Türkiye’nin “Dil” Sorunu - I

Makale

Ulus-devlet ve dil Kastilya (İspanyol) dilinin gramerini yazan Antonio de Nebricha, kitabını sunmak için Kraliçe I. İzabel’in huzuruna çıkar. Huzurda İzabel “Neden böyle bir çalışma isteyeyim, ben zaten dil biliyorum” der. De Nebricha yanıt verir: “Majesteleri, dil bir imparatorluk aracıdır.”...

Ulus-devlet ve dil

Kastilya (İspanyol) dilinin gramerini yazan Antonio de Nebricha, kitabını sunmak için Kraliçe I. İzabel’in huzuruna çıkar. Huzurda İzabel “Neden böyle bir çalışma isteyeyim, ben zaten dil biliyorum” der. De Nebricha yanıt verir: “Majesteleri, dil bir imparatorluk aracıdır.”
***
Etnik olarak ‘ulus-devlet’ sadece bir normdur. Zira hiçbir ülke etnik açıdan homojen değildir. Homojen olmayan bir toplumsal yapıyı bir arada tutmanın; dolayısıyla, ulus inşa etmenin yolu ise “dil”den geçer.
Dil bir iletişim aracı olmaktan öte, toplumun ortak hafızası, değerler ve düşüncenin koruyucusudur. Dil ve kültüre bağlı bir kimlikten kaynaklanan topluluğa aidiyet duygusu, politik bir toplumda bütünleşmenin olmazsa olmazıdır.

Avrupa mekânında tarihsel olarak ulus-devletin inşa süreci, resmi bir devlet dilinin toplumun bütün katmanlarına yukardan aşağıya “dayatıldığı” etkin ve merkezi bir dil politikasına paralel ilerlemiştir. Dil tekse, toplum ve giderek devlet de tektir. İki ülke hariç tutulursa (Makedonya’da Arnavutça ikinci resmi dil olarak kabul edilmektedir; Finlandiya’da ise İsveç dili) Avrupa ülkelerinde resmi dilin tekliği ile ulusun tekliği ve bölünmezliği arasında koşut bir ilişki vardır.

Avrupa’da ulus-devletler ancak toplumsal bütünleşme noktasındaki kaygılar hafifledikten, “ulus” inşa edildikten sonra dil politikalarını yumuşatmış ve marjinal durumda kalan azınlık ve bölgesel dilleri korumaya yönelik politikalar üretmişlerdir. Pek çok Avrupa ülkesinde bu süreç 60’lı yıllarda başlamıştır. Toplumsal bütünleşme sorununun hâlâ can yaktığı İspanya’da 1978 Anayasası ile dil problemi çözülmüş görünse de tartışma devam etmektedir. Fransa’da ise dil politikası ancak 90’lı yıllarda yumuşama işaretleri göstermiştir…

Dilsel ve kültürel çeşitliliğin, devletin tekliğini temellerinden sarsacağı ve yurttaşlar arasında bölünmeye neden olacağı kaygısı bugün Avrupa mekânında var olan (ve kanaatimizce meşru olan) bir kaygıdır. Bu kaygının bir göstergesi olarak ülkesinde azınlık bulunduğunu reddeden Fransa’nın Anayasa Mahkemesi, “ulus-devlet” ve “Cumhuriyet”in temel değerlerine aykırı olduğu gerekçesi ile Fransa’nın “Azınlık ve Bölgesel Diller Avrupa Şartı”nı onaylamasını engellemiştir.

Ulus-devletin inşa sürecinde Türkiye tarafından izlenen dil politikalarının da Avrupa’da (özellikle Fransa’da) izlenen politikalardan farklı olduğu söylenemez. Şu kadar ki, sürecin belli bir aşamasından sonra Avrupa’da ulus-devletler tarihlerinin karanlık sayfaları ile tedrici olarak yüzleşmiş ve dil politikalarını yumuşatmıştır. Türkiye ise aynı yüzleşmeyi zamanında yapamamış ve yüzleşme, Cumhuriyet değerleri ile yapılan sert bir hesaplaşmaya dönüşmüştür.

Toplumsal bütünleşme sorunu ve dil

Türkiye’de resmi dilin Türkçe olması ve kullanılması zorunluluğu, elbette vatandaşların resmi makamlarla yaptığı iş ve işlemler için geçerlidir. Devlet ve diğer kamu tüzel kişilerinin iş ve işlemlerini resmi dilde yapmaları ise tartışmasız genel bir zorunluluk ve ulus-devlet olmanın bir gereğidir.

Ne var ki son yıllarda Avrupa’da yaşanan gelişmeler bölgesel ya da azınlık dillerinin özel hayatın dışında kamusal alanda da kullanımına kapı açmıştır. Bu gelişmenin arka planında yatan ise toplumsal bütünleşmeyi güçlendirmek düşüncesidir. Gerçekten de “dil” eğer değerli madenden yapılmış bir madalyon ise bu madalyonun iki yüzü vardır: Birlik (ulus-devlet inşası) ve çeşitlilik (farklılaşmışlıkların temsili).

Bugün Türkiye’de sorun, ulus inşa süreci devam ederken etnik ve dilsel farklılaşmışlıklara kapı açmanın toplumsal bütünleşmeyi güçlendirip güçlendirmeyeceği sorusuna verilecek yanıt konusundaki siyasi irade belirsizliğidir.

Toplumsal bütünleşmeyi engelleyen çatışmaların çoğu iç çatışmalardır. İç çatışmaların nedeni de toplumların ve siyasal rejimlerin farklılık ve çeşitliliği yönetmedeki yetersizliğidir. Yoksa farklılaşmışlık, zatında bir bölünme nedeni değildir. Özellikle dilsel çeşitliliği yönetmedeki yetersizlik ve bunun doğurduğu toplumsal bütünleşme problemi geçmişte Avrupa’da dahi silahlı çatışmalara sebebiyet vermiştir.

Bazen iktidar dil savaşını kazanır. Mağlup bireyler bir korku ya da düşmanlık hissiyle ana dilini bırakır ve köklerini gizler. Eğer bir toplum dil temelinde baskıya maruz kalır ya da marjinalleşmeye zorlanırsa bunun için ödenen bedel çok yüksek olur: bireylerde bir özgüven yıkımı, yabancılaşma, öfke, düşmanlık... Çatışma, bu noktadan sonra artık kaçınılmazdır. Toplumdaki hakim gruplar çoğu kez bu çatışmanın nedenini anlayamaz. Çünkü baskı yapanlar, yaptıklarını unutmayı tercih eder. Baskıya uğrayanlar ise çoğu kez baskı yapanlardan daha derin bir hafızaya sahiptir.


Toplumsal bütünleşmeyi engelleyen şey hoşgörüsüzlüktür. Hoşgörüsüzlük, çoğunlukta var olan bir grubun üstünlük kompleksinden ya da çoğunluk karşısında azınlıkta kalanın sahip olduğu aşağılık kompleksinden kaynaklanır. Ve her ikisi de eşit derecede tehlikelidir.

Türkiye’de ulusun kurucu unsuru olan “Türkler”, Osmanlı mirasının da etkisi ile azınlıkta kalan karşısında genel olarak bir üstünlük kompleksine sahip değildir. Sorun, Türk ulusu içerisinde azınlıkta kalan grupların sahip olduğu aşağılık kompleksidir. Bu kompleksin aşılmasının yolu ise o gruplara ait dilsel, dinsel, mezhepsel ve kültürel öğelerin kamusal alanda temsilinden geçer. Azınlıkta kalanlar kendilerine ait öğelerin kamusal alanda temsilini gördükçe o alana güçlü bir şekilde bağlanma eğilimine girerler. Aksi takdirde kamusal alan (siyasal toplum) ve giderek devlet, bireylerin içinde olduklarını hissetmedikleri ulaşılamaz bir yapıya dönüşür. Bu noktada başta Kürtçe olmak üzere azınlık ve bölgesel dillerin kamusal alanda temsili kuşku yok ki toplumsal bütünleşmeyi güçlendirecektir. Eğer bir arada yaşama konusunda bir irade sorunu yok ise …..


Sorunun Çözümü İçin Bir Yol Haritası Önerisi (?)

1. Türkiye’nin “dil sorunu”, BDP’nin siyasi taleplerinden bağımsız olarak ve ivedilikle kamuoyunda tartışılmalı; sürecin BDP’nin talepleri ile uyarlanan bir nitelik kazanmasının önüne geçilmelidir.

2. Kürtçe sadece Kürtlerin değil , Türk Ulusu’nun ortak varlığıdır. Sorun, bu bakış açısı ile ortaya konmalı ve tartışılmalıdır. Bu kavrayışın geliştirilebilmesi için siyasi aktörlerin karşılıklı olarak aşırı/ideolojik söylemleri terk etmeleri gerekmektedir.

3. Sorun, yalnızca bir “Kürtçe” sorunu değil “Türkiye’nin dilleri” sorunudur. Türkiye’de bölgesel olarak kullanılan dillerin envanteri çıkarılmalı; yoğun alan araştırmaları ile bu dillerin farklı lehçe ve ağızları, kullanım düzeyleri öğrenilmelidir. Zira bugün, nüfus sayımlarındaki sınırlı istatistiki veriler dışında Türkiye’nin dilleri”ne ilişkin elde sağlıklı bir veri bulunmamaktadır.

4. “Hangi Kürtçe ?” sorusu, yanıtlanması gereken bir sorudur. Kürtçe’nin üç farklı yaygın lehçesi üzerine sosyal taraflar ve akademisyenlerin desteği ile devlet organları tarafından uzun soluklu ve yaygın bir çalışma başlatılmalı; her üç lehçenin gramerinin oluşturulması ve bir anlamda Kürtçe’nin devlet eliyle “kodifiye” edilmesi sağlanmalıdır. Bunun yapılmaması durumunda farklı Kürt lehçelerinin farklı gramer, sözdizimi ve alfabe ile kullanımı, dilsel anlamda bir kaos oluşturacak ve sorun yakın gelecekte şu iki mecradan birine yönelmek zorunda kalacaktır:

- Ya farklı Kürt lehçeleri birbirinden bağımsızlaşarak farklı Kürt dilleri ve farklı Kürt toplulukları oluşturacak
- ya da Kuzey Irak’taki devlet benzeri yapılanmanın, Kürtçe’nin kullanımı önünde açacağı alanın etkisi ile Kürtçe’nin gelişimi bu bölge üzerinden gerçekleşecektir.

5. Gerek madde 3, gerekse madde 4’teki konuların ele alınması amacı ile “Türk Dil Kurumu” bünyesinde yeni bir birim oluşturulmalı ya da “Türkiye’nin Dilleri” adı altında kanunla tüzel kişiliğe sahip bir kamu kurumu ya da bir “akademi” kurulmalıdır.

6. Başta Siyasi Partiler Kanunu olmak üzere mevzuatta yer alan kimi sınırlayıcı hükümler yumuşatılmalı ya da uygulama alanları daraltılmalıdır.

7. Kürtçe başta olmak üzere Türkiye’nin dillerinin eğitim, yargı, kamu hizmetleri, iş hayatı ve medyada kullanımı amacı ile devlet, kimi politikalar geliştirmeli ve sürdürmelidir. Bu politikaların oluşturulmasında "Azınlık ve Bölgesel Diller Avrupa Şartı”nda ifadesini bulan asgari yükümlülükler esas alınabilir. Bu kapsamda Türkiye’nin ilgili Şart’ı onaylaması düşünülebilir.

8. Yukarda çerçevesi çizilen süreç hiç başlatılmayacak ya da siyasi nedenlerle işletil(e)meyecek ise dildeki klasik “Cumhuriyetçi” bakış açısının muhafaza edilmesi ve ilerletilmesi gerekir. Aksi durumda Cumhuriyet tarihimiz boyunca toplumsal bütünleşme yolunda elde ettiğimiz kimi kazanımlar tehlikeye düşer.

Bu içerik Marka Belgesi altında telif hakları ile korunmaktadır. Kaynak gösterilmesi, bağlantı verilmesi ve (varsa) müellifinin/yazarının adı ile unvanının aynı şekilde belirtilmesi şartı ile kısmen alıntı yapılabilir. Bu şartlar yerine getirildiğinde ayrıca izin almaya gerek yoktur. Ancak içeriğin tamamı kullanılacaksa TASAM’dan kesinlikle yazılı izin alınması gerekmektedir.

Alanlar

Kıtalar ( 5 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 2552 ) Etkinlik ( 173 )
Alanlar
Afrika 65 605
Asya 76 990
Avrupa 13 613
Latin Amerika ve Karayipler 12 64
Kuzey Amerika 7 280
Bölgeler ( 4 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1321 ) Etkinlik ( 44 )
Alanlar
Balkanlar 22 274
Orta Doğu 18 581
Karadeniz Kafkas 2 293
Akdeniz 2 173
Kimlik Alanları ( 2 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1276 ) Etkinlik ( 69 )
Alanlar
İslam Dünyası 53 771
Türk Dünyası 16 505
Türkiye ( 1 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1906 ) Etkinlik ( 77 )
Alanlar
Türkiye 77 1906

Son Eklenenler