Uzay Madenciliği Ve Derin Uzayda Rekabet

Haber

İnsanoğlunun uzayla ilişkisini kabaca iki kategori altında incelemek mümkün. Bunlardan ilki yerküreye görece yakın mesafeleri kapsayan yörüngesel uzay. 1957 yılında uzaya fırlatılan Sovyet Sputnik uydusunu bugüne kadar 8.000’in üzerinde uydu takip etti ve Dünya’nın yörüngesindeki uydular artık modern yaşamın vazgeçilmez birer unsuru ve uzantısı haline gelmiş durumda. İkinci kategori ise, Dünya’nın yörüngesinin ötesindeki uzay boşluğuna uzanıyor ve derin uzay veya dış uzay olarak niteleniyor. ...

İnsanoğlunun uzayla ilişkisini kabaca iki kategori altında incelemek mümkün. Bunlardan ilki yerküreye görece yakın mesafeleri kapsayan yörüngesel uzay. 1957 yılında uzaya fırlatılan Sovyet Sputnik uydusunu bugüne kadar 8.000’in üzerinde uydu takip etti ve Dünya’nın yörüngesindeki uydular artık modern yaşamın vazgeçilmez birer unsuru ve uzantısı haline gelmiş durumda. İkinci kategori ise, Dünya’nın yörüngesinin ötesindeki uzay boşluğuna uzanıyor ve derin uzay veya dış uzay olarak niteleniyor. 1969 yılında ABD’li astronotların Ay’a ayak basması ve aradan geçen yıllarda uzayın derinliklerine gönderilen düzinelerce keşif aracı haricinde, derin uzayın kullanımı ve günlük yaşamamızdaki yeri bilimsel çalışmalar ve merakın ötesine geçmedi. Ama gelişen teknolojilere koşut olarak, bu durum süratle değişecekmiş gibi gözüküyor. Nitekim, son yıllarda derin uzaya atfedilen önemi, büyük devletlerin attığı adımlardan da takip edebilmek mümkün. Uzayda savunma sistemi ve askeri mevcudiyeti gerekli gören ve bunun için hazırlıklara başlayan aktörlerin en büyük gerekçesi süratle yaklaşmakta olan uzaydaki ticari faaliyetlerini ve çıkarlarını korumak.

Derin uzay faaliyetleri arasında en dikkat çeken konulardan biri uzay madenciliği. Dünya’nın kıt hammadde kaynaklarına çözüm olabilmenin yanında, dünya ekonomisine de vaat ettiği devasa ekonomik katkı, uzay madenciliğini hem devlet hem devlet dışı aktörler için cezbedici bir hedef haline getirmiş durumda. Bu bağlamda, Mars ve Jüpiter arasındaki asteroit kuşağında bulunan gök cisimlerinin yanı sıra, Ay da Dünya’ya yakınlığı ve sahip olduğuna inanılan milyonlarca ton buz halindeki su ve Helyum-3 maddesi sayesinde, uzay madenciliğinde önemli bir basamak olarak görülüyor.
Bileşenlerine ayrıştırıldığında, hidrojen uzay aracı yakıtı, oksijen ise insan solunumu için kullanılabileceğinden, Ay’daki donmuş su kaynakları uzaya erişimi olan ülkeleri harekete geçirmiş durumda. ABD’nin 2024’e kadar Ay’da insanlı uzay istasyonu kurma çalışmaları, Çin’in aynı şekilde Ay’da kalıcı bir yerleşim planlaması ve Ay’ın kaynaklarını keşfedebilmek amacıyla karanlık yüzüne iniş yapması, aktörler arasında Ay konusunda bir rekabetin başladığını göstermekte.

Uzaya erişimde başı çeken oyuncular her ne kadar uzaydaki kaynakların kullanımı konusunda büyük beklenti ve sabırsızlık içerisinde olsalar da gerçekleştirmeyi planladıkları projelerin yüksek maliyetleri ve teknolojinin henüz ticari faaliyetlere izin verecek derecede olgunlaşmamış olması önemli bir engel teşkil etmekte. Bu manada uzaya erişim maliyetinin belki de en büyük kısmını uzay aracının Dünya’dan fırlatılması oluşturmakta. Uzayda katedilebilecek mesafe, uzay aracınca taşınabilecek yakıtın miktarıyla doğru orantılı. Halbuki atmosfer içerisinde yaşanan hava sürtünmesi ve Dünya’nın kuvvetli yer çekimi, uzay aracının taşıdığı yakıtın önemli kısmının henüz yolculuğun başında, atmosfer içerisindeyken harcanması sonucunu doğuruyor. Uzay yolculukları yerküre yerine hava sürtünmesi ve yer çekiminin bulunmadığı bir noktadan başlayabilse, hem yakıt maliyetleri düşer, hem de seyahat edilebilen mesafeler ciddi manada uzayabilir. Ay’ın bir sıçrama tahtası olarak önemi işte en çok bu noktada gündeme gelmekte. Sahip olduğu yakıt ana bileşeni, yani hidrojen kaynakları Ay’ın bir yakıt istasyonu olarak kullanılmasını gündeme getirmiş durumda. Dünya’nın yer çekimini alt etmek için yakıtının önemli kısmını harcayan uzay araçlarının, Ay’da yakıt ikmali yaptıktan sonra uzun yolcuklarına devam etmesi artık bilim-kurgu değil, kısa vadede gerçekleşmesine kesin gözüyle bakılan gerçek hayata ait bit olgu. Ayrıca Ay’ın yerküreye kıyasla daha az yer çekim gücüne sahip olması, uzay araçlarının yolculuklarına Dünya yerine Ay’dan başlaması seçeneğini cazip hale getirmekte. Dolayısıyla, uzay yolculukları için sağladığı avantajlar Ay’ı uzayda rol kapmaya çalışan aktörler için kritik bir konuma getirmiş durumda ve Ay bu yönüyle hem yolculuk zamanı hem de yolculuk maliyetlerini azaltarak önemli tasarruf sağlayacak mükemmel bir konumda.

Buz halindeki su dışında, Ay’ın sahip olduğu bir diğer önemli madde ise Helyum-3. Helyum-3 güneş rüzgarları ile evrene yayılıyor, fakat etrafımızdaki koruyucu atmosfer yüzünden Dünya’ya ulaşamıyor. Bir atmosfere sahip olmadığı için, Ay’ın yüzeyinde bu maddeden önemli miktarda biriktiği biliniyor. Helyum-3 enerji üretimi için önemli potansiyele sahip. Nükleer enerji santrallerinde yakıt olarak kullanılabiliyor. Radyoaktif olmadığından, bugüne kadar aynı amaçla kullanılan uranyum ve plütonyumdan çok daha cazip ve verimli bir seçenek. Helyum-3’ün her bir tonuna 1,3 milyar dolar değer biçiliyor ve bu maddeden Ay’da 1 milyon tondan fazla bulunduğu tahmin ediliyor.

Ay dışında, ilk etapta madencilik faaliyetlerine sahne olması düşünülen asteroitler Mars ve Jüpiter arasındaki asteroit kuşağında yer almakta. Dünya’da nadir bulunan platin, tantal, rodyum veya niyobyumdan bol miktarda barındırdıkları düşünülüyor. Örneğin Planetary Resources şirketinin yaptığı bir saptamaya göre, platin madenine sahip futbol sahası büyüklüğünde bir asteroit günümüz piyasasında 25 ila 50 milyar dolarlık bir değere sahip. Bu örnek, her ne kadar yüksek de olsa yapılan yatırımların anlamlı olduğunu kanıtlamaktadır.

Asteroitlere ulaşmanın yüksek finansal maliyetlerini bir kenara bırakacak olursak, şu an için uzay madenciliği için gereken teknolojik seviyeye ulaşmış durumdayız. Örneğin, Japonya 2010 yılında Hayabusa uzay aracı ile bir asteroit yüzeyine iniş yapıp oradan Dünya’ya örnek getiren ilk devlet oldu. Hayabusa-2 ise başka bir asteroit olan Ryugu’dan topladığı örnekleri 2020 Aralık ayında Dünya’ya bırakmayı başardı. NASA’nın 2016’da fırlattığı Osiris-Rex uzay aracının da, 2020 yılında bir başka asteroit olan Bennu’dan topladığı örnekleri 2023 yılında getirmesi bekleniyor. Avrupa devletlerinin üye olduğu Avrupa Uzay Ajansı (ESA) ise 2014 yılında bir kuyrukluyıldıza uzay aracı Rosetta’yı indirebilmeyi başardı. Bu, gelecekteki madencilik faaliyetleri için Avrupa açısından önemli bir adım niteliğinde.

Bugün çoğunluk, uzay madenciliğine, asteroitlerden elde edilen değerli metallerin Dünya’ya geri getirilmesinin maliyetleri ve yapılacak masrafın buna değip değmeyeceği bakış açısından yaklaşıyor. Halbuki Ay’dan ve asteroitlerden elde edilen zenginliklerin Dünya’ya geri getirilmesi şart değil ve uzay madenciliğinin ilerleyen aşamalarında yeni bir uzay ekonomisinin yaratılacağı öngörülebilir. Gökcisimlerinden elde edilen elementler insansız teknolojilerle uzayda işlenip, yine uzayda kurulacak tesislerde üç boyutlu yazıcılar kullanılarak üretim sürecine dahil edilebilir. Bu ürünler uzay istasyonları ve uzay araçlarınca ihtiyaç duyulan ekipmanlar olabileceği gibi, Jeff Bezos ve Elon Musk gibi vizyonerlerin öngördüğü şekilde, uzun vadede kurulacak uzay yerleşimleri için de gerekli altyapıyı sağlayabilir. Hatta bu şekilde oluşturulabilecek yeni bir üretim döngüsü, Dünya’ya bağımlı kalmadan uzayda bir yaşamı ve ekonomiyi olası hale getirebilir.

Uzayın bu denli önemli hâle gelmekte olduğu bir ortamda, bu alanda başı çeken oyuncuların, derin uzaydaki projelerini ve varlıklarını korumak için son yıllarda birtakım önlemler almaya başladıklarına tanıklık ediyoruz. Uzay madenciliği gibi aktiviteler ekonomik getiri sağlamaya başladıkça, Dünya yörüngesinde ve ötesinde askeri varlığın gerekliliği düşünceleri de gündeme gelmeye başladı bile. Önde gelen oyuncuların birbirlerine yönelik şüpheleri ve tehdit algıları, onları uzayda savunma ve saldırı imkanlarını konuşlandırmaya sevk etmekte. Esasen şu an yörüngesel uzayda zaten mevcut olan askeri yetenek ve teknolojilerin derin uzaya sıçramasının önünde hiçbir engel yok. Hatta, derin uzaydaki mevcudiyet arttıkça, bu sonucun kaçınılmaz olacağı söylenebilir. Ancak, devletlerin ve devlet dışı oyuncuların birbirlerinin uzay araçlarına engelleme, taciz, saldırı ve sabotaj ihtimali, sadece uzayı olası bir savaş alanına dönüştürmeyecek, aynı zamanda Dünya’daki zaten yeterince sorunlu olan ilişkileri daha da içinden çıkılmaz hale getirecektir. Somut örnekler üzerinden irdelemek gerekirse, ABD bu bağlamda uzaydaki varlıklarını korumak amacıyla yakın zamanda Uzay Kuvvetleri Komutanlığı’nı bağımsız bir kuvvet unsuru ve yapısı olarak tesis etmiş durumda. Çin de Stratejik Destek Gücü adını verdiği benzer işlevlere sahip bir birimi, uzaya yönelik kabiliyetlerini geliştirmek için Halk Kurtuluş Ordusu mimarisine ekledi. Son dönemde Japonya, Hindistan ve Fransa da benzer adımlar atmakta.

Diğer taraftan, uzay konusunda üzerinde uzlaşmaya varılmış hukuki bir zemin ve çerçevenin henüz oluşturulamamış olması, uzaydaki rekabetin ve askeri güç unsurlarının ön plana çıkmaya başlamasını barış ve istikrar açısından son derece tehlikeli hale getirmekte. Ülkelerin büyük çoğunluğunun taraf olduğu Dış Uzay Anlaşması (OST), bugüne kadar uzay ile ilgili oluşturulmuş en kapsamlı hukuki düzenleme. Fakat 1967 yılında yürürlüğe giren bu anlaşma, günümüz koşulları için yetersiz kalmakta ve yoruma açık bazı boşluklar barındırmakta. Örneğin, OST’nin hiç kimse veya hiçbir devletin göksel varlıklar üzerinde hak iddia edemeyeceğini hükme bağlamış olmasına rağmen, bu varlıklardan elde edilecek ekonomik kazancın hukuki durumu ve dolayısıyla ticaretiyle ilgili bir açıklama bulunmamakta. OST benzer şekilde, uzayda silahlanmayla ilgili olarak da yoruma açık maddelere sahip. Buna göre aktörler, savunma amaçlı olması şartıyla uzayda askeri yetenek yani silah bulundurabiliyor. Diğer taraftan, savunma ve saldırı yetenekleri arasında büyük ve doğrudan bir geçişkenlik bulunduğundan, uzaya yerleştirilen “savunma” amaçlı yeteneklerin yeri geldiğinde “saldırı” amaçlı olarak da kullanılmayacağından emin olmak neredeyse imkansız.

OST’deki belirsizlikleri gidermek ve derin uzaya yönelik daha net kurallar belirlemek amacıyla oluşturulan Ay Anlaşması ise, 1979 yılında imzaya açılmış olmasına karşın, bugüne kadar uzay teknolojisine sahip hiçbir ülke tarafından imzalanmamıştır. Bu devletlerin, uzay ve uzayın zenginlikleri söz konusu olduğunda kendilerini sınırlayacak düzenleme ve bağlayıcı kurallardan kaçındıkları ortadadır. Aktörler uzlaşmacı bir yol izlemek bir yana, çok taraflı ve uluslararası girişimleri görmezden gelerek uzaya yönelik kendi iç hukuk ve kanunlarını oluşturmaya başlamışlardır. Bunun ilk örneği, vatandaşlarına uzaydan elde edilen zenginliklere sahip olma ve bunların ticaretini yapma hakkı veren ABD olurken; Lüksemburg da aynı hakkı sadece vatandaşlarına değil, ülke sınırları içinde mukim tüm uzay şirketlerine veren ulusal bir kanun yürürlüğe sokmuştur. Birleşik Arap Emirlikleri de 2019 yılında uzay aktivitelerine dair yasa yürürlüğe koyarak bu alandaki üçüncü devlet olmuştur.
Bütün bu gelişmelerin ışığında, uzayda ticari ya da askeri bir belirsizlik ve karmaşaya engel olacak hukuki çerçeve bulunmadığı gibi, devletler dışındaki özel sermayeli kurumların ve çokuluslu şirketlerin uzaydaki varlığı durumu iyice çetrefilli bir hale sokacaktır. Uluslararası arenada devletlerin birbirleriyle rekabetine ilaveten, devlet dışı aktörler arasında da bir güç paylaşımı olması beklenmektedir. Ülkeler bazında ise, derin uzayın ticarileşmesinin gelişmiş ve gelişmemiş ülkeler arasındaki ekonomik makası iyice açacağını öngörmek mümkün. Zira gelişmekte olan ülkeler uzaya ulaşmak için gerek duyacakları teknolojik ve mali kaynakların hayalini bile kuramazken, bu imkanları elinde bulunduran başat güçler ve devletler aynen sömürgeleşme döneminde olduğu gibi uzay madenlerine erişme ve yağmalama imkanını elde edebileceklerdir. Öte yandan önde gelen devletlerin daha da artan güç çatışmalarına ve bunun getirdiği daha keskin kutuplaşma ve inatlaşmalar içeren bir uluslararası sisteme de tanıklık edebiliriz.

Bu gelişmeler ve öngörüler ışığında, insanoğlunun derin uzayla ilişkisi bağlamında belki de en önemli ihtiyacın, uluslararası bağlayıcılığı olan hukuki bir çerçeve olduğu çıkarımı net bir biçimde yapılabilir. Uzayda rol kapmak isteyen tüm aktörlerin gönüllü katılımıyla böyle bir adım pek de olası görülmediğinden, BM ve AB gibi uluslarüstü bir yapılanmanın bu görevi üstlenmesi gerekmektedir.

Bu içerik Marka Belgesi altında telif hakları ile korunmaktadır. Kaynak gösterilmesi, bağlantı verilmesi ve (varsa) müellifinin/yazarının adı ile unvanının aynı şekilde belirtilmesi şartı ile kısmen alıntı yapılabilir. Bu şartlar yerine getirildiğinde ayrıca izin almaya gerek yoktur. Ancak içeriğin tamamı kullanılacaksa TASAM’dan kesinlikle yazılı izin alınması gerekmektedir.

Alanlar

Kıtalar ( 5 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 2646 ) Etkinlik ( 217 )
Alanlar
Afrika 73 621
Asya 97 1037
Avrupa 22 634
Latin Amerika ve Karayipler 16 68
Kuzey Amerika 9 286
Bölgeler ( 4 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1348 ) Etkinlik ( 51 )
Alanlar
Balkanlar 24 283
Orta Doğu 21 596
Karadeniz Kafkas 3 294
Akdeniz 3 175
Kimlik Alanları ( 2 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1288 ) Etkinlik ( 74 )
Alanlar
İslam Dünyası 56 778
Türk Dünyası 18 510
Türkiye ( 1 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1999 ) Etkinlik ( 77 )
Alanlar
Türkiye 77 1999

ABD ise geniş yüzölçümü, 330 milyonu yakın nüfusu, sanayileşme ve teknolojide elde ettiği ilerleme, büyüyen ve gelişen ekonomisi, doğal kaynakları, demografik yapısı, Birleşmiş Milletlerdeki veto gücü, IMF ve NATO içerisindeki yeri, uluslararası alandaki saygın konumu ile tüm dünyanın dikkatini her ...;

16. asrın ortalarında doğu istikametinde genişleyerek kadim Türk coğrafyasını işgal etmeye başlayan Rus Çarlığı 17. asırda Kuzey ve Doğu Asya’da yayılmaya devam etmiştir. ;

Küreselleşmenin ve gelişmiş iletişim teknolojilerinin dünyanın çehresini değiştirmesiyle uluslararası ilişkilerin devletlerarası ilişkiler ile tanımlı olduğu dönem sona ermiştir. ;

Askeri teknolojiye ağırlık veren Rusya, derin uzay aktiviteleri tam gaz devam ederken Amerika ve Çin’in gerisinde kaldı. Eski uzay gücü Sovyetler Birliği’nin mirasına Rusya sahip çıkamadı. ;

“Değişen devlet doğası” temelinde ulusal ve uluslararası güvenlik konuları ile küresel yönetişim mekanizma ve kurumlarını her yıl ayrı bir gündemle tartışmak üzere İstanbul merkezli oluşturulan İstanbul Güvenlik Konferansı’nın resmî internet sitesi ve adresi yenilendi.;

Dr. Serkan Cantürk’ün “Konvansiyonel Kalkınmadan Dijital Kalkınmaya Türkiye” isimli kitabı TASAM Yayınları tarafından kitap ve e-kitap olarak yayımlandı.;

İnsanoğlunun uzayla ilişkisini kabaca iki kategori altında incelemek mümkün. Bunlardan ilki yerküreye görece yakın mesafeleri kapsayan yörüngesel uzay. 1957 yılında uzaya fırlatılan Sovyet Sputnik uydusunu bugüne kadar 8.000’in üzerinde uydu takip etti ve Dünya’nın yörüngesindeki uydular artık moder...;

2020 başından itibaren tüm dünyayı etkisi altına alan Kovid-19 salgını sebebiyle maruz kalınan geniş çaplı kısıt ve kısıtlamalar sonucu endüstriyel faaliyetlerdeki ve trafikteki azalma üzerine, doğada yeniden bir canlanma gözlenmiştir. ;

İngiltere’nin II. Dünya Savaşı sonrasında Hint Altkıtası’ndan çekilmek zorunda kalması sonucunda, 1947 yılında, din temelli ayrışma zemininde kurulan Hindistan ve Pakistan, İngiltere’nin bu coğrafyadaki iki asırlık idaresinin bütün mirasını paylaştığı gibi bıraktığı sorunlu alanları da üstlenmek dur...

Devlet geleneğimizde yüksek emsalleri bulunan Meritokrasi’nin tarifi; toplumda bireylerin bilgi, bilgelik, beceri, çalışkanlık, analitik düşünce gibi yetenekleri ölçüsünde rol almalarıdır. Meritokrasi din, dil, ırk, yaş, cinsiyet gibi özelliklere bakmaksızın herkese fırsat eşitliği sunar ve başarıyı...

Gündem 2063, Afrika'yı geleceğin küresel güç merkezine dönüştürecek yol haritası ve eylem planıdır. Kıtanın elli yıllık süreci kapsayan hedeflerine ulaşma niyetinin somut göstergesidir.

Meritokrasi Devlet geleneğimizde yüksek emsalleri bulunan Meritokrasi’nin tarifi; toplumda bireylerin bilgi, bilgelik, beceri, çalışkanlık, analitik düşünce gibi yetenekleri ölçüsünde rol almalarıdır. Meritokrasi din, dil, ırk, yaş, cinsiyet gibi özelliklere bakmaksızın herkese fırsat eşitliği sunar...

Türkiye ile Avrupa Birliği (AB) ilişkilerinin bugünü ve geleceğinin ele alındığı Avrupa Birliği Sempozyumu, Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi (TASAM) ile Türk Avrupa Bilimsel ve Eğitimsel Araştırmalar Vakfı (TAVAK) işbirliğinde 02 Şubat 2018’de İstanbul Taksim Hill Otel’de gerçekleştirildi.

Bu rapor, Türk savunma sanayiinin gelişme sürecinin sürdürülebilirliginin ve ihracat potansiyelinin arttırılmasında, şekillendirilecek geleceğe uygun; insan sermayesi, yapı, süreç ve stratejilerin tasarlanmasına ışık tutmak, bu kapsamda alınabilecek tedbirleri saptamak maksadıyla hazırlanmıştır.

Rusya'nın hem Avrasya bölgesine hâkim olmak hem de dünya politikalarında lider aktörlerden biri olmak amacıyla geliştirdiği Avrasyacılık tartışmaları, analitik olarak klasik ve modern olarak değerlendirilebilir.

Soğuk savaşın ardından, “yeni dünya düzeni“ olarak adlandırılan dönem, hegomonik bir güç olarak beliren ABD’nin “büyük vaadi“ ile başladı: “Demokrasiyi dünyada yaygınlaştırmak“. Bu “büyük“ vaad, yoksulluk, adaletsizlik ve şiddet dolu bir dünyayı kurmak biçiminde gerçekleşti ve iki “siyasi/askeri“ ar...