Son zamanlarda Anayasa’dan bile çıkarılmaya çalışılan Kemalist veya Atatürkçü düşünceye karşı, ülkemizde ve yurtdışında değişik odaklardan değişik gerekçelerle âdeta bir kampanya açılmış görünmektedir. Bu odakların düşünce yapıları, amaçları ve sosyal zeminleri itibariyle, farklı gerekçelerle, ama aynı hedefe yöneldikleri görülmektedir.
Dogmatik olmadığı için “ideoloji“ demememiz gereken bu düşünce sistemi neye karşıdır? Buna karşılık, neye karşı değildir, neyle uzlaşabilir; neyle uzlaşamaz? Bunları biraz irdeleyelim.
Sayın Ozan Ceyhun ve Avrupa kamuoyundaki yabancı müttefikleri, 2003 AB’nin Türkiye Raportörü Oostlander’in raporu ile, hatta daha önce Hollanda’nın Groningen Üniversitesi bünyesindeki “Avrupa Güvenlik Araştırmaları Merkezi (CESS-Center for European Security Studies)“ adlı Düşünce Kuruluşunun “Türkiye’de Ordunun Sivil Kontrolu“ konusundaki çalışmaları ile başlayıp, Mülkiye’den değerli sınıf arkadaşım Prof.Dr. Zafer Üskül’e kadar uzanan bir süreç içinde birçok iç ve dış kaynak, Kemalizm’in sosyal demokrasinin antitezi olduğunu ileri sürmekte, Kemalizm’in militarist, esnemeyen, çağın gerçeklerine uymayan, otoriter bir yönetim tarzının bugüne de dayatılması olduğunu, bunun arkasında Türkiye’deki ordunun siyasette olmasını isteyen çevrelerin desteğinin bulunduğunu söyleyegelmektedirler. Bunun doğru olup olmadığını tartışmadan önce, Kemalizm ve Atatürkçülük arasında bir ayrım yapıldığı, birinin bir ideoloji, diğerinin “artık misyonunu tamamlamış bir düşünce sistemi olduğu“ gibi dayanaksız tartışmalarla birtakım amaçlara ulaşılmak istendiği ve Türkiye’nin kaderinden bu kavramların silinmek istendiği açıkça görünmektedir.
Bu tartışmaların odağındaki Atatürk’ün Türkiye’ye neler kazandırdığını tekrarlamaya gerek görmüyorum. Ancak Atatürk’ü dar kalıplarıyla kendi amaçları doğrultusunda yorumlayarak sunan, vizyonunu ve ileri görüşlülüğünü görmezden gelen sağcı, solcu, liberal, sosyal demokrat, sözde milliyetçi gibi kavramların arkasına saklanan insanların kafa yapılarının esneklikten yoksun olduğunu, olayları daracık kalıplar içinde görebildiklerini, ya da böyle görmek ve göstermek işlerine geldiğinden Atatürk’ün kendi yaşadığı zaman diliminin ötesine taşan geniş ön ve arka planlarını görme yeteneğinin farkına varamadıklarını belirtmemiz gerekiyor.
Atatürk, kendisinden sonraki dönemlerde neler olabileceğini tahmin ederek, ama neler olması gerektiğini doğru değerlendirerek zamanını yönetti, lakin bu doğruları gerçekleştirmesine vakti yetmedi. Bu doğrular bugün de doğru olmaya devam etmektedir. Atatürk’ü olduğundan daha başka gösterme hakkına kimse sahip değildir. Atatürk’ü tek başına sahiplenmeye de hiç kimsenin hakkı yoktur. Kimsenin bir Atatürk özel imtiyazına, ya da monopolüne sahiplik iddiasında bulunması da kabul edilemez. Buna karşılık Atatürk ilkelerini benimsediğini ve onunla aynı yönde düşündüğünü söyleme hakkına –tabiatıyla kendi ideolojisi doğrultusunda Atatürk’ün sözlerine ve fikirlerine değişik anlamlar yüklemeden ve saptırmadan doğru anlamak kaydıyla-herkes sahiptir. Aynı şekilde aynı anlayışla, onu eleştirmek de bir haktır. Ama eleştirenlerin hangi mantıkla ve hangi kanıtlarla eleştirdiklerini bilmek ve buna itiraz etmek de bizim ve Türkiye’yi ve Atatürk’ü seven herkesin hakkıdır.
Ben bugün bu hakkımı kullanarak Atatürk karşıtlarına aşağıdaki soruları yöneltmek istiyorum:
- Lozan Andlaşmasıyla Kurtuluş Savaşını sonuçlandıran Atatürk, bunu takiben ömrünün geri kalan kısmında bir militarizm mi sergilemiştir? Yoksa bir sivil devlet adamı olarak hem eski düşmanları, hem tüm komşuları ile barışarak Doğusunda ve Batısında dostluk, işbirliği ve karşılıklı güvene dayalı ilişkiler ve paktlar mı kurmuştur? “Yurtta sulh, cihanda sulh“ sözünün sahibi ve uygulayıcısı Atatürk mü; ayağının altına basması için serilen yenik düşmanının bayrağını kaldırıp, onun da başka bir milletin onuru olduğunu söyleyen Atatürk mü; Nobel Barış Ödülüne düşmanının aday gösterdiği Atatürk mü; Çanakkale’de ölen düşman askerleri için “onlar artık bağrımızda yatan bizim evlatlarımız“ diyen dünya tarihindeki tek lider olan Atatürk mü militarist? Yoksa askeri kışlasına çekip, politikadan uzaklaştıran, İttihad ve Terakki’nin hatalarının tekrarlanmasına izin vermeyen ve Silahlı Kuvvetleri Milli Savunma Bakanlığına bağlayan, profesyonel bir askerin (Mareşal Fevzi Çakmak) komutası altında sivil otoriteye bağlı tutan Atatürk mü militarist? Atatürk’ün, ya da Atatürkçü düşüncenin militarist olduğunu ileri süren iç ve dış kaynaklar bunu kanıtlamak mecburiyetindedirler.
- Faşist diktatörlüklerin hüküm sürdüğü İkinci Dünya Savaşı öncesindeki zehirli ortama rağmen, çoğulculuk denemesinde bulunan ve iki ayrı siyasi partiye fırsat tanıyan ve Türkiye için kafasındaki modelin ne olduğunu böylece belli eden Atatürk mü demokrasi düşmanı? Kurtuluş Savaşının en can alıcı aşamalarında bile TBMM’ne danışarak ve ondan yetki alarak ve meşruiyeti ve millet iradesini herşeyin üstünde tutarak çalışan Atatürk mü antidemokratik? Monarşiden Cumhuriyete geçiş sürecinin yaşandığı yıllarda kendi kişisel yönetim biçimi yerine “TBMM Hükumeti“ modeliyle ülkeyi –her hareketi için ayrı yetki almak suretiyle- yöneten Atatürk mü demokrasi karşıtı? TBMM kurulmadan önce kongreler dönemi bizzat tabandan kaynaklanan bir demokrasi örgütlenmesi değil midir? Kadınlara sağlanan ve birçok Avrupalıdan önce gerçekleştirilen siyasi hakları da mı demokrasi düşmanı Atatürk sağlamıştır? Bu liste uzayıp gidecektir.
- Fakat en ilginç iddialardan birini Atatürk’ün “dinsizliği ve din düşmanlığı“ oluşturmaktadır. Kurtuluş Savaşı ve kongrelerle birlikte din adamlarını saflarına kazanan ve muazzam desteğini gören Atatürk mü dine ihanet etti? Atatürk zamanında kimin dinine ve ibadetine karışıldı? Saltanatın ilgasından sonra bile, Hilafetin devamına, Halife kendisini aynı zamanda Sultan gibi görüp siyasete karışma eğilimleri görülene kadar fırsat verilmedi mi? Atatürk’ün daha ilk aşamalarda ilişki kurduğu ülkeler müslüman ülkeler İran ve Afganistan olmadı mı? Laiklik dinsizlik, ateizm midir, yoksa tüm din ve mezheplere eşit mesafede tam bir inanç özgürlüğünün garantisi midir?Uhrevi ve dünyevi meselelerin birbirinden bağımsız olarak insanların özgür iradelerine bırakılması mıdır? Allah’la kul arasına kimsenin girmemesi midir? Atatürk ne yaptı? Allah’la kul arasına girmeye alışmış, sırtını devlete dayamış ve imtiyazlarını kaybetmek istemeyen ve aslında İslam’da yeri olmayan ruhban sınıfının doğru yerine oturması gerektiğini söylemiş, ama bunu tam gerçekleştirmeye ömrü vefa etmemiştir.
- Devletçi, etatist, ekonomik hak ve özgürlüklere göz açtırmayan, liberalizm ve Pazar ekonomisi karşıtı Atatürk’e gelince; o konuda da çok şey söylemek mümkün:
Ülkenin asırlarca kanını, iliğini kemiren kapitülasyonlardan, Düyun-u Umumiye’den Lozan’daki büyük diplomatik mücadeleyle kurtarılabilmiş, on bir yıl aralıksız savaşarak varını yoğunu kaybetmiş, hem vasıflı insan kaynaklarını, hem ekonomisini tüketmiş ve felaketler zincirine kurban edilmiş bir milletin, birikmiş sermayesi mi vardı ki, kapitalizm oyunu oynayıp zenginler ve galipler ve zalimlerle aynı ligde oynasın? O zamanın şartları içinde devletçiliği bir kurtuluş yolu olarak seçmeseydi, milletin geçim parasını kimden ve nereden bulacaktı? Yabancı sermaye gelmeyi kabul eder miydi? İçeriden ve dışarıdan kimse yatırım yapar mıydı? Çıkar görmeden kim Çanakkale’den başlayarak yetişmiş ve vasıflı insan gücünü kaybetmiş olan bir ülkeye yardım etmeyi kabul ederdi?
Peki Atatürk’ün kafasında ülke için öngördüğü ekonomik model neydi? İlelebet devletçilik miydi? İstiklal Savaşı’nda Rus yardımı alırken Türkiye’nin komünizm kampına geçmesini nasıl ve niçin önledi? Acaba Türkiye komünist olsaydı, devletçiliği daha iyi garanti edemez miydi? İzmir İktisat Kongresi’ni niçin topladı? Devletçiliği kökleştirmek için böyle bir kongreye ihtiyaç var mıydı? Bir emirle bunu empoze edemez miydi? (Bkz. İzmir İktisat Kongresi tutanakları; Celal Bayar’ın anıları “Ben de yazdım“; o zamanki İş Bankası, Ziraat Bankası, Etibank ve İktisadi Devlet kuruluşlarının kuruluş amaçlarına ilişkin belgeler, tutanaklar, makaleler, vs.)
İktisatçı olmadığım için iddialı konuşamayacağım, ama benim mütevazi bilgi dağarcığım ve sağduyum, bana Atatürk’ün Türkiye için ekonomik vizyonunun bugün “Küreselleşme“ olarak tanımladığımız uluslararası bütünleşme öngörüsünde bulunduğunu, Türkiye’nin esnek bir şekilde değişen şartlara uyum sağlayacak bir reformist olduğunu, ülkemizin hedefini ise, en ileri uluslara yetişip onları geçmek şeklinde tespit ettiğini bildiriyor.
Atatürk dahil herkesin tartışılabileceğine ve eleştirilebileceğine inanan demokrat bir kişi olarak, Atatürk’ün Türkiye’ye neler kazandırdığı bütün delilleriyle ortada iken, şu ana kadar yerli ve yabancı hiç kimse beni aksine ikna edemezdi. Ben ve benim gibi düşünenleri farklı görüşlere ikna etmek isteyenleri önyargısız olarak ve karşılıklı ifade özgürlüklerine saygılı ve uygar ve önyargısız bir dialogla iddialarını kanıtlamaya davet ediyorum. Kesinlikle dogmatik ve ideolojik yaklaşımlara itibar etmeyeceğime söz veriyorum.
Anayasa çalışmalarına gelince, başta Sayın Anayasa profesör ve akademisyenleri olmak üzere, Türk tarihinde ilk defa üstten empoze edilmeden tabandan gelen istekle yapılacağı ileri sürülen metnin son şeklini görmeyi bekleyeceğim ve en ileri ülkeleri özendirecek şekilde sonuçlandırılacağına olan dileğimi vurgulamak istiyorum. Bizi çağımızın da ilerisine götürmek isteyen Atatürkçü düşünceyi (ideolojiyi değil) ise Anayasamızdan dışlamayalım. Çünki her ikisi de başkasının değil, bizim. Yani hem Atatürk bizim gururumuz, hem de Anayasa bizim olacak ve gururumuz olmasını istiyoruz.
Murat BİLHAN, Büyükelçi (E), TASAM Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı, Kültür Üniversitesi Öğr. Gör.