülü
-silindir şeklindeki metal hidrid tüpleri
-sıvı oksijen tankı ve kontrol ünitesi.

Metal hidrid tüplerinde depolanan hidrojen ile sıvı haldeki oksijenin yakıt hücresi modülünde kimyasal reaksiyonu sonucunda oluşan elektrik enerjisi ile denizaltı su üstüne çıkmadan seyir yapabiliyor. Yani özetle denizaltı dizel motorun yakıtı olan motorin yanında tonlarca sıvılaştırılmış oksijen ve özel yakıt hücrelerinde hidrojen depoluyor.

Bu kadar tehlikeli kimyasalları depolamasına rağmen HBT teknolojisi, konvansiyonel yani nükleer reaktör barındırmayan denizaltılar için artık lüks sayılmıyor. HBT teknolojisinin su altındaki rekabetin gerekliliği olduğu günümüzde, denizaltının hava ile temasının olmadığı durumlarda bataryalara kıyasla çok daha uzun süre ve menzilde güç üreterek hem denizaltının sevkini hem de bataryaların doldurulması sağlamaktadır.

Klasik dizel elektrik denizaltılarına göre en önemli farkı HBT sistemlerinin denizaltı dalmış durumdayken de dizel motoru çalıştırmadan elektrik üretimi gerçekleştirmeleridir. Oksijen ve hidrojen sayesinde oluşturulan elektrik enerjisiyle bataryalar şarj edilmekte, tahrik sistemleri çalıştırılmakta ve elektronik ekipmana güç sağlanmaktadır. HBT sistemine sahip olan denizaltılar, dünya genelinde nükleer tahrikli denizaltılardan sonra en stratejik denizaltı gemileri olarak kabul edilirler.

Bunun iki sebebi vardır:
-Birisi daha sessiz olmaları
-Diğeri ise nükleer güçlü yani içindeki nükleer reaktörden güç alan denizaltılardan sonra en uzun süre su altında kalan denizaltılar olmalarıdır.

Denizaltı Savunma Harbi yani denizaltıların tespiti ve imhası açısından çok kritik öneme sahip olan düşük sesli seyir yeteneği ve uzun süre gövdesini veya hava alma şnorkelini su yüzeyine çıkarmadan seyir kabiliyetine sahip olan HBT sistemli denizaltılar en tehlikeli denizaltı türlerinden biridir. Eski model nükleer güçlü denizaltılardan sessizdir. En son üretilen bazı Rus/Amerikan nükleer güçlü denizaltılarından daha sessiz olduğuna tartışmalıdır ama tartışılması bile ne kadar başarılı olduğunun göstergesidir.

Kavitasyon Ne Demek? Denizaltıdaki Ses Kaynağı Neresidir?

Denizaltı motorları ve içerisindeki diğer makinelerin sesleri, oluşturduğu vibrasyon hatta mutfakta kullanılan mutfak aletlerinin sesinden, personelin normal faaliyetleri sırasında çıkan gürültüye kadar çok çeşitli gürültü kaynakları vardır. Ancak özellikle savaş veya görev sırasında tam sessizlik istendiğinde bunların bir şekilde çeşitli yöntemlerle gürültü seviyesi azaltılabilir. Ancak denizaltı motorunu kapatıp bataryalardaki elektrik enerjisi kullanılarak harekete devam etse bile hepsinden daha çok gürültü yapan yani harekete devam ettiği sürece sesi kısılamayacak olan bir parça vardır. Bu ses kaynağı denizaltının gövdesinde ve çok daha fazlası uskurda (pervanesinde) oluşan kavitasyonun sebep olduğu ses yani, pervanesinden çıkan sestir.

Tüm savaş gemileri ve özellikle denizaltıların sorunu olan kavitasyonu azaltmak için son teknolojiler kullanılarak tasarlanan değişik tipteki pervaneler denenerek kavistasyon ile mücadele edilir. Çünkü her sınıftaki gemi/denizaltının hatta bazen gemi/denizaltının bizzat kendisinin bile akustik imzası ayırt edilebildiğinden uzman operatörler veya ABD donanması gibi yıllardır su altı hidroforları ve yüzen unsurlar sayesinde geniş bir akustik imza kütüphanesine sahip olan ülkeler okyanusun çok uzak mesafelerinde sesini duyabildiği gemi/denizaltıları sınıflandırabilir. Yeter ki, pervane kavitasyon gürültüsü duyulabilsin. (Muavenet muhribi sebebi ile tazminat olarak verilen Knox sınıfı firkateynler denizaltı harbi amaçlı gemilerdi. Gelişmiş sonarları vardı. ABD sonarını bize verdi ama bu tehdit kütüphanesini yani elektronik/akustik verileri bize vermeden gemileri hibe etmişti. Bunu kendince paylaşılmaz bir stratejik değer görmüştü).

Pervane suda hareket ettikçe çok hızlı döndüğünden geriye yüksek basınçta su basar ve arkada alçak basınç oluşur. Bu alçak basınç da suyun kaynama noktasını düşürdüğünden suyun buharlaşmasıyla oluşan kabarcıklar patlamaya başlar. Bu olay sürekli ve çok hızlı olarak gerçekleşir. İşte bu kabarcıkların durmaksızın ve yoğun olarak patlamasından çıkan ses gemi/denizaltının pasif sonar ile dahi duyulmasını, bulunmasını sağlar. Bu yüzden denizaltı tasarımları devir sayısını azaltarak çok kanatlı pervane yapımına yönelmiştir. Bu sesler pervane ve motora göre değişkenlik gösterdiğinden, sonar ve bilgisayar sistemleri tarafından analiz edilerek hangi sınıf gemiye ait olduğu tespit edilir. Denizaltıların suya indirilirken pervane kısmının kameralardan saklanmak amacı ile branda ile kaplanmasının sebebi de budur. Pervane tasarımının daha en başından düşman ülkeler tarafından bilinmesini önlemek amaçlanır.

Kavitasyona sadece pervanenin dönmesi değil, başka bölgeler de sebep olabilir. Daha az oranda da olsa gövdenin veya pervane gövdesinin üzerindeki pürüzler, çok küçük boyutlu girinti-çıkıntılar bile akış sırasında basınç düzensizliklerine, dolayısıyla kavitasyona neden olabilirler.

Denizaltı Çeşitleri Nelerdir ve Denizaltılarda Sessizlik Neden Bu Kadar Önemli?
1864 yılında Amerikan İç Savaşı’nda kullanılan Konfederasyon denizaltısı Hunley’in bir gemi batırması ile deniz savaşlarına yeni yeni dâhil olan bu aktör ilk kez kendini ispatlamıştır. Özellikle II. Dünya Savaşı ile birlikte donanmaların en stratejik silah platformları artık uçak gemileri ile birlikte denizaltılar olmuştur.

Kabaca denizaltıları sınıflandırmak gerekirse, ilk planda; nükleer güçlü (yani içinde nükleer reaktör olanlar) ile dizel-elektrik motorlu olanlar şeklinde iki sınıfa ayırabilmektedir. Nükleer güçlü olmayanlara genel olarak konvansiyonel denizaltılar denir. Konvansiyonel denizaltılara genelde dizel elektrik motorlu denizaltılardır. Dizel motorlar, elektrik motorları, çok sayıda bataryadan (pil) oluşan güç ünitesi grubu ile donatılmış bu denizaltılar yeni teknolojiler sayesinde Reis sınıfı denizaltılarımızdaki gibi ilave olarak AIP teknolojisini içeren yeni bir yakıt/enerji türüne geçmiştir.

Henüz dünyada çok az sayıda donanmada mevcut olan bu denizaltı tahrik sistemi/güç ünitesi, klasik dizel motorlara göre çok avantajlıdır. Su altında motor çalıştırmadan şarj yaptığı için daha sesizdir ve her şeyden önemlisi dizel motor için hava çekmeden ilerleyebilir. Çünkü enerjiyi motordan üretmek zorunda değildir. Şöyle ki Türkiye’nin de kullandığı klasik dizel elektrik denizaltıları günde bir iki kez dizel motoru çalıştırmak, dolayısı ile bataryaları şarj etmek için şnorkel çıkarıp motor için hava çekmek zorundadır. Bu faaliyet bir de savaş şartlarında yapıldığında çok riskli hale gelir. Risk çok büyüktür ama denizaltı buna mecburdur. Eğer denizaltı şanssız bir günde ise çok kısa bir kısmı su yüzüne çıkan metal şnorkel hava çekerken bir yüzey tarama radarına yakalanabilir veya denizaltı yüzeye çok yaklaştığı için bir deniz karakol/ gözetleme/denizaltı harbi uçağının manyetik tespit cihazı tarafından tespit edilebilir. Denizaltının bulunduğu konum ile deniz dibinin normal manyetik alanı kıyaslandığında aradaki manyetik alan farkı denizaltıyı ele verir. Denizaltı bir kere yakayı kaptırdı mı artık kurt sürüsünü peşine takmıştır. Derhal bölgeye uçaklar veya ASW helikopterleri tarafından decoy denen paraşütle bırakılan “Pin sesi“ yayan cihazlar bırakılır. Bunun yanı sıra helikopterden salınan sonar cihazları ile aktif sonar mantığı ile denize “Pin sesi“ gönderilir. Artık yeri tespit edilen denizaltı çok derine dalmaya fırsat bulamadan, hatta düşmanın teknolojisi yeterli ise derinde bile olsa düşman gemi, uçak veya helikopterleri için kolay hedeftir. Bugün uçak ve helikopterlerin dahi torpido atabildiği düşünüldüğünde durumun vahameti anlaşılır. Ancak denizaltılar bu sebeplerden dolayı son derece temkinli hareket eder ve çoğu zaman kendi dost filolarındaki gemiler bile nerede olduklarını bilmez, bilemez. Nükleer güçlü ve balistik füze taşıyan denizaltılar (SSBN) altı ay su yüzeyine çıkmadan ve şnorkel çıkarma mecburiyeti olamadan seyir yapar ve personel için gerekli olan su ve havayı reaktör sayesinde deniz suyundan üretir.

Reis sınıfı yeni dizel elektrik denizaltılarımız ise klasik konvansiyonel denizaltılardan daha avantajlı olacaktır. Çünkü savaş durumundan isterse üç hafta yüzeye şnorkel çıkarmadan seyir yapabilir. Bu seyir maksimum süratte yapılamaz çünkü onun için dizel motorları çalıştırması gerekecektir. Diğer denizaltılar gibi günde bir iki kez yerine, üç hafta sonra yerini belli edecek bir riske girecek olan Reis sınıfı bunu da personel hava ihtiyacı için yapacaktır. Ancak bir bölgede savaş/kriz anında bir denizaltının üç hafta yüzeye hiç çıkmadan saklanması bile olağanüstü stratejik bir kabiliyettir. Sonuç olarak örnek vermek gerekirse Tip-2014 TN/Reis sınıfı denizaltıların Türkiye kıyılarından dalıp, ABD’ye kadar su üzerine çıkmadan seyir yapacak kabiliyette olduğu iddia edilmektedir ki, bu inanılmayacak bir şey değildir.
Her ne kadar termal iz de gün geçtikçe önem kazanmaya başlasa da akustik iz yani “Sessiz ve Derinden“ tabiri boşuna söylenmiş bir tabir değildir. Bir tank için zırh kalınlığı veya aktif koruma tedbirleri ne ise denizaltı için sessizlik de odur. Sanılanın aksine denizaltıların en caydırıcı yönü düşman konvoylarını torpido ile tehdit etmek değil, gizliliktir.

Denizaltılar savaş gemileri ve torpido bırakan uçar unsurlar karşısında savunmasız veya diğer bir deyişle eşit şartlarda manevra yeteneği ve ateş gücüne sahip olmadığı için dezavantajlıdır. Sonara kolayca yakalanan, sessiz olmayan denizaltılar batırılması kolay bir taktik hedeftir. Batırılmasa bile yeri bilindiğinden sürpriz saldırı yeteneğini yani stratejik değerini kaybetmiştir. Oysa yeri bilinmeyen bir denizaltı ister nükleer güçlü isterse konvansiyonel denizaltı olsun stratejik bir silah platformudur ve bu gizliliği devam ettiği sürece denizdeki en büyük tehdittir. SSN ve SSBN’lerdeki nükleer reaktör güç grubu daha fazla ses üretir ve ayrıca büyük gövde ve pervanenin daha fazla kavitasyon etkisi vardır.

Denizaltıların stratejik önemi nükleer silahlar, nükleer reaktör ve balistik füzeler icat edildikten sonra adeta zirve yapmıştır. Bugün ABD, Rusya, Çin gibi ülkelerin caydırıcılığı nükleer silah sistemleri üzerine kurulmuştur. Stratejik Kuvvetler bünyesinde nükleer caydırıcılığın temeli, örneğin ABD için karadaki nükleer füze silolarının içinde bulunan Minuteman-3 ICBM’ler (Kıtalararası Balistik Füze) veya Rusya’nın uçsuz bucaksız ormanlarında saklanan TOPOL isimli 16 tekerlekli araç üzerindeki RS-24 vb. ICBM’leri değildir. İngiltere ve Fransa dâhil belli başlı nükleer güçlerin caydırıcılığının temelini, nükleer reaktör gücü ile çalışan ve içinde çok sayıda savaş başlığı barındıran balistik füzeleri taşıyan SSBN’ler (Nükleer Güçlü Balistik Füze Denizaltısı) oluşturur. Bu denizaltılardaki balistik füzeler, ICBM’lerden biraz daha kısa menzilli olsalar da yine kıtalararası uçacak kadar menzili olan denizaltından atılan balistik füzelerdir (SLBM). SSBN’ler dünyadaki en yıkıcı güce sahip silah platformudur ki matematik olarak hesap edildiğinde bu tartışılmazdır. Ancak SSBN’lerin stratejik öneminin veya nükleer gücün temelini oluşturmasının sebebi 20x10 hesabı ile nerede ise 200 savaş başlığını 200 ayrı hedefe serpiştirecek olması değildir. Karadan da 20 adet ICBM ateşlenebilir ve bunlar aynı şekilde savaş başlıklarını (RV) Ortayol (dalış fazında) veya terminal aşama boyunca bırakabilir. Üstelik batma/batırılma riski de yoktur. Ancak sabit tesislerin topluca nükleer silahlar ile imhası söz konusu iken okyanusta gezen ve nerede olduğu bilinmeyen bir “Azrail“ büyük tehlikedir. Mesele kısaca yine gizlilik, sessizlik, görünmezlikte kilitlenir.

Kısaca özetlemek gerekirse nükleer dehşet dengesi nükleer silahları hedefine ulaştıracak platform (Uçak, balistik füze, seyir füzesi, HGV vb.) sayısı üzerine kurulmuş gibi gözükse de en önemli ayağı çeşitli sensörler ile izleme ve erken uyarıdır. Yani ABD’deki bir füze üssünde Mimuteman-3 silo kapağı açıldığında uydudan görülebilir. Aynı şekilde Rusya’dan bir füze ateşlendiğinde 1 dakika içinde ABD uyduları bunu fark eder. ABD denizaltılarına nükleer saldırı emrini vermek için E-6B isimli deniz kuvvetleri uçaklarından birisi sürekli havadadır. Burada dikkatinizi çekmek istediğim nokta ise saldırı karşısında bir nevi otomatik karşılıkta hedef olan yerin başkentler veya nükleer reaktörler veya petrol rafinerileri olmadığıdır. İlk hedef ikinci vuruş yeteneğini korumak ve düşmanınkini yok etmek için nükleer füze siloları veya üsleridir. Bu yüzden Ruslar ICBM’lerin bir kısmını TOPOL denen araçlarda gezdirir. İşte denizaltıların olağanüstü stratejik değeri burada ortaya çıkar. Siz saldırı karşısında düşman üslerini daha füzeler çıkış yapmadan vurabilirsiniz ama kıyınızın sadece 100 km uzağında 300-400 metre derinde aylardır pusuya yatmış ve 20 adet SLBM barındıran bir SSBN denizaltısının yerini kendi ülkesi dahi bilmiyorken, bir başka ülkenin bilmesi olası değildir. Dolayısı ile SSBN denizaltıları fırlatma derinliği olan yüzeye 20 metre kadarki derinliğe çıktığında Üçüncü Dünya Savaşı’nı bitiren veya devam ettiren veya kazanan veya caydırarak acilen ateşkes sağlayan yani altın golü atacak silah platformudur.

Diğer bir örnek olarak Soğuk Savaş’ın sanıldığı gibi ABD-Rus denizaltılarının karşılıklı düşman gemileri hatta uçak gemilerini kovaladığı bir mücadele olmadığını söyleyebiliriz. Denizin altındaki tüm mücadele her iki tarafın SSBN denizaltılarının yerini tespit etmek için okyanusu arşınlayan SSN denizaltılarının mücadelesi idi. Yani yine sanıldığı gibi Üçüncü Dünya Savaşı’nda süper güçlerin denizaltılarının ilk hedefi uçak gemileri veya muhripler olmayacak bunun yerine Nükleer caydırıcılığı yok etmek için SSBN’leri bulup yok etmek olacaktır.

Diğer bir tür ise biraz yazının önceki kısımlarında bahsedildiği gibi SSN denizaltılardır. Bu kısaca SSBN gibi nükleer reaktörden güç alan ancak balistik füze taşımayan taarruz denizaltılarıdır. Yani, Reis sınıfından temel farkı nükleer reaktörden güç almasıdır. Tabi olarak bunlar dizel-elektrik denizaltılarından daha büyük ve yine SSBN’ler gibi 6 ay su yüzüne çıkmadan görev yapabilirler. 6 ay sonra liman yapmasının sebebi ise yakıt değil personelin gıda ve moral ihtiyacıdır. Dolayısı ile taşıdığı torpido ve seyir füzeleri ile donanma gemileri açısından denizlerin korkulu rüyaları da SSN’lerdir. Taarruz/Saldırı denizaltısı denmesi sebebi gemilere, denizaltılara veya kara hedeflerine taarruz ettiği içindir. ABD gemileri Tomahawk seyir füzesi ve bizim denizaltılarımızda da kullanılan UGM-84 Sub-Harpoon gemisavar füzesi kullanır. Ruslar ise Kalibri füzelerini ve diğer gemisavar füzeleri.

Aslında dördüncü bir tür olarak SSBN gövdeli denizaltıların tamamen balistik füze yerine seyir füzesi doldurulmuş hale dönüştürülerek yine nükleer reaktörlü SSGN (Nükleer Güçlü Güdümlü Füze Denizaltısı) olarak isimlendirilmiş bir tür daha vardır. Ancak bu tür denizaltılar üç beş adet olup sadece ABD ve Rusya’da bulunmaktadır.

SSN’ler uzun süre yüzeye çıkmama ve silah kapasitesi olarak dizel-elektrik denizaltılarından daha avantajlıdır. Ancak daha çok kıyı (derinliği az olan yerler) ve iç deniz platformu değil okyanus denizaltısı olarak görülür. Sığ denizlerde dizel elektrik denizaltılar tercih edilir. Nitekim ABD, İngiliz ve Fransız donanmaları askeri denizcilik doktrinine göre “Blue Water NAVY/Okyanus Donanması“ olmalarının da etkisi ile tüm denizaltıları nükleer güçlüdür. Ayrıca bu ülkelerin korumak zorunda oldukları çok sayıda iç deniz veya sığ deniz yoktur. Rusya ise “Green Water NAVY/İç Deniz Donanması“ olduğundan örneğin Karadeniz için Kilo sınıfı dizel elektrik denizaltılar üretmektedir. Çin ise “Blue Water NAVY“ hayalleri kapsamında daha çok Tip-94 Jin sınıfı SSBN üretme gayretindedir. Ancak daha önce belirtildiği gibi dizel denizaltılar ve özellikle Reis sınıfı gibi AIP olanların SSBN, SSN ve SGGN yani tüm nükleer güçlü olanlardan daha sessiz ve sığ denizlerde daha kullanışlı olduğu iddiası sebebi ile Çin konvansiyonel denizaltıları da en azından kıyı bölgeleri için üretmeye devam etmektedir.

Tabloda dikkatinizi çekeceği üzere dünya üzerinden nükleer güçle çalışan yani SSBN’si olmadığı halde konvansiyonel bir denizaltıdan SLBM fırlatma kabiliyeti olan tek ülke Kuzey Kore’dir. Ancak tek bir KN-11/ Pukkuksong-1 SLBM’si taşıyabilir ki menzili sadece 2000 km civarıdır.

Tabloda ve aşağıdaki info-grafikte dikkat çeken diğer ülke ise İsrail’dir. İsrail donanmasında nükleer güçlü denizaltı yani SSBN veya SSN yoktur. AIP teknolojisine sahip denizaltılar ise mevcuttur. Ancak İsrail resmi olarak kabul etmese de gemiler Almanlara yaptırılırken torpido kovanı özellikle daha geniş yapılmıştır. Bunun amacı Popeye-2 seyir füzesini önce torpido kovanından torpido gibi, yüzeye varınca da koruyucu kapsül içinden çıkan füzenin motorlarını ateşlenerek su üstünde seyir füzesi gibi hedefine varmasıdır. Popeye-2 bizim hava kuvvetlerimizde F-4E 2020 Terminatör’lerin kullandığı Popeye-1’lerin daha gelişmiş versiyonudur ve nükleer savaş başlığı taşımak için yapılmıştır. Dolayısı ile İsrail de SSBN ve SLBM’si olmadığı halde denizaltı aracılığı ile nükleer saldırı kabiliyeti kazanmış bir ülkedir ki, yukarıda saydığım denizaltıların gizlilikten ve sürpriz faktöründen ötürü stratejik önemi SLBM fırlatamasa da İsrail için de geçerli olacaktır.

Torpido kovanından taşıyıcı bir torpido kapsülü içinde füze atma kabiliyeti Reis sınıfı denizaltılarında da olacaktır. Mevcut Preveze sınıfı denizaltılar torpido kovanından basınçlı hava ile atılan sub-harpoon gemisavar füzesi (ABD) yüzeyine çıkınca kapsül kenarındaki civataları patlıyor, kapsül açılınca füzenin roket motoru ateşleniyor ve hedef gemiye doğru yol almaktadır. İşte milli gemisavar füzeleri Atmaca’nın Blok-2 versiyonu veya yeni isimli bir versiyonu denizaltıda taşınabilme kabiliyetli olarak geliştirilerek Reis sınıfı denizaltılarında kullanılabilecektir.

Özetlemek gerekirse, nükleer silahların saklamanın ve sürpriz saldırı yapabilmenin en emniyetli yolu denizaltılardan yapılmasıdır. Çünkü taarruz denizaltıları, su altı sabit mikrofon ağı, ASW görevli uçak, helikopter ve gemilere rağmen koca okyanusta bir denizaltının yerini bulabilmek samanlıkta iğne aramaktan farksızdır. Bugün balistik füze savunmasında dünya lideri olan ABD’nin bile New York’un sadece 100 km açıklarında 20 tane füze ateşleyip her birinde çoklu başlıklar sayesinde sadece 5-8 dakika gibi kısa bir sürede düşecek 100’den fazla nükleer başlığı daha uzaydayken veya terminal aşamasında önleyecek yeterli sayıda savunma sistemi veya anti-balistik füzesi yoktur. İşte bu sebeple yeri bilenen bir nükleer denizaltı tıpkı bir balistik füze üssü gibi stratejik öneme sahip ancak taktik hedef imhası usulleri ile yok edilecek basit ve kolay bir hedef iken, yeri bilinmeyen yani görevini doğru şekilde yapan bir SSNB dünya üzerindeki en stratejik, en çok korkulan ve stratejik güç çarpanları veya denge aktörleri içinde en önemli aktördür.

Tıpkı NATO, Rus, Çin denizaltıları gibi Türk denizaltıları da Karadeniz, Ege veya Akdeniz’de görev yaparken düşman gemilerini ve özellikle denizaltılarını bulmak ve izlemek ile görevlidir. Bir taraftan kendilerini saklamak diğer yandan bu sularda Rus, Yunan veya Doğu Akdeniz’de diğer ülke denizaltılarını tespit yani anlık yerlerini bilmek ve görev sırasında gelişen bir durumda (mesela Kardak krizi gibi) sorumluluk sahalarındaki tüm su üstü ve su altı tehditlerine karşı müdahale etmek, şekilde görev yaparlar. Dolayısı ile SSBN, SSN ve nükleer silah sahibi olmayan bizim gibi ülkelerin konvansiyonel denizaltıları da çok stratejik bir güç çarpanı olarak görev yapar. Çünkü denizaltının sürpriz faktörü deniz savaşlarında belirleyicidir. Ancak denizaltıların tek görevi düşman donanma unsurlarını tespit ve batırmak değildir. Sorumluluk sahasına gizlice girerek, tüm suüstü ve sualtı platformların tespiti yanında, istihbarat ve keşif, özel operasyon timlerinin düşman kara sularına veya deniz üslerine sızdırılması, dost unsurların, filoların veya ticari konvoyların seyir güvenliğinin sağlanması vb. görevleri de yerine getirirler.

Türk Denizaltı Filosunun Akdeniz’deki Yeri, Mevcut Denizaltılarımız ve Milden İle Kazanılacak Kabiliyetler

Türkiye 12 adet denizaltı ile Akdeniz’deki en köklü ve sayısal olarak büyük denizaltı filosuna sahiptir. Ancak Fransız denizaltıları nükleer güce sahiptir. Reis sınıfı ile MİLDEN projesi tamamen ayrı projeler ve denizaltılardır. Reis sınıfı Alman lisansı ve teknoloji transferi ile yerli üretim denizaltıdır. Yani milli tasarım değildir. MİLDEN ise tasarımı, geliştirilmesi, silah, elektronik, savaş yönetim ve sistemi ve güç sistemlerinin tamamen milli olduğu, yerli imkânlarla üretimi yapılacak, ilk milli ve yerli denizaltı olacak olan ilk Türk/ Milli Denizaltı Projesidir.

MİLDEN yeni geliştirilen milli mühimmatları da kullanacaktır. 200 km menzilli milli gemisavar füze Atmaca’yı kullanacaktır. Ayrıca milli ağır torpido AKYA ve geliştirme süreci tamamlanan milli torpido aldatma/karıştırma sistemi ZARGANA da bu denizaltıya entegre edilecektir. Diğer yeni milli ürünler TORK isimli torpidoya karşı savunma torpidosu ve ORKA hafif torpido da MİLDEN ve muhtemelen Reis sınıfında kullanılacaktır.

Diğer bir stratejik kabiliyet ise Gezgin seyir füzesi olacaktır. Ayrıca MİLDEN için HBT sistemi tedariki kapsamında açılan ihalenin 400 KW’ya kadar güç üreten bir sistem olması düşünülüyor ve sistemi üretmek için talip olan firmalarımızın katıldığı ihalenin 2020 yılı içinde sonuçlanması bekleniyor.

Reis Sınıfı Denizaltıların Teknik Özellikleri

Bu denizaltılarda NATO menşeili torpidolar yanında milli ağır sınıf torpido AKYA da kullanabilecek. Denizaltılarda dördü UGM-84A Sub-Harpoon Blok II gemisavar füzesi ateşleme kabiliyetine sahip 8 adet 533 mm’lik torpido kovanı mevcuttur. Seri üretimine başlanan Atmaca milli gemisavar füzesi denizaltı versiyonu geliştirildiğinde onu da kullanacaktır.

Reis sınıfı denizaltıların teknik özellikleri ise şöyledir:
-Uzunluk: 67,6 m
-Yükseklik: 13,1 m (Periskop hariç)
-Tekne dış çapı: 6,3 m
-Su Çekimi: 6,0 m
-Azami hız: 20 kt (Dalmış durumda), 10 kt (Satıhta), 6 kt (AIP ile seyir yaparken), 12 kt (Şnorkel çıkarmış halde iken)
-Azami menzili: 12.000 deniz mili (Satıhta 6 kt sürat ile), 420 deniz mili (Dalmış durumda 8 kt sürat ile), 1248 deniz mili (AIP devrede iken, 4 kt sürat ile)
-Mürettebat: 5’i subay olmak üzere 27 kişi
-Görev süresi: 84 gün
-Sualtında şnorkel çıkarmadan kalma süresi: 3 hafta (ilave gün olabilir)
-Su üstü deplasman: 1.845 ton
-Su altı (dalmış halde) deplasman: 2.013 ton -Azami operasyon derinliği: 250 m
-Test derinliği: 400 m
-Gövde: Ferromanyetik çelik, HY-100 ve HY-80 -Dizel Makina: 2 adet MTU 16V-396 (3,96 MW)
-Jeneratör: 2 adet Piller Ntb56.40-10 (0.97 MW)
-Ana Elektrik Motoru: 1 adet Siemens Permasin (2,85 MW)
-Batarya Grubu: 648 adet (2 adet 324 Exide Technologies ürünü sodyum sülfür) batarya
-Yakıt Hücresi: Siemens 2 adet BZM 120 (120 kW) Polimer Electrolite Membrane (PEM) Hydrogene Fuel Cell teknolojisi
-Pervane: 7 kanatlı, skewback, sessiz, tek pervane
-Yakıt Kapasitesi: 98 t F-76 Motorin, 1,8 t Hidrojen (30 Adet metal hidrid tüpleri), 15,3 t Sıvı oksijen
-Yatma Yeri Kapasitesi: 30 Sabit 10 Sökülebilir olmak üzere toplam 40 yatak
-Tekne İnşaat Malzemesi: HY-100 / HY-80 çelik sac.

2. Suüstü Platformlarına Karşı Gelişen Hava ve Füze Tehditleri

İkinci bölümde şu konular incelenecektir:
-Suüstü ve Sualtı Platformlarına Karşı Hava ve Füze Tehdidi
-Deniz Konuşlu Hava ve Füze Savunması
-Akdeniz Ülkeleri ve Komşularımızdan Kaynaklanan Gemisavar Füze Tehdidi
-TF-2000 Hava Savunma Muhribi Projesi

Bugün dünyada öyle bir noktaya gelinmiştir ki, çok kabiliyetli bir harp gemisi ve üzerinden çok iyi hava ve füze savunma sistemleri olsa bile bunlar tek başına yeterli değildir. Örneğin bu gemiyi bir görev grubu ile gönderdiğinizde hava savunma füze sistemleri çok iyi olduğu için her türlü hava tehdidi ile mücadele edebilir manasına gelmemektedir. Çünkü artık günümüzde entegre bir hava savunma sistemi içinde olmayan yani diğer gemi, sabit radar, AWACS, komuta-kontrol merkezi gibi birimlerle taktik hava resmi bağlamında entegre olmayan, diğer bir deyişle ağ merkezli harp ile diğer sensörlerle bağlantılı olmayan bir geminin başarılı bir hava savunması yapması imkansıza yakındır.

Denizcilik gücü veya deniz güvenliği için gerekli sualtı ve suüstü harp gemileri ve uçar unsurlar yanında bu gemilerin kendilerini artan tehditlere karşı koruyacak veya lokal manada görev gurubunun hava ve füze savunmasını yapacak hava savunma muhriplerine ihtiyaç vardır. Bugün gemisavar füze, SİHA, SİDA ve taarruzi İHA (Kamikaze drone) tehdidi çok artmış ve sadece artmakla kalmayıp durdurulamaz bir hal almaya başlamıştır. Donanmaların karşısında klasik (konvansiyonel) hava tehditleri yani uçak ve ASW helikopterleri dışında bu yeni tehditlere karşı nasıl bir savunma yapılacağı çok büyük bir soru ve sorun olarak durmaktadır.

Örneğin Türk Deniz Kuvvetleri gibi orta ölçekli veya “Green NAVY“ donanmalar içinde büyük ölçekli sayılan deniz kuvvetlerimizin muharip filosunun belkemiğini oluşturan fırkateynlerin üzerinde bulunan hava savunma füze sistemleri tasarlanırken ve üretilirken dünyada hipersonik gemisavar füzeler, taarruzi İHA’lar veya dolanan mühimmatlar (Sürü İHA) henüz yoktu. Dolayısı ile günümüzün tehditleri güncel iken savunma sistemleri dünya donanmalarının çoğunda güncel değildir.

Bu hava savunma sistemleri üretilirken örneğin Zircon füzesi yoktu. Süpersonik füzeler ise 2-3 Mach aralığında idi. Bugün modern ve yeterli sayıda hava savunma muhripleri ile desteklenmemiş bir görev grubunun yukarıdaki yeni tehditlerle mücadele etmesi düşünülemez. Düşmanın kara konuşlu veya uçak gemisinden kalkan hava unsurlarına karşı yine dost kuvvetin uçak gemisinden kalkan hava unsurları önleme ve caydırma yapabilir ama füze ve SİHA, sürü İHA tehdidi günümüzde füze sistemleri ile önlenmeye çalışılmaktadır.

Bugün deniz konuşlu etkili bir hava savunma yapılabilmesi için:
-Düşmanın gemisavar silah sistemleri envanterinin bilinip, tehdit analizi yapılması.
-Tehdit analize göre kendi envanterinin doğru şekilde geliştirmek/temin etmek.
-Birden çok tehdit tipi için farklı sensör ve silah tipleri veya hava savunma füzeleri ile savunma.
-Ağ merkezli harp, farklı sensörlerin tek bir merkezden “data fusion“ ile yönetimi.

Denizlere, denizciliğe, deniz güvenliğine dolayısı ile suüstü platformlara ait yeni tehditlere bir göz atmak gerekir ise:

Örneğin Rusya’nın yeni geliştirdiği hipersonik gemisavar füzesi ile 3M22 Zircon füzesi 7-8 Mach sürate çıkabiliyor. Bu hızı ile birçok hava savunma füzesinden daha hızlı olması bir yana, 6 Ekim 2020’de yapılan teste uçakların çıktığı irtifanın çok üstünde 28 km irtifada çıktığı, farklı uçuş profilleriyle menzilin 1000 km’ye (300 kg harp başlığı, 30-40 km uçuş irtifası) kadar çıkartılabileceği de söylenmektedir. Buna karşılık Rus donanması düşmanın reaksiyon süresini düşürmek için füzeyi daha alçak irtifalarda uçurmayı ve 400-500 kg savaş başlığı kullanmayı planlamaktadır. Ruslar Zircon için gerçek problemin hedef tespiti olduğunu düşünmektedir. Bunun içinde 2013’te yörüngeye fırlatılan Condor uydularına güvenmektedir. Yani tam manası ile olmasa bile Zircon aynı zamanda uydudan güdülenebileceği düşünülmektedir.

Rusya’nın Karadeniz’deki A2/AD uygulamalarından en çok güvendiği sistem ise K-300 P Bastion gemisavar füzesidir. Kıyı konuşlu ve karadan gemiye atılan füze 2,5 Mach sürat, 1000 km menzile sahiptir. Ayrıca Rus-Hint ortak yapımı Brahmos süpersonik füzeleri veya Çin yapımı YJ veya C serisi füzeler de ihraç modelleri ile çok büyük tehdit oluşturmaktadır. Bu füzeler hızları itibari ile klasik Harpoon, Exocet gibi batılı gemisavar füze tehditlerinin çok ilerisindedir.

Milli subsonik Atmaca gemisavar füzesi bile gemi radarına girdiğinde düşman gemisinin savunma yapabilmek için birkaç dakikasının kaldığını düşünürsek, yani dünyanın yuvarlak olması sebebi ile deniz yüzeyini yalayarak (Sea Skimming) uçan bir füzenin gemi radarı tarafından fark edilmesi en fazla 40-60 km arası mesafeden olacağı için, Atmaca gibi subsonik füzelerin yanında süpersonik ve hatta hipersonik yeni tehditlerin ne kadar tehlikeli olacağını üzerine görüşler bulunmaktadır.

Dolayısı ile AWACS desteği, sensör füzyonu veya ağ merkezli harp teknolojisi olmadığı sürece gelen gemisavar füzeye hemen kilit atmak, reaksiyona geçmek hele ki gemi alarm durumunda değil ise çok zor olacaktır. Tabloda bazı komşularımıza ait gemisavar füzelerin değerleri incelendiğinde deniz konuşlu hava savunma veya gemisavar tehdidinin boyutu daha iyi anlaşılacaktır.

Örneğin birkaç yıl önce Yemen-Husiler Çin yapımı C-802 gemisavar füzesi ile BAE’ye ait bir firkateyni vuruldu. Bu da gösterdi ki artık devlet dışı aktörlerin veya çok küçük devletlerin bile kolayca sahip olabileceği bir gemisavar füze tehdidi ortamında bulunmaktadır.

“Atlantik’ten Hint Okyanusu’na Geleceğin İnşası“ E-Kitabından alınmıştır. Makalenin tamamını okumak için lütfen tıklayınız.

“Atlantik’ten Hint Okyanusu’na Geleceğin İnşası“ E-Kitabını incelemek için lütfen tıklayınız.


 
Bu içerik Marka Belgesi altında telif hakları ile korunmaktadır. Kaynak gösterilmesi, bağlantı verilmesi ve (varsa) müellifinin/yazarının adı ile unvanının aynı şekilde belirtilmesi şartı ile kısmen alıntı yapılabilir. Bu şartlar yerine getirildiğinde ayrıca izin almaya gerek yoktur. Ancak içeriğin tamamı kullanılacaksa TASAM’dan kesinlikle yazılı izin alınması gerekmektedir.

Alanlar

Kıtalar ( 5 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 2673 ) Etkinlik ( 219 )
Alanlar
Afrika 74 628
Asya 98 1055
Avrupa 22 636
Latin Amerika ve Karayipler 16 68
Kuzey Amerika 9 286
Bölgeler ( 4 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1367 ) Etkinlik ( 52 )
Alanlar
Balkanlar 24 290
Orta Doğu 22 599
Karadeniz Kafkas 3 297
Akdeniz 3 181
Kimlik Alanları ( 2 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1289 ) Etkinlik ( 77 )
Alanlar
İslam Dünyası 58 779
Türk Dünyası 19 510
Türkiye ( 1 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 2033 ) Etkinlik ( 80 )
Alanlar
Türkiye 80 2033

Çin’in “Orta Krallık” konseptini bırakarak Mavi Su Donanması’na geçiş yapmasıyla birlikte artan ekonomik, siyasi ve askeri gücünün bir fonksiyonu olarak coğrafya telakkisinde de açık şekilde bir değişim gözlemlenmektedir. ;

Çağımızın stratejik hammaddeleri olan Nadir Toprak Elementleri (NTE-Rare-Earths) günümüz teknolojisinin vazgeçilemez temel girdilerindendir. Bu ham maddeler olmadan ileri teknoloji ürünü olan araç ve vasıtaları üretmek mümkün değildir. ;

Eski Japonya Başbakanı Shinzo Abe (2012-2020) hükûmeti tarafından 2013 yılında oluşturulmasından bu yana ülkenin uzun vadeli diplomasisini ve savunma politikasını düzenleyen Japonya’nın Ulusal Güvenlik Stratejisi, 2022 yılında tekrar gözden geçirilecek ve Kishida hükûmeti 2022 yılı içerisinde strate...;

2010-2016 döneminde Suudi Arabistan, İran’ın artan bölgesel etkinliğinin önüne geçmek amacıyla, dengeleme stratejisini benimsedi ve diğer bölgesel güçler olan Mısır ve Türkiye ile ittifak ilişkisi tesis etti. ;

Güneydoğu Asya’dan Avustralya hattına uzanan kara coğrafyasına yakınlığı ve Pasifik Okyanusu’nun ortalarında yer alan coğrafi konumu ülkeye jeopolitik değer katıyor. Ülkeyi kontrolü altında tutmayı başaran küresel aktör, Pasifik coğrafyasını kontrol etme noktasında rakiplerine karşı avantaj kazanıyo...;

Son yıllarda bilgi ve iletişim teknolojilerinde yaşanan büyümeler, internet kullanımının yaygınlaşması, bilgi çağına ve bilgi toplumu olarak nitelendirilen döneme geçiş ile birlikte kurumların görevlerini ifa etme şekli de dönüşüme uğramıştır. Birbirlerine internet aracılığıyla bağlı hale gelen insa...;

Tarihin başlangıcından bu yana küresel ölçekte yaşanan tüm hadiselerin, insanlığın yaşantısında ve siyasal, ekonomik, sosyal alanlarında ciddi değişiklikler yarattığı bir vakıadır. 2020 yılının başında tüm dünyayı etkisi altına alan COVID-19 isimli bir virüste pandemi ilanına neden olarak, küresel ö...;

Sovyetler Birliği’nin 1991’de dağılması sonrasında Soğuk Savaş bitti diye düşünülse de son 25 yıldır Arktiklerde ve Asya-Pasifik coğrafyasında yaşanan güç politikalarının seyri, durumun hiç de böyle olmadığını gösterdi. ;

Dünya İslam Forumu Yetkin Kişiler Grubu Toplantısı 10

  • 15 Haz 2022 - 15 Haz 2022
  • İstanbul -
  • İstanbul - Türkiye

8. İstanbul Güvenlik Konferansı (2022)

  • 03 Kas 2022 - 04 Kas 2022
  • Harbiye Askerî Müzesi ve Kültür Sitesi -
  • İstanbul - Türkiye

Dünya Türk Forumu Akil Kişiler Kurulu Toplantısı 5

Dünya Türk Forumu Akil Kişiler Kurulu’nun beşinci toplantısı 25 Mayıs 2022 tarihinde İstanbul’da 6. Dünya Türk Forumu marjında gerçekleştirilecektir.

  • 14 Haz 2022 - 14 Haz 2022
  • İstanbul - Türkiye

İngiltere’nin II. Dünya Savaşı sonrasında Hint Altkıtası’ndan çekilmek zorunda kalması sonucunda, 1947 yılında, din temelli ayrışma zemininde kurulan Hindistan ve Pakistan, İngiltere’nin bu coğrafyadaki iki asırlık idaresinin bütün mirasını paylaştığı gibi bıraktığı sorunlu alanları da üstlenmek dur...

Türkiye ile Avrupa Birliği (AB) ilişkilerinin bugünü ve geleceğinin ele alındığı Avrupa Birliği Sempozyumu, Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi (TASAM) ile Türk Avrupa Bilimsel ve Eğitimsel Araştırmalar Vakfı (TAVAK) işbirliğinde 02 Şubat 2018’de İstanbul Taksim Hill Otel’de gerçekleştirildi.

Rusya'nın hem Avrasya bölgesine hâkim olmak hem de dünya politikalarında lider aktörlerden biri olmak amacıyla geliştirdiği Avrasyacılık tartışmaları, analitik olarak klasik ve modern olarak değerlendirilebilir.

Soğuk savaşın ardından, “yeni dünya düzeni“ olarak adlandırılan dönem, hegomonik bir güç olarak beliren ABD’nin “büyük vaadi“ ile başladı: “Demokrasiyi dünyada yaygınlaştırmak“. Bu “büyük“ vaad, yoksulluk, adaletsizlik ve şiddet dolu bir dünyayı kurmak biçiminde gerçekleşti ve iki “siyasi/askeri“ ar...

Orta Doğu coğrafyası, 2010 yılının aralık ayından bu yana Tunus ile başlayan, günümüzde de tüm şiddetiyle Suriye’de devam eden devrim süreçlerinin etkisiyle hızlı bir değişim ve dönüşüm iklimine girmiştir.

Somali Cumhuriyeti; Afrika’nın doğusunda yer almakta olup Afrika Boynuzu olarak adlandırılan ve dünya gündemine açlığın, kıtlığın ve bulaşıcı hastalıkların yol açtığı felaketler nedeniyle sık sık gelen bir bölgede konumlanmış durumdadır.

Uzun yıllar boyunca Liberya meselesi, dünya gündemini meşgul eden bir konu olmuştur. Yaşanan İç Savaş boyunca sıklıkla çatışmalar ve ölümlerle anılan ülkenin günümüzde yeniden dirilme mücadelesi vermesi, diğer aktörler tarafından dikkatle izlenmektedir.

Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi (TASAM) bünyesinde yaptığımız bilimsel çalışmalar ile Dünya ve Türkiye’deki gelişmeleri kavrama ve analiz etmeye yönelik çabalarımızın ortaya koyduğu açık bir gerçek var: Aktörleri, kuralları, vizyonu eskisinden çok farklı olan yeni bir uluslararası sistem il...