Türkiye – Avrupa İlişkilerinde İnsan Hakları Ve Demokrasi Boyutu

Kategori Seçilmedi

TürkiyeAvrupa Birliği ilişkilerini, “insan hakları ve demokrasi“ boyutu / konusu / meselesi bağlamında üç döneme ayırarak inceleyebiliriz: (1) 1960–1980 dönemi; (2) 1980–1990 dönemi; (3) 1990 sonrası dönem.

Birinci dönemde insan hakları ve demokrasi konusu, iki taraf arasındaki ilişkilerde gündeme gelmemiştir ve ilişkileri etkilememiştir. Avrupa Topluluğu (AT) – Türkiye ilişkilerinde 1960-1980 yılları arasındaki dönemde insan hakları ve demokrasi bağlamında herhangi bir sorun yaşanmamıştır. Bu dönemde 1960 askeri darbe ve 1971 askeri muhtıra gibi demokrasiyi ve insan haklarını derinden yaralayan olaylar gerçekleşmiş olsa da, bunlar iki taraf arasındaki ilişkileri etkilememiştir. Bunun iki nedeni vardır:

Birinci neden, AT’nin kendi içyapısıyla ilgilidir. Bu dönemde Topluluk’un temel ve tek amacı kapitalist Batı Avrupa içinde iktisadi birlik oluşturmak idi. AT, iktisadi birlik oluşturarak (a) II. Dünya Savaşında yıkıma uğrayan Avrupa kapitalizmini yeniden yapılandırmak ve güçlendirmek, (b) SSCB’nin ve komünist hareketin gelişmesini engellemek ve (c)ABD’nin kıta üzerindeki hegemonyasını sınırlandırmak istemiştir. Bu nedenle Topluluk, insan hakları ve demokrasiden çok piyasa mekanizması ve liberal ekonomi kriterleri ile ilgilenmiştir. Başka bir ifadeyle, AT, başlangıçta insan haklarını ve demokrasiyi korumak, geliştirmek ve yaymak amacıyla kurulmamıştır; kapitalist Batı Avrupa ülkeleri arasında iktisadi birlik kurmak amacıyla yola çıkılmıştır. Bu nedenle Topluluk, diğer aday ülkelerle ilişki kurarken siyasal kriterlere değil, iktisadi kriterlere önem vermiştir. Dolayısıyla, böyle bir bütünleşme anlayışı ve hareketi içinde, Türkiye ile Topluluk arasındaki ilişkilerde insan hakları ve demokrasi konusu gündeme gelmemiştir.

İkinci neden, dönemin uluslararası sistem yapısı ile ilgilidir. II. Dünya Savaşı sonrasında ABD ve kapitalist Batı Avrupa ile SSCB ve sosyalist Doğu Avrupa arasında kutuplaşma gerçekleşmiştir. Böyle bir sistemde asıl sorun insan hakları değildir; asıl sorun kapitalizm – sosyalizm rekabetidir. Dolayısıyla 1960-1980 döneminde AT ülkeleri için insan haklarından daha önemli olan şey sosyalizmin yayılmasını engellemek, sosyalist hareketi zayıflatmak ve nihayet yok etmek olmuştur. Böyle bir uluslararası sistem içinde Türkiye, ABD ile kapitalist AT’nin gözünde sosyalizme karşı bir müttefik idi. Bu nedenle, Türkiye’de yapılan insan hakları ve demokrasi ihlalleri, kapitalizm – sosyalizm rekabetinin/çatışmasının gölgesinde kalıyordu ve AT için pek bir anlam ifade etmiyordu.

1980-1990 döneminde iki önemli gelişme yaşandı: (1) İktisadi bütünleşme alanında büyük mesafe kaydetmiş olan AT, siyalaşmaya yani siyasal bütünleşme alanında önemli adımlar atamaya başladı. Bu konuda dönüm noktasını 1986’da kabul edilen ve 1 Temmuz 1987’de resmen yürürlüğe giren Avrupa Tek Senedi oldu. Tek Senet, iktisadi, mali ve siyasi bakımdan tekleşmeyi karara bağladı.[1] Topluluk üyeleri ilk defa resmi olarak Tek Senet’te demokrasiyi koruma kararlılıklarını ifade ettiler. Ayrıca, üye devletlerin anayasalarında ve kanunlarında, Avrupa İnsan Hak ve Özgürlükleri Sözleşmesinde ve Avrupa Sosyal Şartında tanınan temel haklara saygı gösterileceği ve özellikle özgürlük, eşitlik ve sosyal adalet değerlerinin destekleneceği belirtildi.[2] Böylece AT, siyasal bütünleşme sürecini insan hakları ve demokrasi değerleri üzerine kurmaya ve bu nedenle de diğer ülkeler ile geliştirdiği ilişkilerde insan hakları ve demokrasi konusuna önem vermeye başladı. Yani, İktisadi Kriterlerin yanında Siyasi Kriterler de önem kazanmaya başladı. Siyasi Kriterlerin içeriğini insan hakları ve demokrasi konuları/değerleri oluşturdu.

(2) 1980-1990 döneminde yaşanılmış olan ikinci önemli gelişme, kapitalist blok ile sosyalist blok arasındaki gerginliğin azalması ve yumuşaması olmuştur. Her ne kadar henüz sosyalist rejimler yıkılmamış olsalar da, iki kutup arasındaki ilişkiler eskisi gibi gergin ve korkutucu değildi. İki kutuplu düzen yumuşamaya ve çözülmeye başladıkça, Türkiye’nin “komünizme karşı müttefiklik“ pozisyonu da, hem ABD hem de AT nezrinde önemini yitirmeye başladı.

İşte bu iki yeni gelişmeden dolayı, 1980-1990 döneminde Türkiye – AT ilişkilerinde insan hakları ve demokrasi boyutu belirmeye başladı. Daha önceden 1960 darbesine ve 1971 muhtırasına ses çıkarmamış olan Topluluk, 12 Eylül 1980 tarihli askeri darbeyi sert biçimde eleştirdi ve tek taraflı olarak ilişkileri askıya aldı.

Türkiye AT’nin sert tutumuna bir takım reformlar ile karşılık verdi: Türkiye’de yaşayan Rumların mal varlıklarını donduran 1964 tarihli karar iptal edildi; Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin zorunlu yargı yetkisi kabul edildi; Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’na bireysel başvuru hakkı tanındı; insan hakları ihlallerini inceleyecek ve izleyecek olan bir Meclis Komisyonu kuruldu; işkenceyi yasaklayan Avrupa ve Birleşmiş Milletler Sözleşmeleri onaylandı; mahkemelerce kararı alınmış ve TBMM’de onay bekleyen yaklaşık 200 idam kararı onaylanmadı; yayınlarda Kürtçe dilinin kullanılmasına izin verildi; Türk Ceza Kanununun 141., 142. ve 163. maddeleri kaldırıldı; ölüm cezaları 20 yıla ve müebbet hapis cezaları 15 yıla indirildi; çok sayıda siyasi mahkum serbest bırakıldı. Bu reformlar sayesinde ilişkiler tekrardan normalleşti. 1987’de Özal hükümeti AT’ye tam üyelik başvurusu yaptı. Başvurunun kabul edilmemesine rağmen, bu tarihten itibaren Türkiye – AT ilişkileri hızlı bir normalleşme ve gelişme seyri yakaladı.[3] Böyle bir ortamda 1990’lara gelindi

1992 yılında Topluluk iktisadi bütünleşmeyi tamamlamış oldu ve Maastricht Antlaşması ile birlikte Topluluk (Avrupa Topluluğu), Birliğe (Avrupa Birliği) dönüştürüldü. Artık AB’nin asıl amacı siyasi bütünleşmeyi sağlamak idi. Siyasal bütünleşme yönünde adımlar atıldıkça insan hakları ve demokrasi konusu AB için gittikçe daha fazla önem taşımaya başladı. 1992 Maastricht Antlaşması’nı takip eden 1993 Kopenhag Kriterleri, 1997 Amsterdam Antlaşması, 2000 AB Temel Haklar Şartı ve 2004 Avrupa Anayasal Antlaşması, insan hakları ve demokrasi konusunu Birliğin kalbine yerleştirdi:

Maastricht Antlaşması’nın F.2 düzenlemesi şu ifadeyi içermiştir: “Avrupa Birliği, 4 Kasım 1950 tarihinde imzalanan İnsan Hakları ve Temel Özgürlükler Avrupa Sözleşmesi tarafından güvencelenen ve topluluk hukukunun genel prensipleri olarak üye ülkeler ortak anayasal geleneklerinden kaynaklanan temel haklara saygı gösterir.[4] Ayrıca Ortak Dış ve Güvenlik Politikası ile ilgili V. Başlık, Md. J. 1, fıkra 2’de “... demokrasi ve hukuk devleti ve insan haklarına ve temel özgürlüklerine saygının geliştirilip pekiştirilmesi ...“; Adalet ve İçişlerinde İşbirliği ile ilgili VI. Başlık, Md. K. 2’de “... 4 Kasım 1950 tarihli İnsan Haklarını ve Temel Özgürlükleri koruma Avrupa Sözleşmesi ile saygı içinde ...“ gibi insan hakları ve demokrasi yönünde düzenlemeler getiren bir takım önemli ifadeler yer almıştır.[5]

Amsterdam Antlaşması’nın 6 (1) düzenlemesi ise AB’yi şu şekilde tanımlamıştır: “Avrupa Birliği, üye ülkelerde ortak prensipler; hürriyet, demokrasi, insan hakları ve temel hürriyetlere saygı ve böylelikle hukuk devleti üzerine kuruludur.[6] Ayrıca bu antlaşama ile ilk kez, insan hakları ile temel hak ve özgürlüklere ilişkin hükümlere aykırı davranan üye devletin AB Konseyi’ndeki oy hakkı, diğer üyelerin oybirliği ile askıya alınabileceği kabul edildi.[7]

Maastricht Antlaşması, AB için politik nitelikli hedefler oluşturmuştur. Bu antlaşmanın temel mantığını geliştiren Amsterdam Antlaşması ise, hürriyet, demokrasi, temel haklar ve hukuk devleti prensiplerini Birlik kamu iktidarının tüm faaliyetlerine yön veren en üstün kurucu/yönetici prensipler olarak kabul etmiştir. Böylece Maastricht Antlaşması’nın mirasını daha da zenginleştiren Amsterdam Antlaşması, Birlik’in ekonomik kamu düzenine bitişik politik bir kamu düzeni oluşturmuştur.

Aralık 2000 Nice Zirvesinde kabul edilen “Avrupa Birliği Temel Haklar Şartı“[8] ise insan hakları ve demokrasi konusunun önemini ve ağırlığını Birlik içinde daha da arttırdı.[9] Ve nihayet 2004 Avrupa Anaysa Taslağı (Avrupa Anayasal Antlaşması)’nın I-2 maddesi, AB’nin iktisadi bütünleşme sonucunda oluşmuş olan iktisadi kamu düzenine bitişik bir “politik kamu düzeni“ inşa etmiştir. Bu politik kamu düzeni, insan hakları ve demokrasi değerleri üzerine kurulmuştur:

Birlik, insan onuruna saygı, özgürlük, demokrasi, eşitlik, hukuk devleti ve azınlıklara mensup kişilerin hakları dahil, insan haklarına saygı değerleri üzerine kuruludur. Bu değerler çoğulculuk, ayrımcılık yasağı, hoşgörü, adalet, dayanışma ve kadın erkek eşitliği ile nitelenen bir toplumda, üye devletlerin hepsi için ortaktır.[10]

Dolayısıyla 1990 sonrası yıllarda artık AB, insan hakları ve demokrasi değerleri bağlamında tanımlanmaya başlandı. Ayrıca, uzun yıllardır kapitalist ülkeleri korkutan “komünizm hayaleti“ de 1990’lı yıllarla birlikte ölmüştü. Eski sosyalist, yeni kapitalist ülkeler (Rusya Federasyonu hariç) AB ile bütünleşmek için çaba sarf etmeye başlamışlardı.

İşte böyle bir ortamda Türkiye – AB ilişkilerinde insan hakları ve demokrasi konusu ağırlığını ve etkisini iyice arttırdı. 1990 sonrası dönemde AB, Türkiye ile kurduğu ilişkilerde, iktisadi kriterlerden çok siyasal kriterler başlığı altında insan hakları ve demokrasi konularına önem verdi. Bu dönemde PKK terörü ve Kürt Sorunu, AB-Türkiye ilişkilerinde insan hakları ve demokrasi boyutu çerçevesinde ele alındı ve ilişkilerde gerginliklerin yaşanmasına neden oldu.

AB’nin, PKK terörüne karşı yapılan askeri operasyonları kınaması, sert biçimde eleştirmesi, bazı yaptırımlar uygulaması ve PKK terörünü insan hakları ve demokrasi bağlamında ele alması Türk kamuoyunu kızdırdı. Terörden büyük zarar görmüş olan Türk kamuoyu, AB’yi “PKK’yı desteklemek“, “Türkiye’yi bölmeye çalışmak“, “Türkiye’yi arkadan vurmak“ gibi söylemler ile suçlamaya başladı. Fakat her şeye rağmen Türkiye, 1993 Kopenhag Kriterlerine ulaşabilmek için insan hakları ve demokrasi konularında çok sayıda reformlar gerçekleştirdi.

1999 yılında iki önemli gelişme yaşandı: Birincisi; PKK’nın lideri Abdullah Öcalan yakalandı ve örgüt iyice zayıflatıldı. İkincisi; Helsinki Zirvesi’nde Türkiye’ye aday ülke statüsü verildi. Bu iki olay Türkiye’nin insan hakları ve demokrasi alanındaki reform çalışmalarını iyice hızlandırdı. Ve nihayet, bu reform çalışmalarından memnun kalan AB, 2004 Brüksel Zirvesi’nde tam üyelik müzakerelerinin 3 Ekim 2005 tarihinde başlatılmasına karar verdi. 3 Ekimde başlatılan müzakerelerin başlangıç ayağını “tarama süreci“ oluşturdu. Tarama süreci yaklaşık 8 ay sürdü. 8 aylık tarama süreci başarıyla tamamlanınca, 12 Haziran 2006 tarihinde “fiili müzakereler“ başlatıldı.

35 müzakere başlığını içeren fiili müzakereler sürecinde, insan hakları ve demokrasi konuları/meseleleri önemli rol oynamaya devam edecektir. Nitekim fiili müzakereleri başlatan Lüksembourg Dışişleri Bakanları toplantısında bir açıklama yapan AB Genişlemeden Sorumlu Komiser Olli Rehn, yeni TCK, din özgürlüğü ve Güneydoğu’daki gelişmelerden endişe duyduklarını belirtti.[11]

AB – Türkiye ilişkilerinde insan hakları ve demokrasi boyutu / meselesi, AB’nin siyasal bütünleşme sürecine girdiği 1990 sonrası dönemde iyice ağırlığını ortaya koymuştur ve iktisadi kriterlerin önüne geçmiştir. AB sık sık Türkiye’yi insan hakları ihlalleri yapmakla ve anti-demokratik olmakla eleştirmiştir. Türkiye bu eleştirilere insan hakları ve demokrasi alanında reformlar yaparak cevap vermiştir. İnsan hakları ve demokratikleşme reformları özellikle PKK terörünün zayıfladığı zamanlarda hızlanmıştır. Yapılan bu reformlara rağmen, 12 Haziranda başlatılan fiili müzakereler süresince “demokrasi ve insan hakları konuları / meseleleri“ gündeme gelecektir ve müzakerelere etki edecektir. Dolayısıyla, fiili müzakere sürecine henüz ilk adımını atmış olan Türkiye, demokrasi ve insan hakları konularında gerekli tedbirleri almalı ve AB ile müzakere masasına hazırlıklı bir şekilde oturmalıdır. Aksi durumda AB’nin eleştirilerine zamanında, doğru ve yeterli karşılık verilemez.

*TASAM Balkanlar Uzmanı



[1] Dedeoğlu, B., “Avrupa Bütünleşme Süreci II: Avrupa Birliği’nin Yakın Geçmişi“, B. Dedeoğlu (ed.), Dünden Bugüne Avrupa Birliği, İstanbul: Boyut Kitapları, 2003, s. 56.

[2] Arsava, F., “Avrupa Toplulukları Adalet Divanı ve Temel Haklar“, A.Ü. S.B.F. Dergisi, cilt 52, sayı 1, Ankara: A.Ü. S.B.F. Yayınları, 1997, s. 117.

[3] Bkz. Erhan, Ç. ve Arat, T., “AT’yle İlişkiler (1980-1990)“, B. Oran (ed.), Türk Dış Politikası, cilt. II, İstanbul: İletişim Yayınları, 2001.

[4] Aktaran Selçuk, E., “Avrupa Anayasal Düzeninde Temel Hakların Serüveni“, İ.Ü. SBF Dergisi, İstanbul: SBF Yayınları, Mart 2005, s. 22.

[5] Arsava, a.g.m., s. 118.

[6] Aktaran Selçuk, “Avrupa Anayasal Düzeninde...“ s. 25.

[7] Sönmezoğlu, F., (ed.), Uluslararası İlişkiler Sözlüğü, İstanbul: Der Yayınları, 2005, s. 29.

[8] Bildirge’nin Türkçe çevirisi için bkz. Alnıak, M.O., İnsan Hakları ve Avrupa Birliği (Çelişkiler ve Yorumlar), İstanbul: Turk Yayın, 2006, s. 78-94.

[9] Bkz. Selçuk, “Avrupa Anayasal Düzeninde . . .“, a.g.e., s. 37-42.

[10] Aktaran a.g.e., s. 43.

[11] htt://www.ntvmsnbc.com/news/376548.asp.

Bu içerik Marka Belgesi altında telif hakları ile korunmaktadır. Kaynak gösterilmesi, bağlantı verilmesi ve (varsa) müellifinin/yazarının adı ile unvanının aynı şekilde belirtilmesi şartı ile kısmen alıntı yapılabilir. Bu şartlar yerine getirildiğinde ayrıca izin almaya gerek yoktur. Ancak içeriğin tamamı kullanılacaksa TASAM’dan kesinlikle yazılı izin alınması gerekmektedir.

Alanlar

Kıtalar ( 5 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 2643 ) Etkinlik ( 216 )
Alanlar
Afrika 73 621
Asya 97 1035
Avrupa 22 634
Latin Amerika ve Karayipler 16 68
Kuzey Amerika 8 285
Bölgeler ( 4 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1348 ) Etkinlik ( 51 )
Alanlar
Balkanlar 24 283
Orta Doğu 21 596
Karadeniz Kafkas 3 294
Akdeniz 3 175
Kimlik Alanları ( 2 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1288 ) Etkinlik ( 74 )
Alanlar
İslam Dünyası 56 778
Türk Dünyası 18 510
Türkiye ( 1 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1995 ) Etkinlik ( 77 )
Alanlar
Türkiye 77 1995

Daha önce, bu platformda kaleme aldığımız bazı çalışmalarda sıklıkla ifade etmiştik ki; bugün Balkanlar olarak adlandırılan Avrupa topraklarının “Batı Medeniyeti”nin dışında tutulmasının en kolay yolu, onu asla tam manası ile tanımlamamak olarak belirlenmişti. ;

Meksika ise yaklaşık 2 milyon kilometrekarelik yüzölçümü ile Orta Amerika’daki stratejik konumu, 124 milyon civarındaki nüfusu, insan kaynağı, 1,223 trilyon GSYİH ile büyüyen ve gelişen ekonomisi, BM, Amerika Devletleri Örgütü (ADÖ), Rio Grubu, OECD, ANDEAN, Orta Amerika Entegrasyon Sistemi (SICA),...;

Afganistan, dünyadaki hemen her sorunun önüne geçti. Gazze’ye artık sadece göz ucu ile bakıyoruz. Yemen’i unuttuk gibi. Doğu Akdeniz ve Kıbrıs, Libya ve deniz yetki alanları ile ilgili belirsizlikler sanki bir kenara itildi. ;

Suudi Arabistan ise Asya’yı Afrika’ya ve Akdeniz’i Hint Okyanusu’na bağlayan bölgedeki stratejik konumu, Arap ve İslam dünyasındaki öncü rolü, 34 milyon’a yaklaşan dinamik nüfusu, doğal kaynakları, kanıtlanmış dünya petrol rezervlerinin yaklaşık % 20’si ile enerjide öncü ülke oluşu, turizm ve insan ...;

Türkiye’de ve dost/kardeş ülkelerde stratejik vizyonu temsil eden devlet adamları ile bürokratlar, bilim insanları, kurumlar, iş insanları, sanatçılar, siyasetçiler ve gazeteci-yazarları onurlandırmak amacıyla 2006 yılından beri gerçekleştirilen TASAM Stratejik Vizyon Ödülleri’nin resmî internet sit...;

Brezilya ise 213 milyonu aşan nüfusu ile dünyanın altıncı ve 8,5 milyon km² üzerindeki yüzölçümü ile beşinci büyük ülkesi olarak Latin Amerika’da önemli bir siyasi ve ekonomik güç ve küresel düzeyde önemli bir aktördür. 2 trilyon dolar civarındaki GSYİH’sı ile Latin Amerika’nın en büyük, dünyanın do...;

Muhammed Nadir Şah, Afgan kraliyet ailesi üyelerinden birisidir. Amanullah Han ile aynı soydan gelmektedir. Nadir Şah, Amanullah Han’ın kuzenidir. Eski Afgan Emiri Dost Muhammed’in yeğeni Mehmet Yusuf Han’ın oğludur. ;

Doğu; nüfuz ve müdahale etmeye çalışan Batı’ya karşı müdafaanın sınırları, özellikle sömürgecilik dönemi süresince ve Sanayi Devrimi sonrasında gerçekleştirilen etkiye karşı geliştirilen tepki olarak nitelenebildiği gibi, Batı’nın sınırlarını çizdiği (Edward Said’in ifade ettiği) “bağımlı ırkların” ...;

İngiltere’nin II. Dünya Savaşı sonrasında Hint Altkıtası’ndan çekilmek zorunda kalması sonucunda, 1947 yılında, din temelli ayrışma zemininde kurulan Hindistan ve Pakistan, İngiltere’nin bu coğrafyadaki iki asırlık idaresinin bütün mirasını paylaştığı gibi bıraktığı sorunlu alanları da üstlenmek dur...

Gündem 2063, Afrika'yı geleceğin küresel güç merkezine dönüştürecek yol haritası ve eylem planıdır. Kıtanın elli yıllık süreci kapsayan hedeflerine ulaşma niyetinin somut göstergesidir.

Geçmişte büyük imparatorluklar kuran Çin ve Hindistan, 20. asırda boyunduruktan kurtularak bağımsızlıklarına kavuşmuş ve ulus inşa sorunlarını aştıkça geçmişteki altın çağ imgelerinin cazibesine kapılmıştır.

Türkiye ile Avrupa Birliği (AB) ilişkilerinin bugünü ve geleceğinin ele alındığı Avrupa Birliği Sempozyumu, Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi (TASAM) ile Türk Avrupa Bilimsel ve Eğitimsel Araştırmalar Vakfı (TAVAK) işbirliğinde 02 Şubat 2018’de İstanbul Taksim Hill Otel’de gerçekleştirildi.

1982 Anayasası'nın defalarca değişikliğe uğramasına rağmen iskeletinin değiştirilememesi nedeniyle Türkiye'nin yeni bir anayasaya gereksinimi olduğu konusunda kamuoyunda genel bir konsensüs bulunmaktadır.

Bu rapor, Türk savunma sanayiinin gelişme sürecinin sürdürülebilirliginin ve ihracat potansiyelinin arttırılmasında, şekillendirilecek geleceğe uygun; insan sermayesi, yapı, süreç ve stratejilerin tasarlanmasına ışık tutmak, bu kapsamda alınabilecek tedbirleri saptamak maksadıyla hazırlanmıştır.

Rusya'nın hem Avrasya bölgesine hâkim olmak hem de dünya politikalarında lider aktörlerden biri olmak amacıyla geliştirdiği Avrasyacılık tartışmaları, analitik olarak klasik ve modern olarak değerlendirilebilir.

Soğuk savaşın ardından, “yeni dünya düzeni“ olarak adlandırılan dönem, hegomonik bir güç olarak beliren ABD’nin “büyük vaadi“ ile başladı: “Demokrasiyi dünyada yaygınlaştırmak“. Bu “büyük“ vaad, yoksulluk, adaletsizlik ve şiddet dolu bir dünyayı kurmak biçiminde gerçekleşti ve iki “siyasi/askeri“ ar...